ÇELİŞKİLER YUMAĞI RECEP TAYİP ERDOĞAN ve DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR ZİHNİYETİ

İslâm’ın, Müslümanların karakterini oluşturan, onlara kişilik kazandıran bir prensibi vardır; yapmayacakları şeyleri söylememeleri ve emrolundukları gibi dosdoğru olmaları.

“Ey inananlar niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allâh katında en sevilmeyen bir şeydir.” (Saf, 2-3)

“Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; seninle beraber tevbe edenler de (doğru olsunlar), aşırı gitmeyiniz! Zira O, yaptıklarınızı görmektedir.” (Hud, 112)

Bu uyarılar nedeniyle Müslümanlar, hiçbir şekilde yapmayacakları şeyleri söylemezler, daima dosdoğru bir şekilde hareket ederler. Ancak İslâm’dan nasiplenmemiş, İslâm’ı yalnızca çıkarlarına alet için kullanan Türkiye’deki politikacılar, tıpkı zorba demokratik, Kemalist sistemleri gibi, bozuk kişiliklerini sürdürmüşler, sürdürmektedirler.

Türkiye’de politika yapanlar, yalanlar üzerine bina ettikleri vaadlerini, iktidara geldiklerinde unutmuşlar, daha doğrusu zaten yapamayacakları şeyleri, halkı kandırmak için söylemişler ve amaçlarına ulaştıklarında da seçim zamanı söyledikleri yalanlar üzerinde durmamışlardır. Basın mensuplarından bazı muziplerin, seçim meydanlarında bol keseden atan politikacılara, o sözlerini hatırlattıklarında ise, pişkin bir şekilde “Dün dündür, bugün bugündür” gibi çok seviyesizce bir ifade kullanıyorlardı.

Bu söz, Türkiye’deki politikacıların, nasıl bir karaktere sahip olduklarını, nasıl bir yapıda olduklarını en güzel biçimde tarif eden bir tanımlamadır. Halkı ahmak yerine koyup onlara seçim meydanlarında verdikleri sözü, seçimden sonra yerine getirmeyen politikacıların, ne kadar şahsiyetsiz, ne kadar sahtekâr ve ne kadar yalancı olduklarını tanımlayan bu söz, Kemalist zorbalıkta, değişik kademelerde 50 yıldan fazla yöneticilik yapan Süleyman Demirel’e aittir.

Başta Demirel olmak üzere tüm politikacılar, kendi seçmenlerini aptal yerine koymuş, onlarla dalga geçerek onlardan oy almış ve iktidar olmuşlardır. Demirel, seçim meydanlarına çıkar, eline iki anahtar alır ve seçimi kazanması halinde onlara, bir araba ve bir de ev vereceğini, anahtarları göstererek anlatırdı. Halk da, sahibinin kendilerine uzattığı bir tutam otu alacaklarını sanarak sahibinin peşinden koşan koyun sürüleri gibi, politikacıların yalanlarına aldanır, onlara oy verirlerdi. Ancak seçim sonrası ne anahtar görürlerdi, ne de bir dahaki seçime kadar politikacıyı.

Seçimlarden sonra Demirel’e, seçim meydanlarında verdiği söz hatırlatıldığında, halkın aptallığını yüzlerine vururcasına gayet pişkin ve yüzsüz bir şekilde “Dün dündür, bugün de bugündür” derdi. Demirel’e ait olan bu söz, Demirel’in nasıl bozuk bir karaktere ve kişiliğe sahip olduğunu ortaya koysa da, aslında bu bozuk sistem içerisinde politika yapan, seçim meydanlarında bol keseden atıp halkı aptal yerine koyarak aldatan tüm politikacılara aittir. Bu sözün şu andaki bozuk bir örneği de Abdullah Gül ve Recep Tayip Erdoğan’dır.

Abdullah Gül, bir seçimden sonra Amerika’ya gittiğinde oradaki akıl babaları ona, seçimlerde verği sözleri hatırlatır. Gül, “O sözler, seçim meydanlarındaydı, orada kaldı” diyerek nasıl bir karaktere sahip olduğunu ortaya koyunca Amerikalılar şaşkınlık içinde kalmışlardı.

Daha önceleri, sistemi yerden yere vuran, M. Kemal’e en ağır hakaretleri sıralayan, laikliğin küfür olduğunu söyleyen, Erbakan’a biat edip bu biatın bozulmasını küfür olarak kabul eden Recep Tayip Erdoğan, Kendisine, Kemalist sistemin yönetimi hediye edildikten sonra her söz ve davranışında çelişkiler yaşamaya başlamış, son Suriye kriziyle çelişkilerinin adeta zirvesine çıkmış, içerisinde çırpındığı bataklığa saplandıkça saplanmış bir durumdadır.

Sıkıştıkça ve yalanları ortaya çıktıkça hırçınlaşıp ne dediğini unutan, onca kamera karşısında konuştuklarını unutup eski sözlerini bizzat kendisi yalanlayan, aklını yitirmiş bir halde herkesi ahmak, kendisini akıllı zanneden Erdoğan, söz ve hareketlerinde çelişkiler yumağı haline dönmüş, battıkça batmış bir durumdadır. İşte Erdoğan’ın çelişkilerinden bir demet:

Anadolu’da yaşayan Kürt, Arap, Abaza, Çerkez, Pomak, Laz vb. ırkların varlığını unutup bir konuşmasında “Benim milletimin dili tektir, bu, Türk milletidir” diyen Erdoğan, bir başka konuşmasında: “Ben ne tek dil dedim, ne tek din; hiçbir yerde benim böyle bir ifadem yok. Çünkü bunlar, yalan makinasıdır. Tek din dedim, dil değil, din din; tek din, tek din” diyerek kendi kendisini tekzip etmiştir. Zavallı Erdoğan, Anadolu’da yaşayan başka din mensuplarının yaşadığını da unutmuş görünüyor.

Daha önce Refah Partisinde iken AB’ye karşı çıkan, Avrupa Topluluğunun, Hrıstiyan devletler birliği olduğunu söyleyen Erdoğan, iktidara geldikten sonra AB kapısından ayrılmamış, AB ile bir sürü anlaşmalar yapmış, AB’ye alınması için dolaşmadık kapı bırakmamıştır.

Bedelli askerlik konusunda da, paralı askerliğe karşı çıkan, böyle bir sorumluluk altına girmeyeceğini söyleyen, kendisinin yoksulların temsilcisi olduğunu, halkın rızasına aykırı bir şey yapmayacağını söyleyen Erdoğan, başka bir konuşmasında, önceki sözlerini unutmuş, adeta tükürdüklerini yalamış ve bu sefer bedelli askerliğin  savunucusu kesilmiş ve yasayı çıkaracaklarını söylemiştir.

Nato’nun Libya’ya müdahalesi konusunda bunun bir saçmalık olduğunu, Nato’nun  Libya’da bir işinin olamayacağını söyleyen Erdoğan, her konuda olduğu gibi bu konuda da 180 derece çark ederek daha sonra utanmadan Nato’nun Libya’ya girmesini hareretle savunmuş ve Nato’nun, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tesbit ve tescil edeceğini iddia etmiştir.

Anadolu’yu, emperyalist güçlere peşkeş çeken, Anadolu’nun işgalinin bir  resmi olan Füze kalkanında komutanın kesinlikle Türkiye’de olacağını söyleyen Erdoğan, daha sonra yine çark etmiş ve hiçbir ahlaki değer duygusu taşımadan füze kalkanının komutasının Nato’da olması gerektiğini söylemiştir.

İstanbul il başkanı iken, egemenliğin millette olduğunun bir yalan olduğunu söylemiş, ancak kendisine kimi güçler tarafından iktidar verilince ağız değiştirerek egemenliğin, kayıtsız şartsız millette olduğunu ve bunun tartışmasının bile yapılmayacağını söylüyordu.

Davos’ta İsrail cumhurbaşkanı Perez’i ve İsrail’i, çocukları katleden katiller olarak vasıflandıran Erdoğan, oturumdan ayrıldıktan hemen sonra bütün ahlaki değerlerden sıyrılarak o sözlerinin, hiçbir şekilde ne İsrail halkını, ne cumhurbaşkanı Perez’i, ne de Musevi halkını hedef almadığını, tavrının modaretöre olduğunu, pişkin bir şekilde yüzü kızarmadan söylemiştir. Sanki Filistinli çocukları öldüren moderatörmüş gibi; Erdoğan, daha aradan birkaç dakika geçmeden, oturumda Perez’e dönüp hitap ettiğini unutmuş anlaşılan.

Amerika’nın BOP (Büyük Ortadoğu Projesinin olmadığını, bunu iddia edip ispat etmeyenlerin alçak ve namussuz olduklarını söyleyen Erdoğan, daha sonraki konuşmasında Amerika’nın BOP projesinin varlığını ve Diyarbakır’ın bu proje içerisinde olduğunu ve Amerika’nın bu konuyu BOP içine aldığını kendi ağzı ile itiraf etmiş ve muhataplarına yakıştırdığı alçak ve namussuzun kim olduğunu böylece itiraf etmiş oldu.

Kürt sorunu diye bir çalışma başlattığını söyledikten sonra gelen tepkiler üzerine geri adım atan Erdoğan, daha sonra Kürt sorunu diye bir şey tanımadığını söylemiştir. Bu sahtekâr ve ikiyüzlü kişi, Kürt sorununu tanımadığını meydanlarda halka bağıra bağıra söylerken kapalı kapılar arkasında da MİT elemanlarını Abdullah Öcalan’a gönderiyor, Oslo’da gizli toplantılar yaptırıyordu.

Kapalı kapılar arkasında PKK ileri gelenleri ile anlaşmalar yapan Erdoğan, halka hitap ettiğinde, “AKP hükümeti olarak hiçbir terör örgütü ile masaya oturmaz, müzakere yapmaz; terör örgütü ile hiçbir zaman masaya oturmadık, oturmayacağız” demiş, PKK militanları ile görüşen BDP eşbaşkanını suçlayıp PKK elemanı ile görüşen bir kimse ile görüşmeyeceğini, aksi halde şehit ailelerinin yüzüne bakamıyacağını söylemişti. Ancak aradan kısa bir süre geçmeden Abdullah Öcalan ile elemenları vasıtası ile görüşmeler yaptığını ve bu görüşmelerin devam ettiğini, kendisinin de BDP yöneticileri ile görüştüğünü ve artık İmralıdan gelecek haberleri beklediğini, bir televizyon programında, yüzü kızarmadan anlatıyordu.

Meydanlarda, Gazze’ye mayıs ayında gideceğini, meydanlara kurdurttuğu ekranlarla Gazzelilere de söyleyen Erdoğan, efendisi Amerika Başkanının onu Amerika’ya çağırıp, telefon görüşmesi yaparken elinde tuttuğu sopasını göstermesi sonucunda Gazze’ye gitmediği gibi, bir daha Gazze sözünü ağzına almamıştır. Bir kimse, ancak bu kadar kendisini rezil rüsvay edebilir ve ancak bu kadar alçaltabilir.

Yüce Allah (cc), müşrikleri rezil edeceğini bildiriyor ve Erdoğan putperest müşriğini, her konuda olduğu gibi, Abdullah Öcalan’dan talimat alacak duruma getirerek de rezil etmiş, sahtekârlığını ve ikiyüzlülüğünü tüm dünyaya göstermiştir.

İktidara getirildiklerinde, komşuları ile sıfır problemi olan bir Türkiye oluşturacaklarını iddia eden, İran, Mısır, Suriye ve diğer Arap ülkelerine ziyaret üstüne ziyaretler yapan, Suriye diktatörü ile sık sık görüşmeler yapan, vizeleri kaldıran, dostluk şarkıları söyleyen Erdoğan ve ekibi, Amerika’nın Büyük Ortadoğo Projesi önüne konulunca birden bire tüm komşuları ile karşı karşıya gelmişlerdir.

Amerika’nın peşine takılıp İran’ı kendisine düşman eden Erdoğan, Irak ile ipleri koparıp atmış, diğer Arap ülkelerine gidecek yüzü kalmamıştır. En son olarak da daha önce dost ve kardeş dediği Suriye ile savaşın eşiğine gelmiştir.

Suriye’de ilk protestolar başladığında, Erdoğan ve ekibi, diğer Arap topraklarında olduğu gibi, Suriye’deki hareketin de çabuk sonuçlanacağını, Esed’in de diğer diktatörler gibi bir yıla kalmadan yıkılacağını zannederek, Amerika’nın BOP projesi kapsamında, isyanın hareketli bir savunucusu olmuşlardır. Ancak ikibuçuk yılı aşan zaman içerisinde Erdoğan ve ekibi, bataklığa saplanmış bir zavallının çırpınışlarından başka bir şey yapamadılar.

Artık dayanma gücü kalmayan, ekonomisi gibi, savaş gücü de, Irak ve Afganistan’da görüldüğü üzere iflas eden Amerika, Rusya ile anlaşıp Suriye’ye müdahale etmeyeceğini söyleyince Erdoğan ve ekibi, zavallı bir şekilde ortada kalmış, sefil ve rezil bir duruma düştüler.

Neredeyse hemen her konuda ya bizzat ABD’ye giderek ya da hemen telefona sarılarak efendisinin ne diyeceğini soran ve onun talimatları ile hareket eden Erdoğan ve ekibi artık ABD tarafından kaale bile alınmıyor. Son Suriye olayı bunu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Dışa bağımlılık, ABD’ye uşaklık işte budur; ABD, şimdiye kadar nice uşaklarını harcadığı gibi, Erdoğan ve ekibini de, gözden çıkarmış, artık bunlardan kurtulma zamanının geldiğini yavaş yavaş belirtiyor. Irak’a çıkarmasını Erdoğan ve ekibi sayesinde tamamlayan, Füze kalkanını, Malatya Kürecik’e yerleştiren, Türkiye’yi, tüm komşuları ile sorunlu hale getiren, BOP projesini kısmen de olsa faaliyete sokan ve artık Mısır’da, kendisine yeni bir uşak bulan ABD’nin, Erdoğan’a artık ihtiyacı kalmamıştır. Bu nedenle ABD, ne Erdoğan’ı, ne daha önce bol bol kullandığı Abdullah Gül’ü ve ne de çapsız dişişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nu kaale almıyor, onları insan yerine bile koymuyor.

Bugüne kadar her söz ve davranışı ile çelişkiler yumağı haline gelen, söyleyip yaptıklarını inkâr edip, söyleyip yaptıklarını ispat etmeyenleri şerefsizlik, alçaklık ve namuzsuzlukla itham eden Erdoğan, daha sonra kendisi ikrar ederek kendi ağzı ile kendisinin ne oranda şeref ve haysiyete sahip olduğunu, ne kadar namuslu olduğunu ortaya koymuştur. Erdoğan, anlaşılan Süleyman Demirel’in, halkı ahmak yerine koyan ve kendi karakterini ortaya koyan o meşhur “Dün dündür, bugün de bugündür” sözünü esas almış ve arkasında sürüklediği halkı aptal ve ahmak yerine koyarak Demirel gibi gerçek yüzünü, kişilik ve karakterini bizzat kendisi ortaya koyarak tescil etmiştir.

Ramazan Yılmaz: 2013.11.08

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*