Faiz

Allah ve Rasûlü’ne Karşı Savaşma Nedeni, Sömürü Düzenlerinin En Büyük Baskı Aracı ve Toplumu Kemiren En Büyük Hastalık:

YAŞAMSAL BOYUTTA FÂİZ

Emperyalist güçler ve düzenler, ülkeleri her zaman silah zoruyla baskı ve şiddet kullanarak işgâl edip toplumları sindirip sömürmez; çünkü böyle bir uygulama, baskı altında tutulup sömürülen toplumların karşı tepkilerine ve giderek ayaklanıp isyan etmelerine neden olur. Bu durumu çok iyi bilen sömürü ve şeytâni düzenler, bunun yerine insanları kendilerine gönüllü kul-köle yapacak yöntemlere başvururlar. Bu yöntemlerin en önemlisi ve onlar açısından en yararlısı ve zararsız olanı hiç şüphesizdir ki, fâiz sistemi’dir.

Fâiz sisteminde insanlar, sömürü ve şeytâni düzenlere, hiçbir baskı olmadan, gönüllü olarak itaat etmekte, bu sistemlerin hayâtiyetlerini sürdürmelerine destek olmakta, hatta fâiz alanlar çoğu zaman bu sistemi savunmaktadırlar. Daha açık bir ifâde ile fâiz sisteminin hayâtiyetini sürdürmesini sağlayan en büyük güç, fâiz verenlerdir diyebiliriz. Fâiz alanlar zaten şeytâni ve sömürü sistemin ta kendileridir.

Fâiz sisteminde fâiz verenler özgür değil, bağımlıdırlar. Çünkü aldıkları fâizli paraları ödemek için sürekli olarak çalışmak zorundadırlar. Sürekli çalışma zorunluluğu kişiyi işverene karşı daha itaatkâr, tâvizkâr ve uysal kılacak, birçok haksız tutum ve davranışa karşı suskun olmaya ve tâviz vermeye sevkedecektir. Çünkü aksine davranması halinde kişinin işten atılması ve belki de uzun bir süre iş bulamaması riski sözkonusudur. Böyle bir durumda ise kişinin anlaşma yaptığı ve düzenli olarak ödeme yapmak zorunda olduğu fâiz sistemine karşı sıkıntı içine girmesi ve yeni fâizlerin üzerine yüklenilmesi, hatta fâizli para ile aldığı malın elinden alınması sözkonusudur. İşte tüm bu nedenlerden ve daha başka nedenlerden dolayı fâizle para alan kişi özgürlüğünden, kişiliğinden ve hakkı savunmadan tâviz vererek pasifize olacaktır. Bu ise hem kişi onuruyla bağdaşmamakta, hem hakkın ortaya konulmasına engel olmakta, hem de İslâmî bir kimliğin kuşanılmasına aykırı düşmektedir. Fâiz alanlar, İslâm ile hiçbir ilgileri bulunmayan kâfirlerdir.

Fâiz sistemi, zengin ve fakir arasında varolan gelir uçurumunun derinleşmesine, zenginin daha da zenginleşip semirilmesine ve daha başka insanları sömürmesine; yoksulun daha çok yoksullaşıp ezilmesine neden olmaktadır. Çünkü fâiz alan zengin, topladığı fâiz paralarıyla daha çok palazlanıp zenginleşirken; fakir, aldığı fâizli parayı ödemek için sürekli çalışacak ve kazandığını fâizcilere aktaracaktır. Bu nedenle hiçbir şey biriktirmeyecek veyâ daha çok yoksullaşıp zengine muhtaç olmaya devam edecek ya da hep aynı seviyede kalacaktır.

Fâiz sistemi, emek harcanmadan haksız kazanç elde etme sistemidir. Fâizli para alanların, bin bir emek ve zorluk içinde elde ettikleri kazançları, fâiz sistemi gereği, zengin fâizcilerin kasalarına akacaktır. Bu nedenle bu sistem, ezen, sömüren ve zûlmeden zalimlerin düzenidir. Fâizli para alanlar, verdikleri fâizli paralarıyla bu zûlüm düzeninin hayâtiyetini sürdürmesine yardım etmekte, destek olmaktadırlar.

Fâiz sistemi, toplumun ilerlemesine, gelişmesine, sosyal adaletin tesis edilmesine engel olan, hantal, durağan bir sistemdir. Çünkü fâiz geliri elde edenler, çalışmadıkları, yatırıma ya da teknolojik gelişmeye katkıda bulunmadıkları için topyekün bir toplumsal kalkınma mümkün olmamakta, üretimde istenilen düzeye ulaşılamamaktadır. Bu ise toplumun zaman içinde gerilemesine, yoksullaşmasına ve giderek çökmesine neden olmaktadır.

Fâiz sistemi, kula kul olma sistemidir. Bu sistem, zenginlerin yoksullara karşı üstünlük taslamalarına, fâiz verenlerin de fâiz alanlara karşı zorunlu itaat edip onları yüceltmelerine neden olmaktadır. Fâizle para alanlar, ister istemez, fâizli parayı verenlerin isteklerini yerine getirmek, koydukları şartlara uymak ve bu şartlara uygun hareket etmek zorundadırlar. Böylece kurallar koyup emreden ve konulan kurallara uyup itaat eden kullar şeklinde bir yapı ortaya çıkmaktadır ki bu, kula kulluğun ta kendisidir. İşte bu nedenle fâiz alan ve verenler, Allah ve Rasûlü’ne isyan etmiş, savaş açmışlar, küfre girip kâfir olmuşlardır. Çünkü yüce Allah’ın koyduğu kurallara muhâlif kurallar konulmuş ve yüce Allah’ın kuralları yerine bu kurallara itaat edilmiştir.

KUR’ÂNİ BOYUTTA FÂİZ

Kur’ân-ı Kerim, fâizin her türlüsünü, fâiz sistemini meşrû görmeyi, bu sistemi savunmayı ve bu sistemin sürdürülmesini kesinlikle yasaklamış, bu konuda ağır yaptırımlar öngörmüş, bu sisteme bulaşanları Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaşan çok günahkâr kâfirler olarak nitelendirmiş ve bu kimselerin cehennemde ebedi kalacaklarını bildirmiştir. Özellikle fâiz alanlar, Allah ve Rasûlü’nün apaçık düşmanlarıdırlar.

Kur’ân-ı Kerim’de dört sûrede fâizle ilgili hüküm bulunmaktadır. Bu sûrelerin ikisinde fâiz alanlar uyarılırlarken, birinde fâiz verenlere, diğerinde ise her ikisine de hitap edilmektedir. İşte bu konudaki âyetler:

“Allah fâizi eksiltir, sadakaları artırır. Allah hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.

Ey imân edenler, Allah’tan korkun, gerçekten mü’minler iseniz fâizden arta kalanı bırakın.

Şâyet bunu yapmazsanız, Allah ve Rasûlü’yle savaştığınızı bilin. Tevbe ederseniz, ana malınız sizindir. Ne zûlmedersiniz, ne de zûlmedilirsiniz.” (2 Bakara, 275-276, 278-279)

“Ey imân edenler, fâizi katlayıp artırarak yemeyin. Allah’tan korkun ki kurtulasınız. Ve kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.” (3 Al-i İmrân, 130-131)

“Menedildikleri fâizi almalarından ve insanların mallarını batıl bir şekilde yemelerinden dolayı onlardan inkâr edenler için elîm bir azap hazırladık.” (4 Nisâ, 161)

“İnsanların mallarının artması için verdiğiniz fâiz, Allah katında artmaz. Ancak Allah’ın yüzünü isteyerek verdiğiniz zekâtı O, kat kat artırır.” (30 Rûm, 39)

FÂİZ NEDİR?

1- Yüce Allah’ın hükümlerine alternatif olarak ortaya konulan bir sistemdir fâiz:

Fâiz alan ve veren kimseler, yaptıkları haram işi, helâl olan alışverişe benzeterek meşrû göstermeye çalışırlar. Oysa “Allah alışverişi helâl, fâizi haram kılmıştır” (2/275) .

Fâizle iştigâl edenler, aldıkları fâizli paraların ödeme taksitlerini “kirâ parası öder gibi ödüyoruz; ha kirâ ödemişiz, ha aldığımız fâizli parayı ödüyoruz” şeklinde bir çeşit ticâri işlem gibi değerlendirmeye ve haram olan bir şeyi helâl göstermeye çalışırlar. Haramı helâl şeklinde göstermeye çalışan bu zihniyet sahiplerinin kıyâmet günü mezarlarından kalkışları da, ifâdelerindeki çarpıklık gibi olacak ve “şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi (çılgın ve dengesiz) kalkacaklardır” . Bu durum, fâizle ilgili bu iddiânın ne denli büyük ve seviyesiz bir iddiâ olduğunu göstermektedir. Bu iddiâ, ister fâiz alan, isterse fâiz veren tarafından söylensin, sonuç aynıdır.

2- Fâizle iştigâl küfürdür:

Yüce Allah(cc), fâizle iştigâl edenleri günahkâr kâfirler olarak nitelendirmektedir. “Allah hiçbir günahkâr kâfiri sevmez”(2/276), “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”(3/131), “İnkâr edenler için elîm bir azap hazırladık”(4/161).

Yüce Allah’ın indirdiği esasları, basit dünyevî hesapları için karıştıranlar, daha rahat bir yaşam sürmek, mal ve mülk edinmek için haram bir işlemi savunanlar, Kur’ân’ın ifâdesiyle günahkâr kâfirlerdir.

3- Fâiz haram bir kazanç, malın batıl bir şekilde artırılmasıdır:

Fâiz, yüce Allah’ın haram kıldığı bir kazanç şekli, emek harcanmadan elde edilen bir gelir kaynağıdır. “Menedildikleri fâizi almalarından ve insanların mallarını bâtıl bir şekilde yemelerinden dolayı, onlardan inkâr edenler için elim bir azap hazırladık” (4/161)

Hangi nedenle yapılırsa yapılsın, yüce Allah’ın yasakladığı fâizle iştigâl etmek, haramla iştigâl etmektir ki bu, yüce Allah’ın indinde büyük bir suçtur. Yüce Allah’ın fâizle ilgili uyarısı o denli büyüktür ki, şirk dışında hiçbir günah konusunda bu denli büyük bir uyarıda bulunulmamıştır: “Kim (fâize) dönerse, işte onlar ateş halkıdır, orada ebediyyen kalacaklardır” (2/275) , “Allah, hiçbir günahkâr kâfiri sevmez” (2/276) , “Allah ve Rasûlü’yle savaştığınızı bilin” (2/279)

4 – Fâizle iştigâl, Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş açmaktır:

Fâiz, temel itibariyle insanlar arasındaki ilişkileri belirleyip düzenleyen, kurallar koyup yaptırımlar öngören bir sistemdir. Oysa insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde yegâne kural koyucu, tek güç ancak yüce Allah’tır. Yüce Allah’ın koyduğu kuralların uygulaması da Rasûlullah’ın uygulamasıdır. Rasûlün örnek uygulaması, Kur’ân varoldukça devam edecek tek örnek uygulamadır. İşte bu nedenle Kur’ân ve Peygamberi uygulamanın dışında varolan her kural ve uygulama biçimi, açık bir şekilde Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş ilân etmektir. Bu kurallara tâbi olmak ve bu kuralların gerektirdiği şekilde hareket etmek ve şartlarını yerine getirmek de “Allah ve Rasûlü ile savaşmaktır” (2/279).

Allah’a karşı ilân edilen bir savaşta kâfirlerin kurallarına uyup hareket etmek, kâfirlerin saflarında yer almak, Allah ve Rasûlü’ne karşı savaşmaktır.

“İmân edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (4 Nisâ, 76)

Fâizle iştigâl etmek, Allah ve Rasûlü’ne karşı ilân edilip sürdürülen savaşta, kâfirlerle beraber bulunmaktır. Fâizle para alıp fâiz vermek, Allah ve Rasûlü’yle savaşan kâfirlere lojistik destek vererek onları hem mâli olarak güçlendirmek, böylece onların yeni cepheler açıp Allah ve Rasûlü’ne karşı sürdürdükleri savaşı genişletmelerine ve yeni insanları esâretlerine almalarına yardımcı olmaktır, hem de fiilî olarak kâfirlerin saflarında şeytanın ve kâfirlerin askeri olarak savaşmaktır. Bu ise mü’min olma vasfını ve İslâmî kimliği kaybetmektir. Fâiz alanların ise İslâmî kimlikleri yoktur.

Yüce Allah(cc), Allah ve Rasûlü’ne karşı sürdürülen savaşta, fâiz verenleri uyararak, fâizcilerin mallarını artırmaya yönelik lojistik destekte bulunmamalarını istemektedir. “İnsanların mallarının artması için verdiğiniz fâiz Allah katında artmaz, ancak Allah’ın yüzünü isteyerek verdiğiniz zekâtı O, kat kat artırandır” (30/39) buyurarak zekât vermelerini, böylece kendi yoluna gelmelerini ve mü’minlerin saflarında yer almalarını istemektedir. Fâiz sistemine alternatif sistem, zekât müessesesidir. Mü’minler bu sistemde yer alırlar.

5- Fâiz, cehennemde yanmaya sebeptir:

Fâiz, haram bir fiil, Allah ve Rasûlü’ne karşı başlatılmış bir savaş ve malın batıl bir şekilde artırılması olunca, bu fiili irtikâb edenler de doğal olarak kâfirlerdir. Kâfirler için öngörülen cezâ ise, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşidir.

“İşte onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (2/275)

“Ey imân edenler, fâizi katlayıp artırarak yemeyin, Allah’tan korkun ki kurtulasınız. Ve kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.” (3/130-131)

“(O) kâfirler için elîm bir azap hazırladık.” (4/161)

Fâiz, sömürgeci ve şeytâni düzenlerin, yüce Allah’ın hükümlerine alternatif bir şekilde, insan hayatı üzerinde etken olduğu ve zûlüm içerdiği için buna bulaşan ve bu sistemin yaşamasını sağlayan herkes için çok ağır bir cezâ öngörülmektedir. Kâfirler için hazırlanmış cehennem ateşinde ebedi kalmak üzere elîm bir azap…

6- Fâiz, yoksulların ezilmelerine sebep olan bir baskı aracıdır:

Akl-ı selîm sahibi hiçbir insan, dünya ve âhirette kendisini rezil edecek bir mükellefiyet altına bile bile girmez; mü’min olanlar ise hiçbir şekilde bu tür bir mükellefiyet altına girmezler, hele hele yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş demek olan fâize kesinlikle girmezler. Çünkü mü’minler, yüce Allah’a isyân etmek için değil, imân edişlerinin gereği ve sonucu olarak itâât etmek ve kulluk yapmak için çalışırlar.

Fâiz gibi haram bir fiile bulaşanlar, temelde Kur’ân bilincini gereğince kuşanmayan, imân etmesi kendisine fayda sağlamayan kimselerdir. Bunlar, içinde bulundukları mâli ve yaşamsal sıkıntıdan biraz olsun kurtulabilmek ve kısmen rahatlamak için fâizle para alırlar. Ancak çoğu zaman kısmî rahatlama yerine sürekli bir teslimiyete ve bağımlılığa mahkûm olurlar ve bu durumdan kolay kolay kurtulamazlar. Ayrıca yukarıda da ifâde edildiği gibi, fâizli parayı ödeyebilmek ve yeni sorunlarla karşılaşmamak için durmadan çalışmak, bunun için de tâviz üstüne tâviz vererek işverenlere karşı eziklik duymak durumuna düşerler. Yüce Allah(cc), zenginler karşısında eziklik duyan yoksulları rahatlatmak için fâizden vazgeçen ve imân eden zenginlere şöyle seslenmektedir:

“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar bekleyin. Bilirseniz, (onlara) sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.” (2 Bakara, 280)

ÇÖZÜM

Bugünkü dünyamızda kapitalist sistemlerin ekonomilerinin temeli olan fâiz, sömürü ve şeytâni düzenlerce bir yaşam tarzı olarak sunulmaktadır. Sömürü düzenleri, fâizi bir ihtiyaç olarak sunmak için bir taraftan tüketimi körüklemekte, diğer taraftan lüksü ve israfı vazgeçilmez bir yaşam tarzı olarak göstermekte, bu konuda her türlü propaganda ve reklam yapmaktadırlar.

Dünya hayatında daha rahat ve lüks yaşamayı gâye edinen kimseler, bu konuda âdeta birbirleriyle yarışarak hareket etmektedirler. Gösteriş, lüks ve israfı yaşam tarzı olarak benimseyenler, kimi zaman gelirleriyle orantılı olmayan bir tüketim içine girerler. Bu nedenle de çoğu zaman sömürü ve fâiz sistemlerinin tuzaklarına düşüp fâizle iştigâl ederler.

Tüketimin sürekli bir şekilde körüklenmesi, gösterişin, lüks ve israfın bir yaşam tarzı olarak sunulması sonucunda bir taraftan yoğun reklam ve propagandaların, diğer taraftan nefsin aşırı istek ve arzularının arasında kalan, genel olarak İslâm’a inanmakla beraber, temelde Kur’ân bilincinden yoksun olan ve kendilerinin müslüman olduklarını ifâde eden bazı kimseler de kimi uyduruk mâzeretler ileri sürerek fâize bulaşırlar. Hâttâ bunlardan bir çoğu, bulundukları durumu meşrû göstermek için âyetleri te’vil etmeye çalışırlar. Oysa bu konudaki âyetler, te’vile yer bırakmayacak kadar açık ve muhkemdir.

Fâize bulaşan bir kısım insanlar ise, içinde bulundukları durumun pek iç açıcı olmadığını, fâizle sürdürülen bir yaşamın, İslâmî esaslarla ve İslâmî bir kimlikle bağdaşmadığını daha sonradan öğrendiler ve bulundukları kötü durumdan bir an önce kurtulmak için çâreler aramaktadırlar.

Hem fâiz illetinden kurtulmak isteyenler, hem bu sömürü ve şeytâni düzenin tuzağına düşmek istemeyenler, hem de sömürü düzenine karşı alternatif bir çözüm arayan müslümanlar için tek çıkar yol; Kur’âni bilince ulaşmış olan ve İslâmî kimliği kuşanan müslümanların vakit kaybetmeden Kur’ân’ın belirlediği esaslara uyarak bir an önce bireysellikten kurtulup cemââtleşmeleri, tek çatı altında toplanmalarıdır. Aksi halde hem Kur’ân’ın buyruklarına uyup cemââtleşmedikleri için yüce Allah’a hesap veremeyecekler, hem de zaman içinde sömürü ve şeytâni düzenlerin tuzaklarına kapılarak dünya ve âhirette rezil ve helak olacaklar.

Kur’âni esaslar, imân edenlerin birey olarak yaşamalarına izin vermemekte, onların velâyet hukukunu (9/71) , sırdaşlık velâyetini (9/16) ve cemââtleşme müessesesini oluşturmalarını istemekte ve Allah’ın rahmetinin ancak, cemââtleşip velâyet hukukunu oluşturanların üzerinde olduğunu bildirmektedir. Şu unutulmamalıdır ki, Kur’ân’da yüce Allah(cc), tek bir mü’mine hitap etmemekte; “ey imân edenler” , “o mü’minler ki” … şeklinde mü’minlere topluca hitap etmektedir. Öyleyse mü’minlerle birlik olunmalı…

Mü’minlerin bugün içinde bulundukları çıkmazın temel nedeni, bireysel hareket etmeleridir. Bu çıkmazdan kurtulmanın ve yüce Allah’ın buyruklarına uygun bir hayat sürdürmenin, en önemlisi de, yüce Allah’a hesabı tam verebilmenin tek ve birinci yolu, Kur’ân’ın belirlediği esaslar doğrultusunda velâyet hukukunu oluşturmaktır. “Kâfirler, birbirlerinin velisidirler. Ancak siz (birbirinizi veliler) yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesatlık çıkar (yeryüzünü fesat kaplar).” (8 Enfâl, 73)

Ramazan Yılmaz:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*