DİNİ KUR’AN’DAN ÖĞRENMEK

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

DİNİ KUR’AN’DAN ÖĞRENMEK

Bir bilginin en iyi ve doğru öğrenileceği yer, hiç kuşkusuzdur ki, o bilginin kaynağı olan kitaplardır. Örneğin, tıp, felsefe, biyoloji, fen gibi ilimler; düşünce ve ideoloji gibi fikri hareketler kendi ana kaynaklarından en doğru bir şekilde öğrenilir. Bu, İslâm için de böyledir ve İslâm dini de ancak ana kaynağı olan Kur’an’dan en doğru bir şekilde öğrenilir.

Tıp, fen, felsefe gibi ilim ya da bazı ideolojilerin kaynaklarının hemen hiçbiri Türkçe değildir; Arapça, Fransızca, İngilizce, Almanca gibi yabancı dillerle yazılmış kaynaklar, bu dilleri bilen kişiler tarafından tercüme edilerek insanların istifadesine sunulmuştur. Bu tercüme edilen kitapları okuyanların birçoğu, Türkiye’de kendi alanlarında büyük başarılara imza atmışlar ve önemli eserler ortaya koymuşlardır.

Kendi alanlarında yetişen birçok kimsenin, başarı elde ettikleri dalların dilini çok iyi bildikleri söylenemez, ancak kendi dallarında binlerce öğrenci yetiştirmeye neden olmuşlardır. Bu öğrencilerin birçoğu, eğitim yaptıkları dalların ana kaynağındaki dilleri çok iyi bilmedikleri halde doktor, mühendis, ideolog vb. olarak yetişiyorlar. Çeviri kitaplarından okuyarak alanlarında yetişen kaç insan Arapça, İngilizce, Fransızca ya da Almancayı süper ya da çok iyi biliyor.

Kendi alanındaki ilmin ya da düşünce ve ideolojinin dilini çok iyi bilmeyen bir kimseye, kendi dalının dilini çok iyi bilmiyor diye o ilmi yapma denilebilir mi? Zaten denilmiyor da! Ancak sözkonusu olan İslâm olunca, şeytan ve dostları hemen harekete geçiyor ve tarihsel süreçteki görevlerini yerine getirerek Kur’an’a yönelmeyi engellemeye ve İslâm’ı ana kaynağından öğrenmeye engel olmaya çalışıyorlar.

Tarihsel süreçte, Tevhidi esaslara ve bu esasları insanlara bildiren ilahi mesaja karşı birçok kimse, değişik metot ve söylemlerle tavır, insanların Tevhidi esaslara yönelmeklerine engel olmaya çalışmışlardır. Kur’ani ifade ile;

 “Onlar hem (insanları) ondan menederler, hem de kendileri ondan uzak dururlar. Böylece yalnız kendilerini mahvediyorlar ama farkında değiller!” (En’am, 26)

İlahi mesajın anlaşılmasını ve insanların ona yönelmesini istemeyen şeytanın insan cinsinden yardımcıları, insanları o mesajdan çevirmek için değişik taktikler uygulamışlardır. Bu taktiklerin kimileri baskı ve zorbalık şeklinde olmuş, bazıları da değişik kılıklar altında ortaya çıkarılan ve din kisvesine büründürülen saptırıcılar kullanılarak yapılmıştır. Kur’an, bu saptırıcıları şöyle tanımlamaktadır.

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları Allâh yolundan çevirmeğe ve o(Hak yolu)nu eğriltmeğe çalışmayın; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!” (A’raf, 86)

“Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonra gelen kollar da yalanladı. Her millet, elçisini yakalamağa yeltendi; hakkı gidermek için boş şeyler ileri sürerek tartıştılar. Bu yüzden onları yakaladım. (Bak işte) Azabım nasıl oldu?”(Nuh, 5)

Bu taktikler, günümüzde de aynen uygulanmış, Anadolu’yu işgal eden Kemalist zorba sistem, ilk işgal yıllarında baskı ve zorbalıkla Kur’an’a ve İslâm’a yönelmeyi engellemiş, onlarca Müslümanı darağaçlarında sallandırmış, yüzlercesini de zindanlarına attırmış ve Kur’an’ı Kerimleri toplatarak yaktırmış, camilerin birçoğunu hayvan barınağı yapmıştır.

Baskı ve zorbalıkla bir yere varamayacağını anlayan Allah düşmanı Kemalist zorbalık, taktik değiştirerek Diyanet adlı şebekesini devreye sokmuş, bunun yanında vakıf, dernek ve parti gibi şirk ve küfür yuvalarına izin vererek Tevhidi esaslara yönelmeyi engellemeye çalışmıştır.

Diyanet şebekesinin saptırma faaliyetleri ile beraber şirk ve küfür yuvalarına çöreklenmiş Samiri soylu belamlar, son süratle İslâmi gerçekleri değişik çarpıtmalarla gizlemişler, insanların Tevhidi esaslara yönelmelerine engel olmaya çalışmışlardır. Kur’an ve tefsir çalışmaları adı altında yaptıkları çalışmalar sonucunda Tevhidi gerçekleri gizleyen bu Samiri soylu belamlar, Kur’an’ı kullanarak insanları tağutu kabule ve ona itaate davet etmişlerdir.

Kur’an’ın, açıkça reddedilmesini emrettiği tağutu, Samiri soylu belamlardan biri, “Tağuta oy vermeyen Kur’an’a aykırı hareket eder” diyerek hem kendisi Kur’an’a aykırı hareket ederek onaylamış, hem de insanların onaylaması için çapa sarf etmiştir. Oysa yüce Allah (cc), tağutun reddedilmesinin imanın esası olduğunu bildirmiştir.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

Şirk ve küfür yuvası vakıfların birinde yuvalanan bir başka Samiri soylu belam da, Kur’an’ı mealden öğrenen ve bir televizyon programında, kendisine sorulan sorulara Kur’an’dan cevaplar vererek açıklayan genç bir Müslümanı, “Senin Arapçan yoktur, Kur’an’ı ancak bir heyet açıklayabilir” diyerek ikide bir durdurmaya çalışmıştır.

Bu tavırları ile bu Samiri soylu kişiler, tarihsel şeytani görevlerini üstlendiklerini ve Samiri’nin günümüz takipçisi olduklarını ortaya koymuşlardır. Kur’an, Tevhidi esasları açıklamaktan korkan, süslü sözlerle takipçilerini oyalayan bu belamlar hakkında şöyle buyuruyor.

“Ağızlarıyla Allâh’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasa da Allâh, nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 8)

Kur’an’ın anlaşılmasını engelleyen bir başka grup da tasavvuf adındaki şirk dinidir. Bu sapık fırkanın şeyhleri, müritlerini, kendilerinin sapık olduklarını bildiren Kur’an’dan uzak tutmak için Kur’an hakkında bir sürü yalanlar uydurmakta, Kur’an’ın anlaşılmayacağını, onun anlaşılması için onaltı ilmin gerektiğini iddia etmektedirler. Şeyhleri gibi cahil olan müritler de kendilerinde değil onaltı ilim tek bir ilim bile bulunmadığı için Kur’an’a yaklaşmamaktadırlar.

Tağuti zorba sistemin, Diyanet adlı şebekenin, Samiri soylu belamlar ile tasavvuf adlı şirk dininin Kur’an’ın anlaşılmaması için yaptıkları saptırmaları Kur’an, Kur’an’ın anlaşılması önünde kopartılmış gürültüler olarak tanımlamaktadır.

“İnkâr edenler dediler ki: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin, o(okunduğu)nda gürültü edin, belki ona galip gelirsiniz.” (Fussilet, 26)

“Allâh’ın kulu kalkıp O’na davet edince onun üzerine üşüşüp nerdeyse keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.” (Cin, 19)

Bu saptırıcı unsurlar, Kur’an’ın anlaşılmaması için keçe gibi birbirlerine kenetlenerek insanların Tevhidi esaslara yönelmelerini engellemişlerdir. Kur’an, bu saptırıcıları, yaptıklarına karşılık pislikten bir ceza ile uyarmaktadır. (bu gruplar normalde birbirlerinden hoşlanmazken, söz konusu Tevhidi Müslümanlar olunca birlik olurlar)

“Ayetlerimiz hakkında (insanları) aciz bırakmağa çalışanlara gelince: onlar içinde pislikten acı bir azap vardır.” (Sebe, 5)

Saptırıcıların bütün bu uğraşılarına rağmen Tevhid eri Müslümanlar, Kur’an’ın net, anlaşılır ve kolay bir Kitap olduğunu ve kendisine tabi olanları Allah’ın yoluna ilettiğini bilir ve bunu insanlara tavsiye ederler.

“Kendilerine bilgi verilenler, Rabbinden sana indirilenin, gerçek olduğunu, mutlak galip ve hamde lâyık olan(Allâh)ın yoluna ilettiğini görürler.” (Sebe, 6)

ÇEVİRİDEN KUR’AN ANLAŞILIR MI?

Kur’an, Arapça indirilmiş bir Kitaptır; ancak tüm insanlığa gönderilmiştir. Oysa dünyadaki diğer insanlar Arapça bilmemektedirler. O halde Kur’an tüm insanlığa nasıl hitap edecek ve insanlar ondan nasıl yararlanacaklardır. Kullarının her halini bilen yüce Allah (cc), onlara bu konuda yol göstermiş ve gönderdiği Kitabın, bütün kulları tarafından anlaşılmasını istemiştir. Çünkü Kur’an, tüm insanlığın sorunlarına ve sıkıntılarına çözüm getirmek için gönderilmiştir.

“Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan(sıkıntılar)a şifa ve inananlara bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

İnsanlık için gönderilen bir Kitabın, Arapça bilmeyen insanlar tarafından anlaşılması nasıl olacaktır? İşte bu durumu bilen yüce Allah (cc), indirdiği Kur’an’ın nasıl anlaşılacağı ile ilgili olarak kullarına tavsiyelerde bulunmuş, bilmedikleri hususları bilenlere sormalarını bildirmiştir. Bu tavsiye doğrultusunda hareket eden bir kimse, meal, tefsir ve sözlüklerden yararlanarak Kur’an’ı çok iyi bir şekilde öğrenebilir.

Günümüzde birçok kimse, yüce Allah’ın bildirdiği emir ve tavsiyelere uyarak Rab’lerinden kendilerine indirilen yüce Kur’an’ı çok rahat bir şekilde öğrenmekte ve hayatlarına aktarmaktadırlar.

“Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce Kitabı okuyanlara sor. Andolsun, sana Rabbinden hak geldi, sakın kuşkulananlardan olma!” (Yunus, 94)

Yüce Allah (cc), indirilen Kitapta, anlaşılmayan konular için kitap okuyanlara ya da Zikir ehli dediği Kur’an ehline sorulmasını emretmekte ve verilen cevaplardan sonra kuşkuya düşülmemesini bildirmektedir. Peki, bu nasıl olacak?

Herkes Arapça bilmeyeceğine ve yüce Allah (cc) tarafından Arapça öğrenme bir zorunluluk olmadığına göre insanlar, Arapça bilenlerin çevirdikleri Kur’an meallerinde kendilerine Rab’leri tarafından gönderilen Kitaplarını okuyacak ve Rab’lerinin kendilerinden istediklerini yapacaklardır. Tıpkı, tıp, fen vb. dallarda eğitim gören insanların, o dalların ilk çıkış dillerini bilmedikleri halde, çevirilerle kendilerine ulaşan kitapları okuyup dallarında başarılı olmaları gibi.

Bir konuda bilgi elde edinebilmek için nasıl ki o konuyu bilen bir kişiye, sözlü olarak sorulup o konu öğreniliyorsa, aynı şekilde o konu hakkında yazılan kitaplara da bakılabilinir. Bu durum Kur’an mealleri için de geçerlidir.

Meallerle Kur’an öğrenilmez iddiasında bulunup Kur’an’ın anlaşılmasına engel olan kimselere asıl cevabı, bu mealleri yazanlar vermelidirler. Çünkü böyle basit iddialar, bu çevirmenlere hakaretten başka bir şey değildir. Çünkü böyle bir iddia ile yapılan tercümelerin yanlış olduğu ileri sürmektir.

Bugün hiçbir meal olmasa bile bir kimse, gerçekten Rabb’ini razı etmek istiyorsa, bu durumda Arapça sözlüklerden yararlanarak Rabb’inin kendisine bildirdiği gerçekleri öğrenebilir, Rabb’ini razı edebilir. Yeter ki insan dinini öğrenmekte istekli olsun, aşılmayacak engel yoktur. Ancak bugün oldukça fazla meal ve tefsir var ve bunlar, insanların istifadesine sunulmuşlardır.

Kur’an meallerini okuyan birçok kimse, ana dili Arapça olan ya da Arapçayı çok iyi bilen kişilerden daha çok Kur’an’ı anlıyor ve hayatlarına uyguluyorlar hamdolsun. Eğer marifet Arapçada olsa idi, bugün ana dilleri Arapça olan milyonlarca insanın Müslüman olmaları ya da Arapçayı bilip kasılan onlarca insanın Tevhidi esaslara iman edip bu esasları insanlara ulaştırmaları gerekirdi. Ancak görülen ve bilinen o ki marifet Arapçada değil marifet, yüce Allah’ın Ulûhiyet ve Rububiyetini gereği gibi bilip O’na iman etmek ve Tevhidi esasları, Sünnetullahta cari olduğu şekliyle ortaya koymaktır.

Sonuç olarak bir kimse, yapılan çevirileri okuyarak dinini gereği gibi öğrenebilir, iman edebilir ve hayatını iman ettiği Kur’an’a göre düzenleyebilir. Buna karşı çıkmak, şeytan (aleyhillanen)in görevini sürdürmekten ve Samiri’nin günümüz misyonunu yüklenmekten başka bir şey değildir. İster bilinçli, isterse bilinçsizce yapılsın bu tür engellemeler, Kur’an’ın anlaşılması önünde gürültü koparmaktır ki bu kimseler için yüce Allah’ın bildirdiği üzere acı bir azap vardır.

Ramazan Yılmaz: 2012.01.08

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir