Duhâ Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Duha Suresi

Giriş

Kur’ani esaslardan hareket edildiği sürece yüce Allah kulları ile beraberdir

İnsan, sorumluluk bilincini kuşanarak, kendisine belirlenen ölçüler içerisinde hareket ettiği sürece, mutlak anlamda doğruya ulaşır. Aynı şekilde insan, ölçülü bir şekilde Rabb’ine tevekkül ettiği sürece, yüce Allah (cc), ona her zaman yardım edecek, onu en zorlu anlarında yalnız bırakmayacaktır inşaAllah.

Duha suresi, küfrün, azgınlığını doruk noktaya ulaştırdığı, şirkin kol gezdiği, bid’at ve hurafenin din diye kabul edildiği, cehalet ve bağnazlığın ilmin yerini aldığı, insani değerlerin sıfırlandığı bir ortamda, Tevhidi esasları duyurmaya, ilahi mesajı insanlara ulaştırmaya çalışan Tevhid erlerinin çalışma şevklerini artırmakta, hareket stratejilerini belirlemektedir.

Yüce Allah (cc), kendi yolunda mücadele eden kullarını hiçbir şekilde ve hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını, onlara yardım edeceğini vadetmektedir. O’nun, bu vaadi, kullarına, kendi yolunda mücadele edenlere sonsuz bir güven vermektedir. Bu güven, Müslüman davetçilerin omuzlarındaki sorumluluk duygusunu hafifletmekte, onlara, daha fazla çalışma gücü ve şevki vermektedir.

Bu sure, Tevhidi esasları duyuran Tevhid erlerinin yalnız olmadıklarını, en güçlü, en güvenilir olan âlemlerin Rabb’inin kendileriyle beraber olduğunu hatırlatmakta, onlara, her zaman ve şartta yardım edeceğini bildirmektedir. Ancak yüce Allah’ın güvenine ve yardımına mazhar olabilmek için Müslüman davetçilerin, mutlak anlamda Rab’leri tarafından konulmuş kurallara uymaları, hayatlarını ve Tevhidi mücadelelerini bu kuralların belirlediği esaslar doğrultusunda düzenlemeleri gerekir.

Günümüzde kendilerini İslâm’a nispet eden, İslâm adına bir şeyler yaptıklarını sanan kimselerin en büyük çıkmazları, hiç kuşkusuzdur ki, vahyi prensipler doğrultusunda, Tevhidi esasların belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmeyişleridir. Her birey ya da grup, Kur’an’dan bir kısım ayetler alıp onunla amel etmekte, işlerine gelmeyen ayetleri görmezden gelmekte ya da kendi arzularına göre eğip bükerek anlamlarını çarpıtmaktadırlar.

İslâmcıların bugün içerisinde bulundukları durum, Kitap ehli Yahudi ve Hrıstiyanların bir zamanlar içerisinde bulundukları durum gibidir. Onlar da kendilerine inen ilahi mesajı, kendi hevalarına göre değiştirmişler, Kur’an’ın ifadesi ile kelimeleri yerlerinden kaydırarak çarpıtmışlardı. Bu anlayış doğrultusunda hareket eden İslâmcı kişi ve gruplar, sürekli bir bocalama ve bunalım yaşamakta, birbirleriyle sürekli bir ayrılık içerisinde bulunmaktadırlar. Bunlar da bir müddet sonra Kitaplarını tahrif edip bozan Kitap ehli Yahudi ve Hrıstiyanlar gibi tamamen küfür içerisine girerek sapmışlar, sapmaktadırlar.

İnsanın, bulunduğu yerin, ulaştığı noktanın, elinde bulundurduğu değerin kıymetini bilmesi için geçmişine, ilk hareket noktasına bakması, geçmiş dönemi ile içerisinde bulunduğu durumu karşılaştırması gerekir. Sure, insanın her iki durumunu da ortaya koyarak kişinin bunun üzerinde düşünmesini istemektedir. İşte o zaman insan, elindeki değerlerin kıymetini bilecek, bu değerleri daha bir hassasiyetle muhafaza etmeye çalışacaktır.

Surenin Nüzul Sebebi

Duha suresi, kimi rivayetlere göre vahyin bir süre kesilmesi üzerine, Mekke müşriklerinin Rasulullah (as)’a atfen: “Rabb’i Muhammed’i terk etti, ondan ayrıldı” demeleri üzerine nazil olmuştur. Ancak nüzul sebebi ne olursa olsun bu sure, yüce Allah’ın kendi dinine yardım edenlere yardım edeceğinin, onlarla beraber olacağının çok açık bir göstergesidir.

Bir eleştiri

Duha suresi, elbette diğer bütün sureler gibi önce Hz. Muhammed (as)’a inmiş, öncelikle onu sorumlu tutmuştur. Ancak yüce Allah (cc), Rasul olarak gönderdiği Hz. Muhammed (as)’a, kendisinin bir Rasul olduğunu bildirmiş, kendisine bildirilenleri insanlara ulaştırmasını istemiştir.

“Ey Rasul, Rabb’inden sana indirilen şeyi tebliğ et ve şayet (onu) yapmazsan, O’nun Risalet’ini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni, insanlardan koruyacaktır, şüphesiz Allah, kâfirler toplumunu hidayete erdirmez.” (Maide, 67)

“Rasul’ün üzerinde, tebliğden başkası yoktur; andolsun Allah, açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediğiniz şeyleri bilir.” (Maide, 99)

Rasuller, Rab’lerinden kendilerine bildirilen ilahi mesajı duyurmakla mükelleftirler. Bu, yüce Allah’ın öteden beri gelen yasasıdır ve bu yasa Hz. Muhammed için de geçerlidir. Diğer bir husus, emrin hususi oluşu umumi oluşuna mâni değildir ki Kur’an’ın, kıyamete kadar gelecek tüm insanlara seslenmesi, onları sorumlu tutması, ilahi mesajın genel, evrensel ve çağlarüstü olması bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Ancak ne acıdır ki bu gerçeklere rağmen bazı müfessirler, Duha suresinin yalnızca Hz. Muhammed (as)’a ait olduğunu söyleyebilmektedirler. Bunlardan bazıları:

“Bütün bunlar Peygambere özgüdür.” (Fizilal-il Kur’an)

“Bu ve bundan sonraki sure de Rasulullah’ın sureleri olduğu…” (Tefsir-i Kebir ve Hak Dini Kur’an Dili)

Bu ve benzeri iddialar, evrensel ve çağlarüstü Kur’an’ın hükümlerini, zaman ve kişi ile sınırlandırmaktadır ki bu, Kur’an gerçeğiyle bağdaşmamakta ve Kur’an’a yapılabilecek -en hafif ifade- ile büyük bir haksızlıktır.

Hangi düşünce ile yapılırsa yapılsın, Kur’an ayetlerinin ya da surelerinin bir kısmını, belli bir çağa ya da kişiye hasretmek, onun evrensel ve çağlarüstü mesajına gölge düşürecektir. Bu ise insanları, Kur’an’ın o ayet ya da surelerinden sorumlu olmadıkları düşüncesine sevk edecek ve bu düşünce ile Kur’an’dan yüzçevirmelerine neden olacaktır.

Kur’an ayetlerinin bu şekilde sorumsuzca tefsir edilmesi ve Kur’ani kavramların daraltılması, günümüz insanının Kur’an’dan yüzçevirmelerinin önemli nedenleri arasındadır.

Surenin Tefsiri

1-3- Andolsun kuşluk vaktine ve andolsun sakinleştiği zaman geceye; Rabb’in, seni bırakmadı ve darılmadı.

Müslüman şahsiyet için hayat, günün yirmidört saatidir; sorumluluk bilinci ile hareket eden Müslüman kimse, kendisine Rabb’i tarafından bahşedilen hayatın her anından sorumlu olduğunu bilir, ona göre hareket eder. Müzzemmil suresinde bildirildiği üzere gecesini öğrenme, okuma ve ibadetle en iyi bir şekilde değerlendirmek durumunda olan Müslüman birey, gündüz de iman ettiği Tevhidi ilkeleri insanlara duyurmakla mükellef olduğunu bilir ve ona göre hareket eder.

Müslüman birey, yüklendiği ilahi mesajın ağır sorumluluğunu bilir, Rabb’ine kendisini muvaffak etmesi, yardım ve rahmetini esirgememesi için dua eder, O’ndan yardım ister. Yüklenilen sorumluluğun ağır oluşu, azgın, inatçı ve çetin muhataplar karşısında kendisini yalnız hisseden Müslüman davetçi, her zaman Rabb’inin yardımını bekler.

Yüce Allah (cc), kullarına yardım edicidir

Şu bir gerçektir ki insanın Rabb’inden yardım görebilmesi, bir şeyi elde edilebilmesi, hedeflediği amaca ulaşılabilmesi için mutlak anlamda belirlenen kurallara uyması ile mümkündür. İşte Duha suresi, Müslümanlara bu gerçeği hatırlatmaktadır. Yüce Allah (cc), Kendi yolunda mücadele eden kulları ile beraber olduğunu, onlara yardım edeceğini bildiriyor.

“Ey iman edenler, şayet siz, Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar.” (Muhammed, 7)

Yüce Allah’ın verdiği destek ve güven duygusu, en güçsüz insanları, en zorba diktatörlere karşı çıkarmış, o diktatörlerin yüzlerine Hakk’ı haykırmalarını sağlamıştır. Bunun en güzel örneği, Hz. Musa (as)’ın, yüce Allah’ın yardımı ile zorba Fir’avn’e karşı çıkması ve onu, Hakk’a ve imana davet etmesidir.

(Musa) dedi ki: ‘Rabb’im, doğrusu ben, onlardan bir nefsi öldürmüştüm, bu nedenle korkuyorum beni öldürecekler diye. Ve Kardeşim Harun’u -ki o, dil bakımından benden daha güzel konuşur- onu benimle yardımcı gönder, beni tasdik etsin, zira, beni yalanlayacaklar diye korkuyorum.’

(Rabb’in): ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size yetki vereceğiz, ayetlerimiz sayesinde size asla erişemeyecekler; ikiniz ve size uyanlar galip geleceksiniz!” (Kasas, 33-35)

Onlara yardım ettik, böylece onlar, galip gelenler oldular.” (Saffat, 116)

Mü’minlerin, Rab’lerine güvenmeleri ve O’nun yardımı ile karşısına çıkamayacakları, yenemeyecekleri diktatör kalmayacaktır. Bunun için öncelikle onların, Rab’lerinin belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmeleri, O’na kesinlikle güvenmeleri gerekir. Yüce Allah (cc), kendi dinine yardım edenlere her zaman yardım etmiştir.

“Andolsun, elçi gönderilen kullarımıza sözümüz geçmiştir ki, mutlaka onların, kendilerine yardım edilecektir ve şüphesiz askerlerimiz onlara galip gelecektir!” (Saffat, 171-173)

Tevhidi esasların insanlara duyurulduğu kuşluk saatinin en yoğun, en kalabalık anlarında da gecenin en sakin zamanında gece namazına kalkıldığında, yalnız bulunduklarını sandıkları anda da yüce Allah (cc), Müslüman kulları yalnız bırakmaz onlarla beraberdir.

Geceler sararken aydınlık ufku,

Uyanır Müslüman bölünür uyku,

Uykuyu terk eder hem de huzurlu,

Abdestle kuşandı huzura durdu.

 

Teheccüt namazı kılmaya başlar,

Sanki bir deryaya su gibi akar,

Kalbinde bir huzur göklerde uçar,

Şükreder Rabb’ine elini açar.

 

Gecenin üçünde yalnızlık yoktur,

Duha’nın ikinci ayetin okur,

Rabb’inden müjdeler ve destek sözü,

Alınca sevinir ve huzur bulur.

Elleri havada dudaklar titrek,

Yüzünde bir hüzün gözleri ürkek,

Korku ve umutla boynunu büker

Rabb’inden istiyor bir iki dilek.

 

Diyor ki, ey Rabb’im, acı sen bana,

Kalbimi kaydırma yöneldim sana,

O hesap gününde dehşetli anda,

Mağfiret eyle sen bu fakir cana.

 

Her insan Rabb’ini edinse sırdaş,

Başkaca gerekmez arkadaş yoldaş,

Her türlü sırrını rahatça söyler,

Aramaz bir başka veli ve sırdaş.

“Rabb’in, seni bırakmadı ve darılmadı.” Müslümanların, Tevhidi mücadeleleri sırasında kimi zaman istemeden ya da bilmeden, sözlü ya da fiili olarak bazı hatalar işleyebilirler, ancak pişman olup tevbe etmeleri halinde yüce Allah (cc), vahyi esaslar doğrultusunda hareket ettikleri sürece, kendi yolunda mücadele edenleri bağışlayacak, onlara yardım edecek, onları yalnız bırakmayacaktır. Bu nedenle Müslüman davetçiler, her geçen gün daha iyiye daha güzele doğru yol alacaklardır.

İki günü eşit olan kimse ziyandadır

4- Ahiretin, senin için öncenden daha hayırlıdır.

Hayat, sürekli olarak bir devinim halindedir; insan, bu hayat içerisinde daima iyiye, güzele ulaşmaya çalışır, bulunduğu noktadan biraz daha ileriye gitmek ister. Şu bir gerçektir ki Kur’ani ölçüler içerisinde, Rab’lerine tevekkül ederek hareket edenlerin iki günü birbirine eşit olmayacaktır. Rasulullah (as): “İki günü eşit olan kimse ziyandadır” buyurmuştur.

Kâinatı yaratıp düzenleyen yüce Allah (cc), her şeyi düzenlediği gibi insanı da yaratıp başıboş bırakmamış, neler yapacağı ile ilgili hükümlerini bildirmiş, en zorlu dönemlerinde ona yardım ederek sıkıntılardan, zorluklardan kurtarmıştır. Bu gerçek, -iman etsin etmesin- bütün insanlar için geçerli bir kuraldır. Ancak iman etmeyen kimseler, inat, inkâr ve nankörlüklerinden dolayı bu gerçeği inkâr ederler.

Müslümanlar, iman etmeden önceki durumlarını, iman ettikten sonraki durumları ile karşılaştırmalı, Rab’lerinin kendilerine bahşettiği iman ve hidayet nimeti yanında diğer nimetlerini de hatırlamalı, geçmişleriyle kıyaslayarak Rab’lerine şükretmelidirler. Çünkü geçmişini unutanların hem gelecek için yapacakları fazla bir şeyleri olmaz hem de Rab’lerinin kendilerine lütfettiği nimetlerin değerinin bilmezler.

İman eden kimsenin, hayata bakışı, onu algılayışı, birey, aile ve toplum içerisinde yaşayışı, elbette küfür ve şirk içerisinde bulunduğu döneminden daha iyi bir durumda olacaktır. Bu onun, her konu ve durumda iman ettiği esaslar doğrultusunda hareket etmesi, hayat ve kâinat içerisindeki yerini bilmesindendir.

İnsanın, sonunun öncesinden, ahiretinin dünyasından daha iyi olması, onun, daha iyiye daha güzele kavuşma konusunda gayret etmesi, Allah yolunda çalışması, bu konuda fedakârlık yapması ile mümkündür.

Allah yolunda, Tevhidi esaslar uğrunda dünyevi zevklerinden vazgeçmeyenlerin, mallarıyla canlarıyla ve bütün değerleriyle mücadele etmeyenlerin sonları elbette hiç iyi olmayacaktır. Allah yolunda oldukları halde mücadelelerinde Kur’an dışı farklı yöntemler kullananların da sonları Allah yolunda hakkıyla mücadele edenler gibi iyi olmayacaktır.

Allah yolunda hareket etmeyi, Kur’ani bir sorumluluk olarak kabul edenler, bu sorumluluklarını vahyin belirlediği ölçüler içerisinde yerine getirmek için bütün değerleriyle mücadele edenlerin sonları önceki durumlarından daha iyi olacaktır. Bu durum, dünyada böyle olduğu gibi ahirette de böyle olacak, Mü’minler, en iyi şekilde o gün ağırlanacaklardır.

Ey o mutmain olan nefis! Rabb’ine dön, razı edici ve razı edilmiş olarak; artık kullarımın arasına gir ve cennetime gir!” (Fecr, 27-30)

Dünya hayatında Allah yolunda çekilen sıkıntılar, uğranılan zulüm ve baskılar sonucunda Müslüman bireyler, cennetlerde ağırlanacaklar, böylece ahiretleri, dünyadan iyi olacak ve memnun kalacaklardır.

Rab’lerini razı edenlerden Rab’leri de onlardan razı olacak

5- Ve yakında Rabb’in sana verecek, böylece razı olacaksın.

Yüce Allah’ın rızasına ulaşmak, vadettiği mükâfatı alabilmek için öncelikle Müslüman bireyin, O’ndan razı olması gerekir. Bu ise kulun, Rabb’inden ve indirdiği Tevhidi esaslardan razı olması, Kur’ani hükümleri yaşarken huzur ve mutluluk duyması ile mümkündür.

Müslüman birey, Rabb’inden indirilen hükümlere karşı içinde hiçbir sıkıntı duymadan, isteyerek, tamamen kendi hür iradesiyle yalnızca Rabb’inin rızasını gözetleyerek teslim olmadıkça Rabb’i ondan razı olmaz.

Müslüman şahsiyet, Allah yolunda, başına ne gelirse gelsin, bundan hiçbir rahatsızlık duymamalı, kendisini imtihan ettiği için Rabb’ine şükretmelidir. O, karşılaştığı tenkit, eleştiri, hakaret, iftira, baskı ve zulümlere aldırış etmeden emrolunduğu üzere dosdoğru hareket ederek, huzurlu bir kalple Rabb’ine kulluk yapmaya, O’nun yolunda mücadele edip Tevhidi esasları insanlara duyurmaya çalışmalıdır. İşte o zaman Rabbi, ona verecek ve o razı olacaktır.

Rabb’inin indirdiği hükümleri yaşamaktan dolayı sıkıntı duyanlar, ayetlerin bir kısmını alıp bir kısmını bırakanlar, namazlarını, özellikle de gece namazlarını sıkıntı içerisinde kılanlar, istemeden ya da gösteriş yaparak infak edenler, Tevhidi gerçeklerin gereğince hareket etmeyenler, Hakk’ı batılla bulayıp gerçekleri gizleyenler, kalplerinde Allah’tan başkasının korkusuna yer verenler, İslâmi mücadelede yer almayanlar, kısacası düşünce, söz ve davranışlarını Kur’ani esaslar doğrultusunda düzenlemeyenler, yüce Allah’tan razı olmayan kimselerdir. Yüce Allah (cc) da bunlardan, -hangi ameli işlerlerse işlesinler- razı olmayacak ve yaptıkları ameller boşa gitmiş olacaktır.

Bu, gerçekten onların, Allah’ın indirdiği şeyleri sevmemelerindendir, bu yüzden Allah, onların amellerini boşa çıkardı.” (Muhammed, 9)

Onlardan, infaklarının kabul edilmesini engelleyen şey, ancak gerçekten onların, Allah’ı ve Rasulü’nü inkâr etmeleri ve onların, ancak üşenerek namaza gelmeleri ve onların, ancak isteksiz infak etmeleridir.” (Tevbe, 54)

Rıza karşılıklıdır, insan, Rabb’inden indirilen ilahi mesajdan, bu ilahi mesajı hayatında pratize etmekten hoşnut ise, Rabb’i de ondan razı olacaktır. Bu yüce Allah’ın vaadidir ve O, vaadine sadıktır. Yüce Allah (cc), hiç kimseden bir karşılık beklemeden yalnızca Kendisinin rızasını kazanmak için çalışan, salih amellerde bulunanlardan razı olacağını vadetmiştir.

“En çok sakınan ondan uzaklaştırılacaktır; o ki, malını vererek temizlenir ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnızca yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.” (Leyl, 17-21)

Kulun, kendisini en güzel şekilde yaratan, her şeyi sınırsız bir şekilde kendisine bahşeden, doğru yolu gösteren Rabb’inden razı olması, zaten insan olmasının gereğidir. Çünkü kendisi hiçbir şey değilken Rabb’i onu yaratıp âlemlere üstün kılmıştır. Bu nedenle yüce Allah’tan razı olmaması, nankörlükten ve insanın kendi gerçeğini inkâr etmesinden başka bir şey değildir.

İnsan, geçmişi ile içerisinde bulunduğu durumu iyi değerlendirmelidir

Birçok kimse, kimi zaman geçmişinin muhasebesini yapar; geçmişte yaptıklarına üzülür, pişmanlık duyar, hayıflanır. Bazen de geçmişe oranla içerisinde bulunduğu durumu değerlendirir, Rabb’ine, kendisini bu günlere ulaştırdığı için şükreder. Geçmişin değerlendirilmesi insana, geleceğin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Müslüman bireyler, geçmişte içerisinde bulundukları yalnızlığı, manevi yönden içinde bulundukları boşluğu, bilinçsiz bir şekilde olaylar karşısındaki vurdumduymaz tutumlarını düşünmeli, aynı durumda bulunan insanlara yardım elini uzatmalıdırlar.

6- O, seni yetim bulup sonra barındırmadı mı!

Bu ayetin nüzul sebebi, bazı müfessirler tarafından Rasulullah (as)’ın, yetim olması ve yüce Allah’ın onu, akrabaları yanında barındırması şeklinde gösterilir. Bu ayetin o duruma işaret ettiği söylenebilir, ancak ayetin evrensel yapısı gereği, tümüyle o duruma hasredilemez. Ayetin Rasulullah (as)’ın o durumuna delalet etmesi şekil olarak uygun düşebilir, fakat ayetin tamamen bu durum için inzal edildiğini ileri sürmek yanlıştır.

Cahiliye Araplarında kavmiyet asabiyeti ileri derecededir, Araplar, yetim olan yakınlarını, özellikle bu erkekse, hiçbir şekilde ortada sahipsiz bırakmazlar, en iyi şekilde koruyup gözetirler. Bu nedenle ayetin işaret ettiği hususu daha geniş, daha evrensel ve çağlarüstü yapısına uygun bir şekilde açıklamak gerekir.

Yetim olmak, insanın hem fikri hem de fiziki olarak yalnız olması, toplum içerisinde bulunmasına rağmen kendi içinde yalnızlığını yaşamasıdır. Rasulullah (as) bu anlamda yalnızdı, çevresinde aynı düşünceyi paylaştığı insanlar pek fazla yoktu. Bu nedenle zaman zaman gidip Hira mağarasında kendi yalnızlığını yaşıyor, kendisiyle baş başa kalıyordu.

Duha suresinin devam eden 7. ayette Rasulullah (as)’ın bu yalnızlık içerisinde toplumsal sorunlara karşı şaşkınlığını ifade ediyor ve Rabb’inin ona yol gösterdiğini bildiriyor.

Cahiliye toplumu içerisinde tek başına denilecek şekilde yalnız olan Hz. Muhammed (as), kendisine Risalet sorumluluğu yüklendikten sonra insanlar etrafında toplanmış, böylece yalnızlığından kurtulmuştu. Önceleri Muhammed-ül Emin olmasına rağmen fikrini paylaşacağı bir topluluğu yok iken Risalet’le beraber kısa bir süre içerisinde onbinlere, giderek yüzbinlere varan bir toplulukla beraber olmuştu. İşte kendisine vadedilen “Rabb’in sana verecek, böylece razı olacaksın” ilahi müjde gerçekleşmişti.

Günümüzde insanlar, beşerî zulüm sistemleri tarafından bireyselleştirilip yalnızlığa mahkûm edilmektedirler. Fikri planda yalnızlıklarını yaşayan insanların, iman ederek yüce Allah (cc) yolunda mücadele etmeleri neticesinde Rab’leri onları, yalnızlıklarından kurtaracak ve belki de milyonların oluşturduğu bir toplulukla beraber bulunacaklardır.

Toplumsal bozukluğu giderilmesi ancak vahyi esaslara sarılmakla mümkündür

Beşerî tağuti sistemlerin baskı ve zulmü altında yalnızlık girdabında bunalanların, Tevhidi esaslara iman etmeleri ile içerisinde bulundukları yalnızlık ve şaşkınlıkları sona erecektir. Yolunu şaşırmış beşer, Tevhidi esaslara sarılmakla yalnızlıktan kurtulacak ve insanlığa yol gösteren Tevhidi esaslarla huzura kavuşacaktır.

7- Ve seni şaşırmış buldu sonra hidayete iletti.

Cahiliye toplumunun, içerisinde bulunduğu çıkmazlar, beşerî sistemlerin, insanlar üzerindeki baskı ve zulmü, zenginlerin doyumsuz mal hırsı, yoksulların yoksulluk içerisinde kıvranmaları, toplumsal bunalım ve kargaşa, şiddet, terör ve adaletsizlik, beşerî sistemlerin bozuk karakteristik yapısıdır. Bu sistemlerin, çözüm adına çıkardıkları ve insanların yarınlarını ipotek altına alan yasalar, toplumda var olan adaletsizliği daha fazla artırmaktadır.

Beşerî sistemlerin, bozuk, inançsız eğitiminden yetişen neslin, her gün yaptığı soygun, katliam, terör, ailedeki huzursuzluk, evladın ebeveynine karşı, hiçbir inanç ve kültürle izah edilemeyecek saygısız tutum ve davranışları, ebeveynin çocuklarını, inançsız yetiştirmesi hep şaşkınlık içerisindeki beşeriyetin, ne yapacağını bilmemesi, Tevhitten uzak olmasıdır.

Beşerî sistemlerin, yetiştirdiği bozuk ve inançsız neslin giderek daha da bozulması, toplumun içerisinde bulunduğu bunalım ve adaletsizlik, bugün de akıl sahibi insanları rahatsız etmektedir. Arap cahiliye toplumunun içerisinde bulunduğu ve bugünkü beşerî sistemlerin bozuk özelliklerini taşıyan durumları, her akıl sahibini gibi Hz. Muhammed (as)’ı da rahatsız etmişti. O, bu bozuk toplumsal yapının nasıl düzeleceği konusunu düşünüyor, buna bir çözüm arıyordu, bu nedenle kimi zaman Hira mağarasına çekilerek tefekkür ediyordu.

Arap cahiliye toplumu ile günümüz cahiliye toplumu, tıpatıp aynıdır

Hz. Muhammed (as)’ın içerisinde yaşadığı cahili Arap toplumunun durumu, günümüz cahili şirk toplumlarında ve beşerî demokratik zulüm sistemlerinde olduğu gibi içler acısıydı. Günümüz beşerî sistemleri de bozuk ve inançsız nesiller yetiştirmekte, fuhuş yuvalarında, bar, pavyon, gazino gibi yerlerde kadınları ruhsatlı olarak pazarlamakta, içki ve kumarı teşvik etmekte, yüce Allah’a ve Rasulü’ne savaş nedeni olan faizi ekonomisinin temeli saymaktadır.

Cahiliye mantığı her dönemde, her yerde hep aynıdır, her konuda olduğu gibi cahiliye küfür yaşantısı, dikilen putların önündeki ibadet merasimleri de günümüz putperestleri ile benzerlik göstermektedir. Geçmiş cahiliyede müşrikler, Lat, menat, Uzza ve Hübel putları önünde merasimler düzenleyerek ibadete duruyorlar, putlarını korumaya çalışıyorlardı.

Günümüz müstekbir müşrikleri de Hz. Nuh (as)’dan günümüze kadar uzanan müşrik ve putperest mantığı aynen sürdürmekte, her dönem putperestleri gibi puthanelere koşup ilah edindikleri büyük put M. Kemal’in ve onun yanındaki diğer putlar İnönü ile Bayar’ın putları önünde merasimler düzenleyerek ibadete durmaktadırlar.

Mekke cahili toplumundaki burjuva sınıfı, zulüm ve baskı ile halkı nasıl sömürmüş ise, günümüz cahili toplumunda da beşerî dikta sistemi de bir avuç burjuva adına halkı baskı ile sömürmektedir. Müstekbir zorbalar, her iki cahiliye döneminde de Rab’lerine isyan etmişler, hâkimiyetin kendilerinde olduğunu iddia ederek insanların idaresi için yasalar çıkarmışlardır.

Cahili toplumların ve müstekbir idarecilerin benzerlikleri ve yüce Allah’a isyanları saymakla bitmez; ancak cahili toplumlar içerisinde yaşayan, akıl sahibi olduklarını söyleyen insanlarda birbirlerinden çok farklı yönler ve kişilikler vardır. Arap cahiliye döneminde yaşayan Hz. Muhammed (as), içerisinde yaşadığı cahili müşrik toplumun yaptıklarını onaylamamış, bu cehaleti ortadan kaldırıp topluma doğruyu göstermek için gece gündüz demeden çareler aramış, uğraşmış, didinmiştir. Bu çabaları sonuncunda yüce Allah (cc), ona yol göstererek o toplumun kurtuluşunu sağlaması için görevlendirmiştir.

Günümüzde, geçmiş cahiliye toplumlarına oranla yüce Allah’a daha fazla isyan edilmekte, yüce Allah’ın kulları üzerinde terör estirilmekte, her türlü şirk ve küfür, resmî ideoloji tarafından teşvik ve finanse edilmektedir. Ancak günümüzde akıl sahibi olduklarını iddia eden kimseler, sistemin yaptığı zulüm ve isyana, ellerindeki Kur’an’a sarılıp “dur” diyecek ve Hakk’ı ortaya koyacakları yerde onlar, küfür sisteminin yasaları gölgesine sığınıp şirk ve küfür içerisinde sisteme destek olmaktadırlar.

Günümüz Samiri soylu bel’amların, Hakk’ı batılla bulayıp insanları Tevhidi esaslardan uzak tutmaları, tağuti sisteme, zillet içinde kul ve köle olmaları yüzünden tağuti sistem daha çok azmakta küfür ve şirkini çeşitlendirerek sürdürmektedir.

 “Seni şaşırmış buldu sonra hidayete iletti.” Ezilen, sömürülen, hakları ellerinden alınan insanların haklarını almak için oluşturdukları Hılf–ül Füdul çalışmaları, insanların sıkıntılarına yeterince çare olamamış, zalimler yapacaklarını yine yapıyorlardı. Toplumdaki onca zulüm ve adaletsizlik karşısında şaşkın bir halde bulunan Hz. Muhammed (as), buna bir çözüm arıyordu. İşte o zaman yüce Allah (cc) onun imdadına yetişmiş, onu, bu şaşkınlık ve sıkıntısından kurtaracak reçeteyi vermiş, ona kurtuluşun yolunu göstermiştir.

8- Ve seni fakir bulup sonra zengin etti.

Bu ayetin açıklanmasında da yine bazı müfessirler tarafından yanlış denilebilecek açıklamalar yapılmıştır. Bunlar, maddeci bir yaklaşımla Hz. Muhammed (as)’ın, fakir bir genç olduğunu ve Hz. Hatice (r. anha) ile evlenmesinden sonra zenginleştiğini iddia etmektedirler.

Hz. Muhammed (as), Kâbe’nin koruyucusu olan akrabalık bağlarının güçlü olduğu Haşimoğulları içinde yaşamış, bu neden yoksulluk yüzü görmemiş, daha sonra da zengin olan Hz. Hatice (r. anha) ile evlenmiş ve onun mallarının başına geçmişti. Bu nedenle onun, öyle çok fakir olup sonradan zenginleştiğini söylemek pek tutarlı bir iddia değildir.

Hz. Hatice (r. anha)’ın mallarının yönetimini eline alan, daha sonra eşinin vefat etmesiyle malların tamamı kendisine kalan, üstelik toplum içinde Muhammed-ül Emin olan Rasulullah (as), zengin olmasına rağmen -birkaç arkadaşı dışında- toplumsal sorunları konuşacağı fazlaca bir çevresi olmamıştır.

Rasulullah (as), sahip olduğu tüm mallarını tebliğ ettiği ilahi mesaj uğrunda harcamış, hicret ettiğinde, bir deve alacak kadar bir paraya bile sahip olamamıştı. Yani Rasulullah (as), mali yönden zengin iken fakir duruma düşmüştü. O halde ayeti nasıl anlamak mümkündür.

“Seni fakir bulup sonra zengin etti.” Birincisi, Rasulullah (as)’ın en önemli zenginliği, hiç kuşkusuzdur ki “Seni şaşırmış buldu sonra hidayete iletti” ayetinin de işaret ettiği gibi bilgi ve iman zenginliğidir. Hz. Muhammed (as), ne yapacağını bilmez bir durumda iken kendisine ulaşan Tevhidi esaslar ile sonsuz bir bilgi zenginliğine sahip olmuş ve insanlara yol gösteren bir Hadi olmuştu.

Rasulullah (as)’ın, tebliğden önceki bilgi ve iman noktasındaki fakirliği, başka ayetlerde de ortaya konulmakta ve Duha suresinin bu ayetine açıklık getirmektedir. Nitekim yüce Allah (cc), Rasulü’nün tebliğden önceki durumunu şöyle bildirmektedir.

“Sen, ondan önce kitaptan bir şey okuyan değildin ve elinle de onu yazmıyordun; bu durumda iptalciler, kuşkulanırlardı.” (Ankebut, 48)

“İşte böyle sana emrimizden bir ruh vahyettik! Sen Kitap nedir, iman nedir bilmiyordun velakin onu, nur yaptık, kullarımızdan dilediğimiz kimseyi, onunla hidayete iletiyoruz ve şüphesiz sen, doğru yola götürüyorsun.” (Şura, 52)

“Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz; böylece sana bu Kur’an’ı vahyediyoruz ve şüphesiz sen ondan önce bilmeyen kimselerden idin.” (Yusuf, 3)

Bu ayetlerden de anlaşılıyor ki bilgi konusunda yetersiz olan Rasulullah (as), ilahi sorumluluğu yüklendikten sonra bu konuda zenginleşmiş, insanlara yol gösteren bir önder olmuştu.

“Seni fakir bulup sonra zengin etti” İkincisi, Tevhidi esasları tebliğ etmeden önce fazla bir arkadaşa sahip olmayan Rasulullah (as), tebliğden sonra kendisi uğrunda hiç çekinmeden canlarını verebilecek yüzbinlerce arkadaşa sahip olmuştu. Yani Rasulullah (as), tebliğden önce arkadaş ve çevre yönüyle oldukça fakir iken tebliğden sonra bu konuda, hiç kimseye nasip olmayacak kadar zenginleşmiştir. Üstelik bu zenginlik, mali zenginlik gibi geçici değil kıyamete kadar sürecek ve milyonların gönlünde taht kurmuş bir zenginlikti.

Müslüman bir şahsiyet, sabırlı, olgun ve anlayışlı olmalıdır

İslâmi davette en önemli husus davetçinin, sabırlı olması, insanlara karşı yumuşak davranması, ayırım yapmadan herkese davetini eşit şekilde ulaştırmasıdır. Davetçi, kendisine sorulan soruları, sabır ve olgunlukla cevaplamalı, soru soranlara karşı tavır ve davranışlarında itici olmamalıdır.

İslâm, sahipsizlerin sahibi ve koruyucusu bir sistem, hayatı düzenleyen bir nizam, insanların, iki dünyada da huzur ve mutluluğunu sağlayan ilahi bir dindir. Bu yüce dine iman etmiş, bu dini insanlara ulaştırmakla görevli olan Müslümanların önceliği, toplum içerisinde ezilen, yoksul bırakılan kimselere el uzatmaları, onlara, Tevhidi esasların ulaştırılması kadar fikri ve mali gibi konularda da yardımcı olmasıdır.

9-10- Öyleyse yetimi üzme, soru soranı sakın azarlama.

Kur’an, birçok surede belirtildiği üzere, yetimin ve yoksulun haklarının verilmesi üzerinde oldukça fazla durur. Bu nedenle Kur’an’a iman etmiş Müslümanlar, kimsesizler, yetimler ve yoksullar konusunda oldukça hassas olmalıdırlar. Müslümanlar, kendi maddi imkânları bulunmasa bile Kur’an’da sıkça ifade edilen “İyi bilin ki bilakis siz, yetime ikram etmiyorsunuz ve yoksula yedirmeye teşvik etmiyorsunuz.” (Fecr, 17-18) ilahi buyruğu gereğince bu konuda girişimlerde bulunmalıdırlar.

Yoksullara yardımın teşvik edilmesi için Müslümanların yapmaları gereken en önemli faaliyet, beraber oldukları diğer Müslümanlarla bir yardım fonu oluşturmaları, bu fondan ihtiyaç sahiplerine yardım edilmesini sağlamalarıdır. Müslümanlar bunu, Rab’lerinin buyruğunun yerine getirilmesi ve toplumsal yaşamda ihtiyaç içerisinde bulunanların sıkıntılarının giderilmesi için mutlaka yapılmalıdırlar. Aksi halde Maun suresinde belirtilen, yoksulun yedirilmesine önayak olmadıklarından dolayı dini yalanlayanların durumuna düşeceklerdir.

Gördün mü dini yalanlaya kimseyi! İşte o, yetimi hor gören kimsedir ve yoksulu yedirmeyi teşvik etmez.” (Maun, 1-3)

“Soru soranı sakın azarlama” Müslümanlar, Tevhidi esasları insanlara duyurmakla sorumlu ve görevli bulunduklarına göre bu konuda insanların soracakları sorulara sabırla cevap vermeli, hiçbir şekilde sorulan sorulardan dolayı sıkıntı duymamalıdırlar.

Soru soran kişilerin, konuyu anlamamaları, bu nedenle sorularını tekrarlamaları karşısında Müslüman davetçiler, bu kişileri hiçbir şekilde azarlamamalı, hatta azarlamak şöyle dursun, sorulan sorulardan dolayı soru sahibine karşı en küçük bir sıkıntı bile duymamalıdırlar. Çünkü onlar, Abese suresinde anlatılan ve Rasulullah (as)’ın ibn Mektum’a karşı tavrını eleştiren ayetleri çok iyi bilmektedirler.

“Kaşlarını çattı ve sırtını döndü; ona âmâ geldi diye, ne biliyorsun belki o arınacak yahut öğüt alacak böylece öğüt ona fayda verecek! Amma müstağni kimse, işte sen onu etkilemeye çalışıyorsun; sana ne onun temizlenmemesinden! Amma sana koşarak gelen kimse ki o, çekingendi, işte sen onu oyalıyorsun.” (Abese, 1-10)

Müslümanlar, bıkıp usanmadan, gece gündüz demeden, ilahi mesajı anlatmalı, karşılaştıkları sorular, hoşlarına gitmese bile, her soruyu en güzel biçimde cevaplamalı, cevabını bilmedikleri soruları, daha sonra cevaplayacaklarını söyleyerek soru sahibine karşı güler yüzle karşılık vermelidirler.

Müslümanların öncelikli görevi, sorumlu bulundukları ve tebliğ etmekle mükellef oldukları Tevhidi esasları insanlara duyurmak, onlara ilahi mesajı anlatmak ve açıklamaktır. Bu görev, Müslümanlar için her şeyden daha önemlidir, hiçbir gerekçe bu görevin ertelenmesi ve geciktirilmesi için mazeret olamaz; çünkü bu görevi veren âlemlerin Rabb’i yüce Allah’tır.

11- Ve Rabb’inin nimetini böylece bildir.

Nimet ifadesi, Kalem suresinde belirtildiği üzere İslâm, Tevhidi esaslar ve hidayettir. Kur’an, nimet verilenleri anlatırken bunların Tevhidi esasları anlatan nebiler, hidayet üzerinde bulunan sıddıklar, İslâm uğruna canlarını veren şehitler ve İslâm’ın emirleri doğrultusunda hareket eden salih kimseler olduklarını belirtiyor.

Kim Allah’a ve Rasul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimet verdiği nebiler, sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber olan kimselerdir, işte onlar, ne güzel arkadaştır!” (Nisa, 69)

“Ve Rabb’inin nimetini böylece bildir İnsanlar, şirk, küfür, bid’at ve hurafe içerisinde yüzerlerken; tağuti sistemler, İslâmi esaslara ve bu esaslara iman edip yaşayan Müslümanlara düşmanlık yapıp insanların yüce Allah yoluna dönmelerini engellerken Tevhidi esasları anlatmaktan sorumlu olan Müslümanların susmaları, durmaları mümkün değildir. Bu nedenle Rab’lerinin bildirdiği esasları, gece gündüz demeden anlatmalı, insanlara duyurmalıdırlar.

İnsanların kurtuluşları, Müslümanların Tevhidi esasları anlatmalarına bağlı olduğu gibi Müslüman davetçilerin Rab’lerini razı edebilmeleri de ancak sorumluluklarını yerine getirebilmeleri, tüm insanlık için nimet olan Rab’lerinin dinini anlatmaları ile mümkündür.

Ve Rabb’inin nimetini böylece bildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir