Egemenlik, yalnızca mülkün sahibi yüce Allah’ındır

Egemenlik, yalnızca insanları sevk ve idare etmek değildir; asıl egemenlik, insan hayatını ilgilendiren yasaları, insanların hayatlarını kolaylaştıracak, onları huzurlu ve mutlu kılacak şekilde vazetmek, insanların müreffeh yaşayabilecekleri ortamı hazırlamak, onlar arasında ayırım gözetmeden adalet ve eşitlik ilkelerini tesis etmektir.

İnsanlar üzerinde egemenlik kurup onların sevk ve yönetimleri için hüküm koymak, ancak onların istek ve eğilimlerini çok iyi bilmek, onları tanımakla mümkündür. İnsanların fıtratını, gelecek beklentilerini, istek ve beğenilerini bilmeden onlar üzerine hüküm koymak, onların geleceklerini ipotek altına almak, onlara açıkça zulmetmektir.

Tarihi süreçte ortaya çıkan insan ürünü sistem ve ideolojiler, insanların geleceğini, istek ve arzularını, beğeni ve tepkilerini yeterince ya da hiç bilmedikleri için onların geleceğine yönelik koydukları hükümler, insanlara sıkıntı vermiş, onları mutlu ve huzurlu yapmamış, sıkıntı ve huzursuzluğa yol açmıştır.

Toplumda huzursuzluğa neden olan beşeri yasalar, çıkarıldıktan hemen sonra geçerliliklerini yitirmiş, yasa koyucular, koydukları yasaları ya değiştirmişler ya uygulamadan kaldırmışlar ya da insanların tepkilerine aldırış edilmeden baskı ve zorbalıkla uygulanmaya devam etmişlerdir.

Genel olarak beşeri sistemler, zorba ve baskıcı sistemlerdir; birçokları diktatörlüğe dönüşen bu sistemlerin bazıları da, kadife eldiven içerisine gizlenmiş demir yumruk misali derin devlet ve devletin çıkarları adı altında insanları kendilerine itaat ettirmişlerdir.

Beşeri sistemlerde yasa koyucu insanlardır; bu nedenle onlar, öncelikle kendilerinin ve yakınlarının çıkarlarını düşünerek yasa çıkarırlar. Bu ise, toplumu sınıflara ayırmakta, eşitlik ilkesinden yoksun bulunmakta, insanlar arasında adaleti tesis etmemektedir.

Beşeri yasalar, çağdaş kölelik yasalarıdır

Kula kulluk esasına dayalıdırlar; beşer tarafından konulan yasalar, insan ürünü oldukları için öncelikle insana itaati, kula kulluğu esas alırlar. Bu sistemler, insanlardan bazılarını diğer bazılarından üstün tutmakta, bazı kimseleri dokunulmaz kılarken diğer bazılarını dokunulmazlığı olanlara köle-kul yapmaktadır. Bu durum, hem insanlar arasında adaletsizliğin var olmasına, hem de kimi insanların diğerlerine itaatini sağlamak için baskıya sebebiyet verir.

İnsanlar üzerinde egemenliklerini sürdürmek için kendi arzuları doğrultusunda yasa çıkaranlar, asıl itibarı ile insanları kendilerine itaat ettirerek köleleştirmektedirler. Eski dönemlerde kişiler, köle edinip onları istekleri doğrultusunda çalıştırırlarken günümüzde bu anlayış siyasi örgütlenmelerini sağlayan gruplar tarafından sürdürülmekte, çıkarılan yasalarla insanlar, o grup üyeleri ve grubun başındaki kişi ya da kişiler için köleleştirilmektedir.

Günümüzde köle edinmek, eski dönemler gibi satın alınan kişilerin, fiziksel şiddete maruz bırakılarak hürriyetlerinin kısıtlanması şeklinde değil, yönetimi ellerine alanların, arzularını yasa haline getirip uygulamaları şeklinde olmaktadır. Bu kölelik sisteminde, devletin tüm imkânları, bu kişiler için çalışmaktadır.

Demokrasiden diktatörlüğe, Marksizm’den Faşizme kadar beşeri her sistemde kanun koyucular, yönetimi ellerinde bulunduran ve kendilerini halkın üzerinde gören kimselerdir. Bu nedenle kanunlar, kişiden kişiye meclisten meclise farklılıklar gösterir ve kimi zaman sistem aynı olmasına rağmen çıkarılan kanunlar, süreç içerisinde farklılaşarak ayrışırlar. Bunun nedeni yönetimde bulunanların isteklerinin farklı oluşundandır.

Aynı sistem içerisinde ayrı ve kimi zaman zıt yasaların olması, yönetimde bulunan kişi ve kişilerin isteklerinin yerine getirilmesidir. Yani kişi ya da kişilere hizmet, eski dönemlerdeki gibi direkt kölelik müesseseleri ile değil, yasa kılıfı giydirilen isteklerin çağdaş kölelerce yapılmaktadır. Bu nedenle beşeri sistemlerde, yasalar karşısında eşitlik sözkonusu değildir; yasalar yalnızca halk tabakası için geçerlidir; yönetenler ise, yasa üstü kalmaktadırlar.

Beşeri sistemlerde cezalar, ancak halk tabakası için uygulanmakta, yönetenlerin suç işlemeleri durumunda ya hiç yargılanmamakta ya da yargılanmaları halinde beraat etmektedirler. Bu nedenle beşeri sistemlerde adalet, eşitlik, hukuksallık yoktur, keyfilik, adaletsizlik, eşitsizlik mevcuttur. Onlar, öncelikle kendilerini düşünerek yasalar yaparlar ve o yasalardan ancak kendileri yararlanırlar.

Beşeri sistemlerde savcı ve hâkimler, bağımlı çağdaş kölelerdir

Beşeri sistemlerde tüm kurumlar, yönetimi ellerinde bulunduranlar için çalışmakta, polis, asker, savcı hâkim gibi görevliler, ancak yöneticilerin isteklerini yerine getirmektedirler. Hiçbir savcı ve hâkim, adalet yapma adına istediği hükmü veremez, efendilerinin önüne koyduğu ve yasa dedikleri istekleri doğrultusunda hareket etmekle mükelleftir. Aksi halde kendisi, efendisine karşı gelmiş bir kimse olarak cezalandırılır. Daha çok kısa bir süre önce bunun böyle olduğu görüldü.

Yönetimi elinde bulunduran diktatör Erdoğan’ın tutuklattığı Samanyolu Yayın Grubu genel müdürü Hikmet Karaca hakkında tahliye kararı veren 29. Asliye Ceza hâkimlerinden Metin Özçelik ve 32. Asliye Ceza Hâkimi Mustafa Başer tutuklandılar. Diktatörün isteklerine uygun karar vermeyen ya da diktatörü yakınlarının yolsuzluk ve hırsızlıklarının üzerine giden birçok savcı ve hâkim sıfatlı çağdaş köle, efendilerine karşı gelmiş olmaları nedeniyle görevlerinden atıldılar, haklarında soruşturmalar başlatıldı, birçoğu yurt dışına kaçtı.

Beşeri sistemlerde güvenlik birimleri ve yargı, yöneticilerin isteklerine aykırı hareket eden kişileri cezalandırma kurumu, polis ve asker, diktatörlerin emir erleri, savcı ve hâkimler de emri doğrultusunda halkı cezalandıran diktatöre bağımlı çağdaş kölelerdir. Bu çağdaş köleler, halkın, efendilerine itaatini sağlamaya çalışırlar, itaat etmeyenleri cezalandırırlar.

Beşeri yasalar, adaletsizdir; insanlar arasında katmanlaşmaya, farklılaşmaya neden olur, insanların bir kısmını diğer bir kısmına ezdirir. Bu yasalara göre yöneticilerle yönetilenler, hiçbir zaman eşit tutulmazlar. Bu nedenle beşeri yasalar, zulüm yasaları, onları uygulayan savcı ve hâkim sıfatlı çağdaş köleler de, zulmü uygulayan, diktatör efendilerine hizmet eden zalimlerin ta kendileridirler.

Eksik ve yarını bilmeyen beşer yasa koyamaz

Kendilerinin bile yarın ne olacaklarını bilmeyen kişilerin, insanların geleceğini ipotek altına alarak kanun koymaları hiçbir şekilde kabul edilemez. Pilot olmayan bir kimse, nasıl ki bir uçak kullanamayacak ise, kullanmaya kalkışması halinde nasıl ki insanların hayatlarını tehlikeye atacaksa, aynı şekilde ilah olmayan bir kimse ya da kimselerin insanların hayatını idare edecek, onlara yol gösterecek yasalar koyamazlar.

Eksikliklerle donanmış kişi ve kişilerin koyacakları yasalar, toplumda ancak sıkıntıların çıkmasına, toplumun kamplara bölünmesine, toplum bireyleri arasında adaletsizliğe, kargaşaya, bunalıma ve giderek çatışmalara neden olur.

Hiçbir şeye sahip olmayan, aciz ve eksik olan beşerin, diğer insanlar üzerinde ilahlık taslaması haddi aşmaktan başka bir şey değildir. Hak ile batılı birbirinden ayırt edemeyen kimseler, kendileri gibi beşer olanları, otorite kabul edip her isteklerine boyun eğerek onları ilah edinirler. Oysa ilah edindikleri kimseler de kendileri gibi hiçbir şeye güç yetiremeyen eksik, aciz ve ölümlüdürler.

Kendilerine Allah’tan başka otoriteler, ilahlar edinenler, ilah edindikleri kimselerin, istek ve arzularına tabi olanlar, Rab’lerinden kendilerine gönderilen ve içerisinde Furkan olan Kur’an’a sırt dönüp onu inkâr etmişlerdir. Çünkü beşeri yasalara itaat etmek, Kur’an’ı kabul etmemek, inkâr etmek, yüce Allah’tan başkalarını ilah edinmektir.

“O’ndan başka ilahlar edindiler ki, hiçbir şey yaratmıyorlar, kendileri yaratılmışlardır; kendilerine dahi ne zarar ne de yarar veremeye malik değiller ve öldürmeye, yaşatmaya,  tekrar canlandırmaya da muktedir değiller.” (Furkan, 3)

Allah’tan başka itaat edilen, emir ve kurallarına uyulan her kişi ve kurum, insanları İslâm’ın aydınlığından beşeri sistemlerin, dünya ve ahirette geleceği olmayan karanlıklara sürüklerler, insanları Rab’lerine isyan ettirirler, acıklı bir azaba girmelerine sebep olurlar.

Kendilerini hüküm koyucu olarak gören, yarın mahşer gününde, kendilerini yaratan Rab’lerinin huzurunda sorgulandıklarında, kendilerine bile fayda sağlamayacak kadar aciz kimselerdir. Onlar, bu hallerine bakmadan, aynı özelliklere sahip oldukları diğer insanlar üzerine hüküm koymaya kalkışıyor, onların yarınlarını ipotek altına alıyorlar.

Tuğyanın son noktası: İnsanlar üzerine yasa koymak

Günümüzde, dünyada ve Türkiye’de görülen manzara, insanın azgınlığında haddi nasıl aştığını, Fir’avn’ın bile geride bırakıldığını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Kendileri eksik ve zavallı olan beşeri sistemin yönetici kadrosu ve meclis adı verilen küfür ve şirk yuvası Dar’ün Nedve’deki milletvekilleri, insanların hayatları üzerine yasa koyarak ilahlık taslıyorlar.

Kendileri, başkaları tarafından yönetilen, başkaları karşısında ve özellikle de sistemin kurucu putu önünde her vesile ile esas duruşta durup ibadete eden, puta tapan kimseler, kendilerinin bu aşağılanmış zillet içerisindeki durumlarına bakmadan insanların hayatları üzerinde kanun koyarak azgınlıklarında haddi aşıyorlar.

İşin bir başka boyutu ve en acı tarafı ise, hayatları üzerine hüküm konulan insanlardan bazıları, bu azgınlara destek vermeleri, bu küfür ve azgınlığa ortak olmalarıdır. Bunlar, bu davranışları ile kanun koyucuları ilah edinmişlerdir.

Küfre, hangi nedenle olursa olsun, destek olmak küfürdür. Bu nedenle Türkiye’deki anayasa çalışmalarına destek vermek şirk ve küfür, tuğyan ve azgınlıktır. Bu azgınlığa destek olanlar, en azından kanun koymaya kalkışanlar kadar yüce Allah (cc) indinde o azgınların günahlarına ortak olmaktadırlar.

Kendilerine bile fayda ve zarar vermeye, kendi rızıklarını bile yaratmaya muktedir olamayan, en küçük bir rahatsızlıklarında başkalarının yardımına muhtaç olan kimselerin, yüce Allah’ın kendileri için indirdiği yasaları reddedip insanlar üzerine yasa koymaya kalkışmaları, yüce Allah’a apaçık bir isyan, haddi aşan bir tuğyan, küfür ve şirktir.

Hüküm koyarak ilahlık iddiasına kalkışan beşeri sistemin yöneticileri, azgınlıklarında haddi aşmışlardır. Bunlar, yaratmadıkları, rızıklarını vermedikleri insanların hayatı üzerine hüküm koymaya kalkışarak kendilerine itaat edenleri kendilerine kul, köle yapmakta, onların rableri olduklarını iddia etmektedirler.

Beşeri sistemleri destekleyenler, Fir’avn dönemindeki İsrail oğulları konumundadırlar. Bunlar, beşeri sistemleri destekleyerek bu sistemlerin zulümlerini sürdürmelerine, yüce Allah’a karşı isyan ve inkârlarını daha fazla artırmalarına neden olmuşlardır.

Beşeri sistemlere, hangi yolla olursa olsun, verilen destek zulmün devamını sağlamak, yüce Allah’a karşı isyana ve küfre yardımcı olmak, o küfür ve isyana ortak olup zulmün yanında Tevhidi esaslara karşı savaşmaktır. Nitekim yüce Rabb’imiz, beşeri sistemlerin –ki beşeri sistemler tağuti sistemlerdir- yanında yer almanın küfür olduğunu ve kâfirlerin tağutun dostu olduklarını bildiriyor.

İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tağut yolunda savaşırlar; o halde şeytanın dostlarıyla savaşın, şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa, 76)

Günümüzdeki tüm sıkıntıların, kargaşa ve bunalımların, çatışma ve savaşların tek nedeni, yeryüzünde hükmün insanlara verilmesi, yüce Allah’tan başkasının ilah edinilmesidir. Yüce Allah’a iman ettiklerini iddia edenlerin, yeryüzü hükümranlığını insana vermeleri günümüz sıkıntıların, sorunların, fitne ve fesadın temel nedenidir.

“Şayet (yer ve göğün) ikisinde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, ikisi de fesada uğrardı. Şüphesiz arşın Rabb’i Allah, vasıflandırdıkları şeylerden yücedir.” (Enbiya, 22)

De ki: ‘Allah’tan başka (ilah) sandıklarınızı çağırın; onlar, göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye malik değillerdir. Onların, o ikisinde hiçbir ortaklıkları yoktur ve O’nun onlardan bir yardımcısı da yoktur.” (Sebe, 22)

Kendileri yaratılmış, hiçbir şeye malik olmayanlar, küfür ve azgınlıkları içerisinde Rab’lerine isyan ederek insanlar üzerine hüküm koymuşlar, bunların koydukları hükümleri kabul edenler de, onların hükümlerine uymakla onları ilah edinmişlerdir. Böylece bu kimseler, yüce Allah’ın yanında bir başka ilaha taparak iki ilaha birden inanmışlardır. Hz. Yusuf (as), Allah’tan başkalarının hükümlerine uyarak onları ilah edinen kimselere öyle sesleniyor.

“Siz, O’nu bırakıp sizin ve atalarınızın isimlendirdiği isimlerden başkasına tapmıyorsunuz. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir, Allah’ın dışında hüküm koyucu yoktur. O, Kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretmiştir, işte doğru din budur, lakin insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 40)

Beşeri hükümleri kabul edip onlara itaat edenler, doğru olan yüce Allah’ın dinini terk ederek o beşeri dine iman etmişlerdir. Oysa onların Rabb’i yalnızca onları yoktan var edip yaratan; onlara, su, hava, güneş gibi zaruri, yiyecek ve giyecek gibi çeşitli nimetleri verip yaşatan;, akıl, zekâ ve fikir verip diğer varlıklar üzerinde üstün kılan, yerin ve göklerin mülkü elinde bulunan yalnızca yüce Allah’tır; O’nun dışındaki hüküm koyucular, Rab’lerine isyan ederek azmış tağutlardır.

“Allah kuluna kâfi değil mi! Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar, Allah kimi şaşırtırsa artık ona hidayet veren olmaz.” (Zümer, 36)

Tağutu hüküm koyucu kabul edip onu ilah edinen kimseleri uyarmak ve durumlarını düşünmelerini sağlamak için Müslümanların onlara yapabilecekleri en güzel uyarı!

“Andolsun onlara sorsan: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ elbette ‘Allah’ derler; de ki: ‘Bak, gördünüz mü Allah’tan başka davet ettiğiniz kimseleri!  Şayet Allah, bana bir zarar vermeyi dilese, onlar O’nun vereceği zararı kaldırabilirler mi? Yahut bana bir rahmet vermeyi dilese onlar, O’nun rahmetini tutabilirler mi?’ De ki: ‘Allah bana yeter, tevekkül edenler O’na tevekkül etsinler.” (Zümer, 38)

Mülk de hüküm de yalnızca yüce Allah’ındır

İnsanların yeryüzündeki hayatlarını düzenlemek için hüküm koymak, yalnızca insanları yaratan, onları rızıklandıran, yeryüzünü onlara tahsis eden yüce Allah’ın hakkıdır. Yüce Allah’ın yarattığı yeryüzünde, O’nun kulları üzerine hüküm koyanlar, O’na açıkça isyan etmişlerdir.

Yüce Allah’a isyan ederek O’nun kulları üzerine hüküm koyanların bu durumu, evinde misafir oldukları kişinin, evini işgal edip soyan, sonra da o evin kendilerine ait olduğunu iddia eden hırsız ve soyguncuların durumuna benzer. Evin sahibine, “Tamam, ev senin, ancak biz burada senin koyduğun kurallara, misafir adabına göre değil, canımızın istediği gibi hareket ederiz, sen bize karışamazsın” demelerindeki küstahlığa, arsızlığa benzer. Bu isyankâr tağutlara itaat edenler de, onlarla beraber Rab’leri yüce Allah’a isyan etmişler, hırsız soyguncuları haklı görmüşlerdir demektir.

Mülk kiminse, o mülk üzerinde hüküm koyma hakkı da onundur. Mülkte hiçbir ortaklıkları bulunmayanların, mülk üzerinde hüküm koymaları ve insanları koydukları bu hükümlere itaat ettirmeye çalışmaları yüce Allah’ı inkâr ve O’na şirk koşmaktır.

“Hamdolsun Allah’a ki, göklerde ve yerde bulunanların hepsi O’nundur; ahirette de hamd O’na mahsustur, O, hâkimdir; haberdardır.” (Sebe, 1)

“De ki: ‘Şefaat, tümüyle Allah’a aittir; göklerin ve yerin mülkü O’nundur, sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer, 44)

Göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Yüce Allah’tır ve elbette kendi mülk üzerinde hüküm koyma hakkı da yalnızca O’na aittir. Bunun dışında en küçük bir sapma, yüce Allah’ın koyduğu hükmü apaçık bir şekilde inkâr etmek, O’na hükmünde ortaklar kabul etmek ve O’dan başkalarını Rab edinmektir.

“Şüphesiz, Rabb’iniz o Allah’tır ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşın üzerini düzenledi; geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine örter, güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyettedir. İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur, âlemlerin Rabb’i Allah, ne yücedir!” (A’raf, 54)

Yaratmayı yüce Allah’a, hüküm koyma hakkını da tağuta verenler, Rab’lerine şirk koşmuş, küfre girmiş, isyan etmişlerdir. Buradaki temel sorun, tağuta iman edenlerin, yüce Allah’a gerçekten iman etmeyişleridir. Bunlar, cahiliye hükmünü kabul eden kimselerdir.

“Hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar; yakinen bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir!” (Maide, 50)

Tağutun koyduğu hükmü kabul ederek ona hüküm koyma hakkını verenler, asıl itibarı ile kendileri yüce Allah’a iman etmemiş cahil kimselerdir. Bunlar, gereği gibi iman etmedikleri için Rab’lerinin hükümlerine teslim olmuyor, beşeri hükümleri kabul edip onlara uyuyorlar ki bu, yüce Allah’a hükmünde şirk koşmak ve O’na isyan etmektir.

Yüce Allah (cc), insanlar arasında adaletle hükmeder, O’nun hükmü karşısında herkes eşittir. Yüce Allah’ın hükümleri karşısında ezilen ve ezen, sömüren ve sömürülen, üstün ve ayrıcalıklı olan kimse yoktur. Bütün bunlara rağmen cehaleti din edinen kimseler, O’na yönelip gereği gibi iman etmiyor ve O’nun hükümlerine teslim olmuyorlar.

Beşeri hükümler, cahiliye hükmüdür ve yüce Allah (cc), bu cahili hükümlerin tümünü kaldırıp ilahi olan hükümlerini indirmiştir. Ancak bu indirilen hükümlere, gerçekten akleden, insani özelliklerini kaybetmeyen kimseler iman eder ve hayatlarında uygularlar; cahiller ise bunlardan kaçar.

Hüküm yalnızca insanlari yoktan var eden yüce Allah’a aittir; O, insanlara dünya hayatında lazım olacak bütün hükümleri en güzel bir şekilde düzenlemiştir. Yüce Allah (cc), hukuki, siyasi, sosyal ve iktisadi her şeyi belirlemiş, bu konularda en güzel hükümleri koymuştur.

Hükmün, yüce Allah’a ait olduğu gerçeği, öncelikle kişide kendisini göstermelidir

"Hâkimiyet ancak Allah’ındır" hükmü, fertten başlayarak topluma, kurumlara, devlete ve kâinata kadar tüm alanları içine alır. Bir aşamada Allah’ın hâkimiyeti tesis edilmeden diğer aşamalarda bu hükmü tesis etmeye kalkışmak, ütopya ile uğraşmaktır. Bu, temeli olmadan kaygan ve yumuşak toprak üzerine yüksek bir bina inşa etmek ya da temeli ve binası inşa edilmeden havada direksiz bir çatı yapmaya çalışmak gibidir.

Günümüzde Tevhidi düşündüklerini iddia eden birçok kimse, polisiye romanlardan ya da filmlerden etkilenerek ya da bol bol dinlenilen şehadet marşlarının etkisinde kalarak sözel ifadeden öteye geçmeyen bir üslupla tağutu reddettiklerini ve hâkimiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu dillendiriyorlar. Bu durum, kişilerin kendilerini tatmin etmekten öteye geçmeyen ifadeleridir. Buradaki asıl sorun, kişinin, iman ettiği esasları gereğince bilmemesi ve Tevhidi esaslara uygun iman etmemesidir.

Bireyin nefsi ve bütün davranışları üzerinde Allah’ın hâkimiyeti tesis edilmeden, havada çatı yapmaya kalkışırcasına, sloganik ifadelerle "Hâkimiyet ancak Allah’ındır"  demek üst aşamalarda bu hükmü tesis etmeye çalışmaktır. Sonuç olarak da onca çaba ve uğraşıdan sonra, kişi, tam tersine dönmekte ya da küfrün belirlediği gündem içinde boğulup gitmektedir.

Hâkimiyetin, toplum üzerinde ve devlet bazında tesis edilmesi, öncelikle ferdin düşünce yapısı üzerinde kesin bir şekilde egemen olması ile mümkündür. İman eden bir kimsenin, düşüncesi, hükmün yüce Allah’a ait olduğu ile şekillendikten ve hiçbir sıkıntı hissedilmeden bu kabullenildikten sonra, söz ve davranışlar bu hükmün belirlediği ölçüler içinde ortaya konulmalıdır.

"Hâkimiyet ancak Allah’ındır" hükmü ferdin düşünce, söz ve davranışlarına egemen olduktan sonra iman eden kimse, hiçbir şekilde bu hükmün dışına çıkamaz. İman eden bir kimse, ibadetlerini belirlediği esaslara göre eda edecek, sosyal ilişkilerinin boyutunu, İslami daveti nasıl yapacağını, mücadele yöntemini, yapılanmanın biçimini, bu yapılanma içerisindeki görev ve sorumluluklarını, diğer insanlarla ilişkilerinin sınırını hep Allah’ın belirlediği ölçülere göre ortaya koyacaktır.

İşte, tüm bunların yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içinde ortaya konulması, fertte "Hâkimiyet ancak Allah’ındır" hükmünün tesis edildiğini gösterir. Fert, bundan sonra, ne rızık endişesi, ne can, ne mal korkusu ve ne de bela ve musibet korkusuyla bu hükümden taviz verir ve ancak bu hükmün koyduğu esaslara göre hareket eder. Herhangi bir konuda bu hükmün dışında hareket etmesi, ferdin saptığını ve yüce Allah’a isyan ettiğini gösterir.

"Hâkimiyet ancak Allah’ındır" hükmü, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde hareket etmekle tam olarak ortaya çıkar. Kur’an’da belirtildiği üzere, herhangi bir konudaki bireysel düşünce, kişinin Allah’a ve Resulüne karşı savaş açtığının ve apaçık bir şekilde saptığının göstergesidir.

“Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, Mü’min erkek ve kadın için o işi kendilerine göre seçme hakkı yoktur, kim Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelirse, muhakkak apaçık bir sapıklığa düşer.” (Ahzab, 36)

Nefisleri üzerinde yüce Allah’ın hükmünü egemen kılan fertlerin, ikinci yapmaları gereken husus, bir araya gelerek birlik oluşturmaları, oluşturdukları yapılanmalar üzerinde de aynı hassasiyetle yüce Allah’ın hükmünü alternatifsiz olarak uygulamaları gerekir. İslami bir yapının oluşması ancak Kur’an ve Sünnetin belirlediği esaslara uygun olması halinde mümkündür.

Müslümanlar, ne çoğalma, ne büyüme, ne bir şeyler yapabilme kaygısı ile hareket etmeli, ne de bu tür kaygılar onları, Tevhidi esasların belirlediği hükmün dışında bir harekete sevk etmelidirler. Çünkü en küçük bir sapma, onların İslâmi kimliğini düşürmelerine neden olur.

Kur’an ve Sünnetin belirlediği ölçülere göre oluşturulan İslami bir yapılanmada her hareket, mutlak manada hükmün yüce Allah’a ait olduğu bilinciyle yapılmalıdır. İslami yapılanmada, gerek emir komuta ve gerekse bireyler arasındaki ilişkilerde belirleyici etken Kur’an ve Sünnet olmalıdır.

Günümüzde kendilerini İslâm’a nispet eden, İslâm’ı çağrıştıran isimler kullanan, İslâmi yapılanma adı altında ortaya çıkmış olan ancak tağutun icazetiyle hayatiyetini sürdüren tüm yapılanmalar, Kur’an ve Sünnet ölçülerine uymadıkları için İslâmi olmaktan uzaktırlar. Bu kurumlardaki bireylerin yüce Allah’ı bilmeleri, namaz kılmaları, hayır yapmaları, hatta İslâm’ı hâkim kılacakları iddia etmeleri ve sözel olarak tağutu reddetmeleri onların, İslâmi olduklarını göstermez. Çünkü bunlar, nefislerine ve içerisinde bulundukları kurumlara yüce Allah’ın hükmünü değil, tağutun hükmünü hâkim kılmışlardır.

Aynı şekilde, rahmet olan yüce Allah’ın dinini, azap dini gibi göstererek zorbalıkla insanlara kabul ettirmeye kalkışan ve bu hareketlerine Kuran ve Sünnetten hiçbir delil getirmeyen yapılanmalar da İslâmi olmaktan uzaktırlar. Bunların da, "İslâm’ı hâkim kılacakları" iddiaları boş bir iddiadan öteye bir anlam ifade etmez.

İslâmi yapılanma; onu teşekkül eden bireylerinden kuruluşuna, işleyişinden hareket stratejisine kadar her aşamasında Kur’an ve Sünnet ölçülerinin egemen olduğu yapılanmadır. Yüce Allah’ın rahmeti ve yardımı işte böyle bir yapılanmanın üzerindedir. Ancak bu tür bir yapılanma "Hâkimiyet ancak Allah’ındır" hükmünü yeryüzüne hâkim kılabilir.

Kur’an’da çok sık kullanılan "hevalarını ilah edinenler" ve "Allah’tan başka ilahlar edinenler" ifadeleri, bireysel davranışlarında ya da sosyal ilişkilerinde Kur’an ve Sünnet ölçüsü dışında hareket edenleri ifade etmektedir. Böyle olan kimselerin ise, yüce Allah’ın hükmünü yeryüzüne egemen kılmaları hiçbir şekilde mümkün değildir.

Sonuç olarak, yüce Allah (cc) adına yapılacak her hareket, kaynağını Kur’an ve Sünnet ölçüsünden almadığı sürece o hareket İslami hareket olamaz. "Hâkimiyet ancak Allah’ındır" hükmünü kabul eden bir hareket, ister ferdi olsun, ister yapısal bir özellik arz etsin, her noktasında Kur’an ve Sünnet ölçüsünden hareket etmekle mükelleftir.

İslâmi esaslara uygun olan bir hareket İslâmi hareket olur ve Allah’ın rahmet ve yardımı böyle bir hareket üzerinedir. Böyle bir hareketin "Mülk de Hâkimiyet de ancak Allah’ındır"  ifadeleri gerçekçidir ve ancak bunlar, sözlerinde ve hareketlerinde sadık olanlardır ve ister davetçilerin şehadetiyle, ister toplumun helakiyle, isterse İslami esasların hâkimiyetiyle ortaya çıksın, zafer mutlaka bunlarındır.

 

Ramazan Yılmaz: 2016.02.12

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir