BEŞERİ SİSTEMLERİN GİRDABINDA KADIN

BEŞERİ SİSTEMLERİN GİRDABINDA KADIN

Erkekle aynı fıtrat üzerine, aynı maddeden yaratılan, aynı nefsi taşıyan, varlığı ile erkeğe destek ve güç, hayata anlam ve renk veren kadın. Güzelliklerin kendisinde anlam bulduğu, sevgiyi ortaya çıkartıp yeşerterek büyüten, yaşamı renklendiren, hayatı kolaylaştıran kadın. Kimi zaman insanlar arasında kuvvetli bağların oluşmasını sağlayan, kimi zaman da düşmanlıkların tek müsebbibi olan kadın.

Yaratılışı gereği bedenen, ruhen ve psikolojik olarak ince, zarif ve hassas olan, fiziksel yapısına uygun duygularla donatılan kadın. Bu özelliğinden dolayı erkekler tarafından sürekli istismar edilen, ezilen, sömürülen, aldatılan kadın. Sevgisi nefretinden önde, şefkati kızgınlığından fazla olan, duygusallığı nedeniyle kendisine söylenenlere çabuk inanan kadın.

Annelik şefkati ve merhameti ile çocuklarının tüm ihtiyaçlarını, hiçbir sıkıntı çekmeden gideren, eşiyle birlikte oluşturdukları yuvanın devamı ve huzuru için fedakârlığın en büyüğünü ve en güzelini yapmaktan çekinmeyen kadın. Rasulullah (as)’ın ifadesi ile annelik görevinden dolayı “cennet annelerin ayakları altındadır” müjdesine mazhar olan kadın.

Peygamberlere, büyük kahramanlara annelik yapmış, savaşlarda erkeğiyle omuz omuza vermiş, nice fedakârlıklar sergilemiş olan kadın. Ailenin temel taşı, toplumların göstergesi olan kadın.

Taşıdığı şefkat duyguları nedeniyle kötü kimseler tarafından sürekli istismar edilen, aldatılan, kötü emellere alet edilen, sonra da yüzüstü bırakılıp terkedilen kadın. Kapitalistler tarafından bir meta olarak algılanan, reklâm ve şehvet aracı olarak görülen, bu işlevleri yerine getiremeyecek duruma geldiğinde, hiç acınmadan ortada bırakılan kadın.

Dünyanın her yerinde ayrı renkte, ayrı desen ve şekilde olan kadınlar, rengârenk çiçeklere, çeşit çeşit güllere benzerler. Kadınların kimileri beyaz gül gibi masum, kimileri menekşeler gibi alçakgönüllü, kimileri orkide gibi mağrur ve gururlu, kimileri iris gibi zarafetli, kimileri sarı gül gibi sıcak ve sevgi doludur.

Zaman içerisinde kadınların bir bölümü, kendilerindeki güzel huylarını, onurlu davranışlarını, hoş ve güzel yönlerini çevre şartlarının tüm olumsuzluklarına rağmen ya daha çok geliştirmekte  ya da olduğu gibi korumaktadırlar. Oysa bazı kadınlar, kimi sosyal, siyasal ve çevresel nedenlerle çiçeklerin kendilerine güzellik kazandıran, onları hoş gösteren güllerini, yapraklarını döktükleri gibi, kendilerini güzelleştiren, kendilerine kişilik kazandıran güzel huylarını, onurlu davranışlarını bırakarak çirkin yönlerini, kendilerini küçük düşüren davranışları ön plana çıkarmaktadırlar.

Güzel huylarını, onur ve kişiliklerini muhafaza eden kadınlar, yapraklarını, çiçeklerini dökmeyen, rengini, kokusunu sürekli muhafaza eden, çevreye sürekli bir güzellik veren güller gibi iken, güzel huylarını terk eden, onur, kişilik ve ahlâklarını koruyamayan kadınlar da tıpkı yapraklarını ve çiçeklerini döken, dikenleri insanları rahatsız eden, insanları incitip acıtan dikenli çalılıklar gibidirler.

Bütün insanlarda olduğu gibi, kadınlar da güzel huylarını, ahlaki değerlerini korudukları, onurlarını muhafaza ettikleri ve kişilikli bir tavır sergiledikleri sürece güzel ve saygıya değerdirler.

Kadınların, kendilerinde varolan güzel huylarını, onurlu davranışlarını, kişilik ve ahlaki değerlerini muhafaza etmelerinin en önemli nedenlerinden biri, hiç kuşkusuzdur ki, kendi kişilikleri, inançlarının güçlülüğü, aile yapıları, sosyal, siyasal ve çevresel şartlardır.

Kadınların, kendilerinde varolan güzel hasletleri kaybetmelerinin nedenleri şöylece sıralanabilir; kişilik sorunu, aile yapısındaki düşük kültür, sosyal ve çevresel şartlar, bozuk inanç ve beşeri ideolojiler ile onları ikinci sınıf gören ve onları kullanılabilir bir eşya ya da tatmin aracı olarak algılayan materyalist erkeklerdir.

Egemen erkek anlayışı ve dünyanın erkeklere ait olduğu, kadınların, erkekler dünyasında erkeklerin zevk ve sefa sürmelerine tahsis edildiği mantığı, kadınların erkekler tarafından adeta eşyanın bir parçası olarak görülmesini sağlamıştır. Bu bozuk anlayışa sahip kimseler, kadını hakir gördükleri gibi kendi bozuk anlayışlarını, dinin anlayışı gibi takdim etmişler ve dinin, kadını hor gördüğünü, kadına değer vermediğini ileri sürmüşlerdir.

İnsan düşüncesinin, heva ve hevesinin ürünü olan beşeri ideolojilerin, kadını şehvet ve reklâm aracı olarak görmeleri doğaldır. Çünkü bu düşünceleri üretenler insanın ta kendisidir ve insan, kendi düşüncesini ortaya koyduğu sisteme de doğal olarak yansıtacaktır. Aynı şekilde, insanlar tarafından tahrif edilmiş ilahi dinlere karıştırılmış bidat ve hurafeler, kadınlar hakkında din adına saçma sapan fikirler üretmişler ve bu sapık düşüncelerini dinlerine maletmişlerdir.

Beşeri sapık düşünceler, zaman içerisinde yüce İslâm dinine de karıştırılmış ve kimi zaman Peygamber (as)’a isnat edilen uyduruk hadislerle ya da tefsir adı altında yapılan yorumlarla İslâm’ın kadına değer vermediği gibi bir izlenim ortaya koymuşlardır.

BEŞERİ DİN VE İDEOLOJİLERDE KADIN

Her din ve ideolojinin kadına bakış açısı, tıpkı din ve ideolojilerin birbirlerinden çok farklı oluşları gibi farklıdır. Bu, din ve ideolojilerin eşyaya ve hayata bakış açılarından kaynaklanmaktadır.

Hayata madde gözüyle bakan, her şeyi maddeden ibaret zanneden ideolojiler, kadına da aynı bakış açısıyla yaklaşmış, hayatın zevk ve sefadan başka bir şey olmadığını düşünen ideolojiler ise kadına cinsellik yönüyle bakmıştır. Oysa hayata insan unsuru açısından bakan din ve ideolojiler kadına şahsiyetli bir insan gözüyle bakmış ve ona o açıdan yaklaşmışlardır.

İslâm, kadını insan olma yönüyle ele alır ve onunla olan ilişkilerini, onun insani boyutunu gözönünde bulundurarak sürdürür. Ancak İslâm dışı din ve ideolojiler, kadına ya cinselliği ya işgücü yönüyle veya maddi getirisiyle yaklaşmışlardır.

Kadın denilince, Müslümanların zihninde olgun, şahsiyetli ve saygıya değer bir kadın profili canlanır. Oysa kadın ifadesi, materyalist kişilerin düşüncelerinde, şehvet aracı olan, bedeninin kimi kısımlarını sergileyen, genç ve güzel bir insan olarak canlanır.

Geleneksel kültürün yarım akıllı kabul ettiği kadını İslâm akıllı, sorumluluk sahibi, şahsiyetli bir varlık olarak kabul eder ve onu, tıpkı erkekler gibi, iman, ibadet ve sosyal alanda mükellef tutar. Geleneksel kültürdeki kadınla ilgili sakat anlayış, İslâm’dan değil tahrif edilmiş din anlayışından, egemen erkek mantığından ve materyalist düşünce yapısından kaynaklanmaktadır.

Marksizm, kadını üretime katkısı yönüyle değerlendirir ve ona insan yönüyle değil üretime katkıda bulunan bir makine parçası olarak bakar. Kapitalizm ise kadını, cinselliğini önplana çıkararak ele alır ve onu şehvet aracı olarak görür. Cahili din ve ideolojilerde kadın, maddi yönüyle ele alınır ve bir eşya gibi erkeğin mirası olduğu düşüncesiyle değerlendirilir.

Kadın, insan düşüncesinden kaynaklanan sistemlerde ve ideolojilerde ya ikinci sınıf insan olarak değerlendirilmekte ya hizmetinden yararlanan bir makine parçası gibi görülmekte ya da zevk, şehvet ve reklâm aracı bir varlık olarak görülmüştür.

İlahi mesajdan yoksun geçmiş toplumlarda kadın, tıpkı bir eşya gibi köle pazarlarında alınıp satılan, şehvet aracı olarak kullanılan, işi bittiğinde de adeta eski bir eşya misali bir kenara fırlatılıp atılan bir varlıktı. Aynı şekilde, günümüzde de ilahi mesajdan uzak cahili toplumlarda da kadına, tarihi süreçteki bu rolü yüklenmiş bulunmaktadır.

Bugün kadınlar, eskiden olduğu gibi köle pazarlarında değil, köle pazarlarının değişik bir versiyonu olan bar, pavyon, genelev ve gazinolarda pazarlanmakta, gazete, dergi ve televizyonlarda teşhir edilmektedir.

Kadın, tıpkı geçmiş cahili toplumlarda olduğu gibi günümüzde de reklâm aracı olarak kullanılmakta, düzenlenen moda defileleriyle soyunmaya teşvik edilmekte, erkeklerin şehvet aracı olarak kullanılmakta ve bizzat devlet eliyle genelevlerinde ya da kişilerce işletilen randevu evlerinde, bar, pavyon, gazino ve meyhanelerde pazarlanıp satılmaktadır.

Tarihin her döneminde kadın üzerinde birçok oyun oynanmış, kadının kişiliği ve onuru hiçe sayılmış, ilahi mesajdan yoksun toplumların bir çoğunda kadın, insan olarak bile görülmemiştir.

Bugün kadın, tarihte benzerine rastlanılması mümkün olmayacak acı bir durumdadır. Medeniyet adına kadın, elbiselerinden soyulduğu gibi kişiliğinden de soyutlanmış bir vaziyettedir. Onuru ayaklar altına alınarak bedeni pazarlanan kadın, erkeklerin zevki için kullanılan bir meta gibi görülmektedir. Kadınların sokaklarda yarı çıplak giydirilerek dolaştırılmaları erkeklerin göz zevkleri ve beğenilerini kazanmaları içindir.

Marksizm’de Kadın

Tıpkı materyalizmde olduğu gibi Marksizm’de de kadına, layık olduğu saygı ve değer verilmemekte, kadınların kişilikleri hiçe sayılmakta ve kadınlar adeta makinenin dişlilerinden biri olarak görülmektedir.

Marksist ideolojide yalnızca kadının değil erkeğin de hiçbir değeri yoktur. Bu insanlık düşmanı ideolojide, erkekler de tıpkı kadınlar gibi cansız bir makine gibi değerlendirilmekte ve üretimde makinenin dişlileri görevini yapmaktadırlar. Marksist ideolojide kadın ve erkek, insan olarak değil bu ideolojiye hizmet eden birer araç gibi değerlendirilmektedir.

Marksizm’de kadının, tıpkı bir eşya ya da mal gibi kabul edildiğinin en açık örneği, Antik Yunan’da bir adada uygulanan ve Marksizm’in ilk örneği olarak kabul edilen uygulamada kadının, diğer mal ve eşyalar gibi toplumun ortak malı olarak kabul edilmesidir.

İdeolojiyi, insan unsurunun önünde tutan Marksist felsefede insana, doğal olarak da kadına, ancak üretime katkısı oranında değer verilmekte, bu işlevi bittiğinde de tıpkı eskimiş bir eşya gibi, değersiz bir şekilde kenara atılmaktadır. Marksist felsefede kadına saygı bir yana, kadının adı bile bulunmamaktadır.

Marksist ideolojide kadın erkek eşitliğinden kastedilen şey, her iki cinsin de üretimdeki makine parçası gibi olan konumlarıdır. Bu nedenle, Marksizm’de kadın haklarından ve kadına saygıdan söz etmek mümkün değildir. Adı bile anılmayan, meta olarak algılanıp mal olarak kabul edilen kadının, Marksist ideolojide hakkından söz etmek elbette mümkün değildir. Bu ideolojide, kişiliğine saygı gösterilmeyen kadının hakkının varlığından söz edilemez.

Marksizm’in, İslam’a düşman oluşunun birçok nedeni vardır; bu nedenlerin en büyüğü hiç kuşkusuzdur ki, İslam’ın kadına verdiği değerdir. Marksizm, Kadını dünya hayatında ailenin ve toplumun temel direği kabul eden, erkek ile eşit sosyal haklara sahip kılan, kişiliğine değer verip onurunu yücelten, mali yönden kadını erkekten üstün kılan, “Cennet, annelerin ayakları altındadır” müjdesi ile ahiret hayatında da kadını yücelten İslam’ın en en büyük. Çünkü Marksizm, kadını değil üstün tutmak, normal insan yerine bile koymamaktadır. Bu nedenle de Marksizm, İslâm ile taban tabana zıttır.

Günümüz Marksistlerin kadın hakları yaygaraları, kadını istismara yönelik bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Bunun için Marksist ideolojinin uygulanmak istendiği sosyalist ülkelere bakmak yeterlidir. Bu insanlık düşmanı ideolojinin uygulanmak istendiği ülkelerde kadınların durumu içler acısı bir durum arz etmektedir. Kadını toplumun ortak malı gören, insanlık düşmanı bu rejimin, insan yerine koymadığı kadına değer vermesi kendi bozuk felsefesi ile taban tabana zıttır.

Feminizmin Kadına Bakışı

19.yüzyılda kilisenin, kadınlara adaletsiz davranması ve kadınları kiliseye sokmamasına karşı organize olmuş bir hareket olan Feminizm, kadının kiliseye girmesini, İncil’e dokunmasını bile yasaklamış olan Hrıstiyanlık  zihniyetine karşı bir tepki hareketi olarak ortaya çıkmıştır.

Kadınların, insan yerine bile konulmadığı ve ruhunun olup olmadığının tartışıldığı bir dönemde kilisenin, kadınları dışlayan tavrına karşı ortaya çıkan feminizm, daha sonraki dönemlerde kadınları, adeta erkeklerin şehevi kölesi haline getirmek için mücadele etmiştir.

Kadın haklarını ileri sürerek kadınları sokağa süren feminizm bugün, ortaya çıktığı ilk amacının tersine kadınları dinden uzaklaştırmak için çalışmaktadır. Feminizm, kadınların bar, pavyon, genelev gibi showroom salonlarında teşhir edilip pazarlanmalarına, beyaz kadın ticareti yapan gazete ve dergi sayfalarında, en mahrem yerlerinin gösterilmesine ve onurlarının ayaklar altına alınmasına karşı çıkmamakta, hatta bu durumun devam etmesine gayret etmektedir.

Feminizmin, kuruluş amacının tersine bir tavır ve faaliyet içerisinde bulunmasının ve kadınların eski zamanlardan daha fazla erkeklere pazarlanarak onurlarının çiğnenmesinin nedenine bakıldığında, bunda erkeklerin etkisinin çok fazla olduğu açık bir şekilde görülecektir.

Kadın haklarını savunan kimi erkeklerin amaçları, kadınları savunmak ya da onların haklarını korumak değil kadınları sokağa salarak, onları inanç ve ahlaki değerlerinden koparıp kendi göz zevklerine ve şehevi arzularına daha fazla hizmet ettirmek içindir. Dini ve ahlaki değerlerinden soyutlanan bazı kadınlar da erkeklerin bu amaçlarına hizmet etmekte ve kendilerinin kullanılmalarına izin vermektedirler.

Feminizm, gerçek anlamda kadınların dost ve yardımcısı değil, kadınların düşmanı bir akımın adıdır. Feminizm, gerçekten kadın hakları savunucusu olmuş olsaydı, bugün kadınların, erkeklerin süfli arzuları için pazarlandıkları bar, pavyon, genelev gibi teşhir salonlarının kaldırılması ve beyaz kadın ticareti yapan gazete ve dergilerin kadın cesetleriyle kirletilmiş sayfalarının durdurulması için çalışırdı. Oysa bugün feminizm, kadınları erkeklerin süfli arzularının beğenisine sunmak için onları yarı çıplak ya da çırılçıplak bir vaziyette soyunmaya teşvik etmektedir.

Kişilik noktasında sıfır rakımlı bazı kadınlar da erkeklerin karşısında aşağılık kompleksine kapılarak kendilerini onlara beğendirmek için birbirleriyle adeta yarışmakta, açmadık yerlerini, boyamadık taraflarını bırakmamaktadırlar.

TAHRİF EDİLMİŞ İLAHİ DİNLERDE KADIN

Tahrif edilmiş ilahi dinlerde kadın, adeta suçlu bir varlık olarak  algılanmıştır. Bu dinlerde kadın, sürekli olarak günah işleme eğilimi olan bir yaratık olarak görülmüş, aldatıcı bir put olarak adlandırılmıştır.

Tahrif edilmiş dinlerde, her konuda olduğu gibi kadın konusunda da ilahi mesajın tam tersine bir anlayış ortaya çıkmış kadın, ilahi mesajın ortaya koyduğu anlayışın tersine bir anlayışla değerlendirilmiştir.

Günümüzde kadınlara karşı sergilenen bütün olumsuzlukların temelinde, tahrif edilmiş dinlerin kadına bakış mantığı yatmaktadır. Yahudilik ve Hrıstiyanlığın kadına bakışındaki bozuk anlayış, İslâm’dan uzaklaşan geleneksel din anlayışına sahip olan toplumlar tarafından da aynen kabul edilmiş ve bu bozuk anlayışın İslâm’dan kaynaklandığı sanılmıştır.

İslâm’dan uzaklaşan toplumlarda kadınlarla ilgili yazılan birçok kitapta anlatılan hikâyeler, tahrif edilmiş dinlerde anlatılan hikâyelerdir. Bu uydurma hikayeler, hiçbir ayırıma tabi tutulmadan, İslâm’ın kadına bakışı imiş gibi İslâm adına yazılan kitaplara alınmıştır.

Tahrif edilmiş dinlerdeki kadına bakışın temeline inildiğinde bu anlayışın, o toplumların ilahi dinlere iman etmeden önceki yaşam tarzlarından kaynaklandığı görülmektedir. Bu toplumlar, kendi yaşamlarında varolan kadın anlayışını olduğu gibi iman ettikleri yeni dine mal etmişler ve bunu dini bir anlayış olarak algılamışlardır.

Yahudilikte Kadın

Yahudiler, kadını hakir görmelerini Hz. Adem ve Havva’nın hikayesine bağlarlar ve bu nedenle kadınları suçlu görürler. Onlara göre Hz.Adem (as) Allah’a itaat ettiği için cennette mesut bir şekilde yaşarken Havva, yasak meyveyi yemesi için onu tahrik etmiş, onu kandırmış ve cennetten çıkmasına neden olmuştur. Yahudi kaynaklarında şu hikaye yer alır. “Sonra Allah Havva’ya şöyle dedi: "Sana hamilelik acısı vereceğim. Sancılanarak bebek doğuracaksın. Sen daima kocana karşı eğilimli olacaksın. O sana hükmedecek." Yahudiler, bu efsaneden dolayı kadını lanetlemiş bir yaratık olarak kabul ederler.

Eski Yahudi toplumları kızı, hizmetçi sayarlardı. Babasının onun utancından dolayı satma hakkına sahip olduğunu kabul ederlerdi. Kız miras alamaz, ancak babasının hiçbir erkek çocuğu yoksa o zaman mirastan pay alabilirdi. Bu inanışta her alanda mutlak hakim erkektir. Evlenmeden önce kızların baba evinde dahi hiçbir kıymeti yoktu. Evlenmek ve boşanmak tamamen erkeklerin inisiyatifinde ve onlara bağlı bir tasarruftu.

Günümüz İsrail hukukunda, kadınlar, sosyal haklar açısından bir takım imkânlara kavuşturulmuş olmakla beraber yine de erkeklerden farklı bir statüde ele alınmaktadır. Bugün hâlâ sabah uyandığında bir Yahudi erkeği ilk duasını, "Sana şükür Tanrım, iyi ki beni kadın olarak yaratmamışsın" şeklinde yapabilmektedir.

Hrıstiyanlıktan Önce Kadın

Bazı sosyologlar, Hrıstiyanlıktan önce batılıların karışık bir cinsel ilişkiler devresi yaşamış olduğunu söylemektedirler. Bugün de batılı birçok ülkede olduğu üzere, batılı eski toplumlarda her erkek istediği her kadınla cinsel ilişki kurabilmekte idi.  O dönem Avrupa insanı için evlilik kavramı diye bir şey yoktu. Kadın toplumun malı sayılırdı ve kendisine ait olsun olmasın bütün erkekler istedikleri kadınlarla cinsel ilişki kurabilirlerdi. Bu ilişkilerden doğan çocuklar ise toplumun malı sayılırlardı.

Bu toplumlarda çocuğun soyu babaya değil anaya göre tayin edilirdi. Hrıstiyanlık öncesi Batı’da gebelik, ataların ruhunun kadının vücuduna girerek çocuk halinde şekillenmesi ile izah edilirdi.

Eski İngilizlerde, çocuğun doğuşu, kadının vücuduna giren bir ölünün ruhunun insan şekline bürünmesine bağlanırdı.

Bugünkü batılı toplumlara bakıldığında cinsel ilişkiler konusunda yaşanan çarpıklıkların Hrıstiyanlık öncesi çarpıklıkların hemen hemen aynısı olduğu görülecektir. Bu toplumlarda aile kurumu çoğunlukla bitmiş, evlilik, insanlar için yük olarak kabul edilerek terkedilmiştir. Batılı erkekler, evli ya da bekâr olsunlar, istedikleri kadınlarla cinsel ilişkiye girebiliyor, istedikleri zaman evlilik kurumunu sona erdirebiliyorlar.

Hıristiyanlıkta Kadın

Kadını aşağılama geleneği, tıpkı Hrıstiyanlık öncesinde olduğu gibi Hrıstiyanlık sonrasında da devam etmiştir. Onlara göre kadın, yeryüzüne günahı getiren, erkeği mahveden, baştan çıkaran bir şeytandır.

Ortaçağ Hrıstiyan dünyasında kadın ve evlilik öylesine kötülenmiştir ki 6. Yüzyılda (585), Macon konsili’nde kadının ruhunun olup olmadığı tartışılmıştır. XII. asırdan itibaren Batı’da büyücü ve cadı avı başlamış, pek çok kadın cinlerle ilişkisi olduğu iddiasıyla yakılmış veya suda boğulmuştur. Tarihçiler, bu rakamın iki  milyon olduğunu tahmin etmektedirler.

Ortaçağ boyunca Hrıstiyan dünyada, özellikle de kilise muhitinde, yaratılış hikayesi temel alınarak bütün kadınların insanoğlunun düşüşüne sebebiyet verdiği kabul edilmiştir. Hrıstiyan batıda, Havva ile özdeşleştirilen kadınlar, ikinci derecede varlıklar olarak görülmüştür. Hrıstiyan batılı kendi içinde çelişki içerisindedir; bir taraftan kadını, ilk günahı işlediğini düşündükleri Hz. Havva ile özdeşleştirip günahkâr ve şeytan olarak vasıflandırmakta, diğer taraftan Hz. Meryem’i öne çıkarıp onu tanrı annesi olarak takdim etmektedirler.

Hrıstiyan aleminin kadınlara karşı tutumu, Yahudilerin kadına karşı takındığı tutumdan  daha kötü olmuştur. Hrıstiyanlara göre kadın, şeytanca kötülüklere kapı açar, erkeği yasak ağaca götürür, Allah’ın emirlerini çiğner ve erkeğin ahlakını bozar. Kadın günahın anası; fesat ve fitnenin kaynağıdır. Onun mevcut olması utanılacak bir durumdur. Onlara göre kadın, günahın, ahlaksızlığın, ruhi ve manevi alçaklığın canlı bir heykeli olarak görülür.

Hrıstiyan din adamları, Hz.İsa’nın annesi dışında kalan tüm kadınların cehennem azabından kurtulamayacağını söyleyerek kadınları hakir görüşlerini ve kadınlara olan tepkilerini ortaya koyarlar.

Hrıstiyan aziz Tertolyan kadının, şeytanın insan nefsine giriş kapısı olduğunu, Allah’ın yasalarını iptal ettiğini iddia eder. Hrıstiyan azizi Saint Paul da her erkeğin başının Hz. İsa, her kadının başının da erkek olduğunu söyler. Hz. İsa (as)’nın başı ise Tanrı’dır der.  Paul, devamla, erkeğin Tanrı’nın şânı ve çehresi, kadının ise erkeğin şanı olduğunu ileri sürer. Paul’a göre erkek, kadına bağlı değil, kadın ise erkeğe bağlıdır. Erkeğin kadın için doğmadığı, ancak kadının erkek için doğduğunu iddia eden Paul Mesih adına kadının kendini  köleliğin sembolü sayması gerektiğini söyler.

Hrıstiyanların kadına değer vermediği ile ilgili bir başka örnek de, evlenen kadınların bir daha (zina sebebi dışında) kesinlikle boşanmaması konusudur. Bu konuda İncil’de yazılanlara bakıldığında kadına nasıl bir değer verildiği net bir şekilde anlaşılacaktır.

"Fakat ben size derim, zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye eder; kim boşanmış kadınla evlenirse zina eder.” (Matta, V, 30.)

“Karısını boşayan ve bir başkası ile evlenen zina eder, bir kocanın boşadığı ile evlenen zina eder” (Yuhanna, VIII, 3-11)

Hrıstiyanlığa göre kadın, hiçbir şekilde kocasından boşanmaz, evlendikten sonra ömür boyu ayrılmadan birlikte yaşamak zorundadır. Medeniyet kavramına sığınan batı toplumlarında kadın, uzun bir dönem boyunca kiliseye bile alınmamış, daha sonraları ruhban sınıfına alınmamakla beraber, kiliseye kaydedilebilmiş, ancak kilisede öğretmenlik yapması kesinlikle yasaklanmıştır.

Hrıstiyan batı toplumları, şeytan olarak tasvir ettikleri kadınların, yüzyıllar boyu İncil’e el sürmelerini yasaklamıştır. Bu durum, İngiltere’de çok daha net bir şekilde görülmüştür. Daha sonraları Kral VIII. Henry (1509-1547) zamanında, parlamentonun aldığı bir kararla kadınlar İncili okuyabilme hakkına kavuşabilmişlerdir.

Kadına her türlü hakareti reva gören, onu insan yerine bile koymayan, kiliseye sokmayan, İncil’e dokundurtmayan Hrıstiyanlığın, kadına değer verdiğini iddia etmek elbette kuru ve boş bir iddiadır. Tarihi boyunca kadını horlayan, aşağılayan, onu şeytan olarak tasvir eden bir din, kendisinde hiçbir değişiklik yapmadan nasıl olur da kadına değer verdiğini iddia edebilir ve kadın haklarından söz edebilir.

Günümüzde, Hrıstiyanlık kültürü ile yoğrulmuş Batı toplumları, kadınlara hâlâ en büyük kötülüğü yapmakta, özgürlük adına kadını elbiseleri ile beraber kişiliğinden de soyarak, erkeklerin şehevi arzularının kölesi haline getirmektedir. Bunların, günümüzde kadın haklarından söz etmeleri aldatmadan ve göz boyamadan başka bir şey değildir.

Geleneksel Kültürde Kadın

Geçmiş ataların yaşayışlarından, tahrif edilmiş din anlayışından, sosyal hayattan ve çevre şartlarından oluşan geleneksel kültürde kadına bakış, bilinmeyen bir denklem gibidir. Bu kültürde kadın, anne olarak saygıdeğer bir varlık olarak görülmekte, ancak kadın olarak adeta bir eşya olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle de kadın, bu kültürde küçük ve hakir görülmekte ve en küçük bir sorunda kadına karşı en acımasız bir şekilde tavır alınmaktadır.

Geleneksel kültürün, kadını hakir gördüğünün en açık delili, bu kültüre sahip olan kimselerin, erkek evladı kız çocuğuna tercih etmeleri ve kız çocuğu yerine erkek çocuklarının olmasını istemeleridir. Bu anlayışla hareket eden geleneksel kültür mensupları, erkek çocuk doğurmayan hanımlarını kınamakta, aşağılamakta ve çoğu kimse eşlerini ya boşamaktadırlar ya da ikinci bir eş alarak ilk eşlerini ikinci plana atmaktadırlar.

Kadını adeta bir eşya olarak kabul eden ve kadını küçük gören geleneksel kültürde erkek, evlilik dışı ilişkide bulunup zina yaptığında kınanmaz, hatta övülür, ancak bu fiili kadın işlediğinde, namussuz kabul edilir ve namus temizleme adına “töre cinayetine” kurban edilir. Bu kültürde namus, gayri meşru ilişkiye giren erkek tarafından lekelendiğinde sözkonusu edilmez, ancak kadının gayri meşru bir ilişkiye girmesi halinde hatırlanır ve bedeli kadına en ağır bir şekilde anında ödetilir.

Geleneksel kültür mensupları, din ve geleneksel kültür ayırımını yapmadıkları ya da yapamadıkları için kadına bakışlarındaki anlayışın dinlerinden kaynaklandığını zannetmektedirler. Bu nedenle kadına karşı kullandıkları şiddeti, dinlerinin bir emri olarak algılamakta, bunun yapılmasının dini bir vecibe olduğunu düşünmektedirler.

Geleneksel kültürdeki kadına bakış açısı, İslâm’dan çok tahrif edilmiş Yahudilik ve Hrıstiyanlıktan kaynaklanmaktadır. Tahrif edilmiş dinlerin kadınla ilgili tüm olumsuz düşünceleri, olduğu gibi geleneksel kültür tarafından alınmıştır.

Kur’an anlayışından ve Peygamberî örneklikten yoksun olan geleneksel kültür mensupları, namaz, oruç vb. gibi kimi ibadetleri yapmakla kendilerini Müslüman sandıkları için her davranışlarının dinden kaynaklandığını zannetmektedirler. Oysa kabul ettiklerini düşündükleri İslâm’ın temel kaynağı Kur’an’da ve Peygamberî örneklikte, kadınlara karşı nasıl davranılması gerektiği ile ilgili onlarca örnek bulunmaktadır.

Geleneksel kültürden kaynaklanan ‘töre anlayışı’nın ve bunun  sonucunda işlenen korkunç ‘töre cinayetleri’nin İslâm ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı gibi, tam aksine bu anlayış tamamen İslâm’a aykırıdır ve İslâm’ın kabul etmediği bir düşüncedir. Bu nedenle, ‘töre cinayetlerini’ İslâm ile ilişkilendirmek, İslâm’a yapılmış en büyük bir hakaret ve suçtur.

Geleneksel kültür, kadını dört duvar arasına hapseder ve erkeğin hizmetçisi olduğunu kabul eder. Bu kültürde, kadının erkeğini razı etmekten başka bir görevi yoktur ve ancak erkeğini razı etmesi halinde cennete girebileceği düşünülür. Yani bu kültürde erkek, kadının kocası olmaktan çok adeta ilâhı durumundadır.

Kadının söz hakkının bulunmadığı geleneksel kültürde, karar verme yetkisi yalnızca erkeğe aittir ve her şey erkeğe göre şekillenmiştir. Erkek, istediği zaman istediği kadını -kadının isteğinin bulunup bulunmamasına bakmaksızın- alır. Bu konuda, kadının tercih hakkı bulunmamaktadır; tercih hakkı yalnızca erkeğe aittir.

Geleneksel kültürde kadın, erkeğe ister istemez itaat etmek zorundadır ve hiçbir konuda itiraz hakkı yoktur. Erkek, istediği zaman kadını alır, istemediği zaman ise boşar ya da istediği zaman kadını döver. Boşanan, dövülen, itilip kakılan kadının, bütün bunlara karşı bu kültürde hiçbir şekilde itiraz hakkı yoktur ve kadın, bu kültürün, kader diye nitelendirdiği zillete boyun eğerek susmak zorundadır.

Geleneksel kültürün, kadına bakış açısından ve diğer inançları bakımından, İslâm ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Başka konularda olduğu gibi kadına bakış açısından da geleneksel kültür ile İslâm taban tabana zıttır.

Kadınlarla ilgili olarak tarihi verilere bakıldığında, tarihin her döneminde, ilahi mesajdan uzak olan ya da ilahi mesajı tahrif eden toplumların hemen tümünde kadınların durumu içler acısı bir durum arz etmektedir. Bu dönemlerde ve toplumlarda kadınlar, kimi zaman ikinci sınıf kabul edilmiş, kimi zaman bir mal gibi, pazarlarda alınıp satılmış, kimi dönemlerde ise nefret edilen, uğursuzluk kabul edilen bir varlık olarak görülmüştür.

Günümüzde materyalist felsefe, kapitalist ve Marksist ideolojiler kadını hiçe saymaktadır. Bu ideolojilere göre kadın, ya erkeklerin şehevi arzularına hizmet eden bir varlık olarak algılanmış ya bir mal olarak değerlendirilmiş ya da Marksist ideolojide olduğu gibi, üretime katkı sağlayan makinenin bir parçası olarak görülmüştür.

Cahiliye Arap döneminde de kadın, değersiz bir eşya gibi algılanmış, toplumun ortak malı muamelesi görmüş, kişiliğine hiç değer verilmemiştir. İşte böyle bir ortamda insanların kurtuluşu için gelen İslâm, kadına ayrı bir önem vermiş, kadına layık olduğu gerçek değeri kazandırmış ve onu yücelterek layık olduğu yere koymuştur.

İslâm’ın kadına verdiği değeri ve hakları, tarihte ve günümüzde hiçbir toplum ve ideoloji vermemiş, verememiş, görülen o ki veremeyeceklerdir de. İslâm’ın kadına verdiği haklar, ilâhi mesajın ortaya koyduğu bir haktır ve bu hiçbir şekilde geri alınamaz ve kısıtlanmaz.

Kur’an’ın kadınlara verdiği hakların tersine kadın haklarına yapılacak bir müdahale ya da tecavüz, direkt Kur’an’a karşı yapılmış bir tavır olacaktır ki bu, yüce Allah’a yapılan bir isyan olacaktır. Bu nedenle hiçbir Müslüman, İslâm’ın kadına verdiği hakkı kısıtlayamaz, değiştiremez ve kaldıramaz.

İslâm’ın kadına bakışı ve İslâm’da kadının konumu ayrı bir yazıda ele alınacaktır.

Ramazan Yılmaz: 2012.03.08

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*