Beled Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Beled Suresi

Giriş

Yüce Allah’ın rızasına ulaşmak, ancak dünyevi zorlukları göğüslemekle mümkündür

Hayat, insan için zorluklarla doludur; hiçbir şey kolay elde edilmiyor. Bu, dünya hayatı ile ilgili konularda olduğu gibi yüce Allah’ın rızasının kazanılması hususunda da böyledir. İnsan, elde edeceği değere göre bedel ödemek durumundadır; değer ne oranda büyükse bedeli de o oranda büyüktür, elde edilmek istenen değer için konulan bedel ödenmedikçe o değere ulaşılmaz.

Yüce Allah (cc), Kendi rızasını kazanmanın, buna bağlı olarak vereceği mükâfatın bedelini açık bir şekilde belirtmiş, bunun ödenmesi halinde rızasına ve vadettiği mükâfatlara ulaşılacağını bildirmiştir.

Şüphesiz Allah, Mü’minlerden canlarını ve mallarını, gerçekten onlara Cenneti vererek satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, sonra öldürürler ve öldürülürler; Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun gerçek bir vaadidir. Kim, Allah’tan daha çok ahdine vefa edebilir! Öyleyse O’na sattığınız şeye ve satın aldığınıza sevinin; işte o, büyük kurtuluştur.” (Tevbe, 111)

Tevhidi mücadele, başta can olmak üzere, dünyevi bütün değerlerin ortaya konulduğu, bedeli ağır olan bir mücadeledir. İnsanların, mallarını Allah için vermekten çekindikleri bir gerçek iken bir de canlarını, çocuklarını ve eşlerini, iman ettikleri esaslar doğrultusunda feda etmeye hazır olmaları elbette kolay bir durum değildir.

İnsan, elbette keyif çatmak için yaratılıp başıboş bırakılmamış, ona sorumluluklar yüklenmiştir. İnsan, Rabb’ine kulluğu esas alan mücadele dolu bir hayatın içerisinde olacaktır. Rasullerin hayatlarında bu zorluklar net olarak ortaya konulmuştur.

İnsan, muhakkak başıboş bırakılacağı düşüncesinde mi!” (Kıyamet, 36)

İnsanın, dünyada hayatını sürdürmesinde ve Rabb’inin kendisine yüklediği görev ve sorumluluğu yerine getirmesinde karşılaştığı sorunlar ve zorluklar elbette olacaktır. İnsana düşen görev, Rabb’inin belirlediği ölçüler içerisinde hareket ederek bu zorlukları aşmasıdır.

İlahi mesajın, özellikle de bu mesajın esası olan Tevhidi ilkelerin insanlara duyurulması elbette kolay bir iş değildir. Hevalarını ilah edinen, başka kişilerin arzularını tek ölçü ve hayat prensibi olarak kabul edenleri, tapındıkları ve ölçü edindikleri değerlerinden vazgeçirip yalnızca tek olan yüce Allah’ın Ulûhiyetini kabul etmeye davet etmek, tarihi süreçte örnekleri görüldüğü üzere oldukça zor bir görevdir.

Çekilen zorlukların, Allah yolunda verilen bedellerin karşılığında çok büyük bir değer ve mükâfatın olduğuna inanmış, imanın hazzını tatmış, imanî kimliğini kuşanmış, yüce Allah’ın ve O’nun dininin, bütün değerlerin üzerinde bir değer olduğuna iman etmiş kimseler için dünyevi değerlerin verilmesinin hiçbir zorluğu yoktur.

Beled suresi, insanın kurtuluşunu sağlayan yolu göstermiş, bu yola tabi olanların kurtuluşa ulaşacaklarını bildirmiştir. İnsanı kurtuluşa ulaştıran yol, vahye bir bütün olarak teslim olmak, infak etmek, Tevhidi esasları insanlara duyurmaktır.

Sure, ilahi mesajı yüklenenlerin, yaşadıkları topraklar üzerinde, içerisinde bulundukları toplumlara daveti ulaştırmalarını istemekte, daveti ulaştırmanın kolay olmadığını, zor olduğunu, ancak gerçekten iman etmiş kimselerin bu zorluğu kolay aşacaklarını, çünkü insanın bu nedenle en zirvede yaratıldığını bildirmiştir.

Tevhidi esasların ulaştırılacağı toplum çok iyi tanınmalıdır

Bir mesajı taşıyan ve onu insanlara duyurmak isteyen kimse, öncelikle mesajını ortaya koyacağı toplumu, o toplumun düşünsel yapısını, değer yargılarını, kültürel ve geleneksel alışkanlıklarını çok iyi bilmelidir. Bu durum, bir tüccarın satacağı mal için iyi bir pazar bulup elindeki malı orada satması gibidir.

Tarihsel süreçte Risalet önderleri ve onların izinde giden Tevhid erleri, kendi toplumları içerisinde Tevhidi esasları ortaya koymuşlar, en yakınlarından başlayarak insanlara duyurmuşlardır. Bunun en önemli nedeni, daveti duyurdukları insanları yakından tanımaları ve onlarla nasıl diyalog kurulacağını bilmeleridir.

İslâmi davetin ulaştırılacağı kimselerin, kendilerine bildirilen ilahi esasları hemen kabul edip teslim olmaları, iman ettikleri ilahlarını, değer yargılarını, kültürel edinimlerini terk etmeleri elbette kolay değildir. Risalet tarihinde, ilahi mesajı getiren elçilerin, daveti ulaştırdıkları insanlar tarafından nasıl karşılandıklarının birçok örneği görülmüştür.

Yüce Allah (cc) ve O’nun dini uğrunda fedakârlık yapmak, iman hazzını tatmayan, gerçek imanın ne olduğunu bilmeyenlere ağır gelir. Onlar, şu geçici dünya hayatını ebedi zannederek onu ihya ederek bu dünyada rahat bir yaşam sürmeye çalışırlar.

Beled suresi, yaratılış gayesini ve Rab’lerini unutan, kendilerini her şeyin üstünde görenlerin durumuna dikkatleri çekmektedir. Sure, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği gerçekleri görmezden gelerek Allah yolunda infak yapmayan, yoksula, yolda kalmışa yardım etmeyenleri kınamakta, yapılması gerekenin ne olduğunu bildirmektedir.

İslâmi daveti yüklenen Müslümanlar, bütün zorlukları gözönünde bulundurarak yaşadıkları topraklar üzerinde Tevhidi esasları duyuracaklar, insanları bu esasları kabul etmeye davet edeceklerdir.

İnsanların karşı çıkmalarına rağmen Müslümanlar, bütün zorlukları aşarak iki düz tepeye çıkarak kutlu kişilerden olacaklardır. Aksi halde davete muhatap oldukları halde onu reddeden uğursuz kimselerin durumuna düşeceklerdir.

Beled suresi, insanların yapmakta zorlandıkları işleri zor olarak tanımlamış, bunun nasıl aşılacağını göstermiştir. Ancak bu zorluğa atılanlar, Rab’lerinin rızasını kazanmış kişiler olacaklar, bu zorluğu göze almayanlar ise, yüce Allah’ın gönderdiği ayetleri inkâr etmiş kimseler olarak cehenneme kapatılacaklardır.

Her davetçi, yaşadığı toplum içerisinde daveti ortaya koyacaktır

Surenin Açıklaması

1-2- Kesinlikle yemin ederim bu beldeye ve sen bu beldede ikamet ediyorsun.

Sure, yaşanılan belde ve insanlara yemin ederek başlamaktadır ki, bu ikisi arasında yakın bir ilişki vardır. Bunun anlamı, yaşanılan belde ve insan, davetin ortaya konulacağı yer ve davetin muhataplarıdırlar. Risalet önderleri, yaşadıkları beldede davetlerini ortaya koymuşlar, öncelikle tanıdıkları insanlara davetlerini ulaştırmışlardır.

“Andolsun ki Allah, Mü’minlere, ihsanda bulundu; zira onlara, kendi içlerinden bir Rasul gönderdi, O’nun ayetlerini onlara okuyor, onları temizliyor, Kitabı ve Hikmeti onlara öğretiyor. Şüphesiz önceden dalalet içerisinde idiler.” (Al-i İmran, 164)

Yüce Allah (cc), Risalet önderlerini onların içerisinde yaşadıkları toplumdan çıkarmış, onları, başka toplumlara davetçi olarak göndermemiştir. Rasullere karşı çıkanlar, bu nedenle rasullerin kimlik ve kişiliklerini hiç sorgulamamış, getirdiği mesajı sorgulamışlardır.

Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, evlatlarını tanıdıkları gibi onu tanırlar, doğrusu onlardan bir grup, onlar, bildikleri Hakk’ı elbette gizliyorlar.” (Bakara, 146)

Davetin, yaşanılan belde ve toplumda ortaya konulması, davetçiler ve davet için önemli bir husustur. Bunun nedeni, davete muhatap olanların, davetçiyi tanımadıkları gibi bir mazeret ileri sürerek daveti reddetmelerinin önüne set çekilmesi, böylece insanların, ister istemez yapılan davetle yüzyüze kalmalarının sağlanması içindir.

“Nitekim içinizden, ayetlerimizi size okuyan, sizi temizleyen, Kitabı ve Hikmeti size öğreten sizden bir Rasul gönderdik, bilmiş olmadığınız şeyleri size öğretiyor.” (Bakara, 151)

Davetçilerin yaşadıkları beldede, kendi toplumlarına daveti duyurmaları, o toplumun gerçeklerini yakından bilmeleri bakımından çok önemlidir. Çünkü kimin ne düşündüğünün, hangi karaktere ve ahlaka sahip olduğunun, onların, bilgi ve kişiliğinin bilinmesi davetin kime nasıl ulaştırılacağı konusunda davetçiye yol gösterecektir.

Andolsun Nuh’u kavmine gönderdik, böylece onların içinde elli yıl müstesna, bin sene kaldı, nihayet onları, zulmederlerken tufan yakaladı.” (Ankebut, 14)

Davetçinin, bilmediği tanımadığı bir toplumda davetini ortaya koyması, yanlış kişilerle muhatap olmasına, belki de davetinin akamete uğramasına neden olacaktır. Bu nedenle yüce Allah (cc), her topluma kendi içlerinden elçiler göndermiştir.

En üstün biçimde yaratılan insan, kendi eliyle kendisini sıkıntıya sokmuştur

Yüce Allah (cc), insanın bulunduğu yere ve içerisinde yaşadığı topluma dikkatleri çektikten sonra insana yaratılışını hatırlatarak onu, en üstün bir şekilde yarattığını, buna rağmen onu bekleyen zorluklara işaret etmektedir.

3-4- Ve babaya ve çocuğa! Gerçekten Biz insanı, en zirvede (en üstün) yarattık.

İnsan, yüce Allah’a kulluk için yaratıldığından, yaratanın şanına uygun bir vasıfta olması gerekir. (İnsanın en güzel biçimde yaratılması konusunu, “İnsan, yüce Allah’ın en güzel sıfatları ile donatılan varlık” adlı yazımızda geniş bir şekilde açıkladık.)

Yüce Allah (cc), insanı en güzel biçimde Kendisine kulluk yapması için yarattığını bildirmektedir. Bu nedenle de insana Kendi sıfatlarından birçoğunu vermiştir.

Cinleri ve insanları, bana kulluk yapmaları dışında (bir nedenle) yaratmadım.” (Zariyat, 56)

İşte bu nedenle insan, en güzel şekilde, eşrefil mahluk olarak yaratılmıştır.

“Gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 4)

En güzel bir surette yarattığı insanı, bilgi ile donatan yüce Allah (cc), ona cenneti mekân kılmıştır. Yüce Allah (cc), insana cennette yaşama fırsatı vermiş, belli kurallar içerisinde hareket etmesi halinde orada sürekli kalacağını kendisine bildirmişti.

Ve dedik ki: ‘Ey Âdem, sen ve eşin Cennette yerleşin, ondan dilediğiniz yerden bolca yiyin ve şu ağaca yaklaşmayın, sonra zalimlerden olursunuz!” (Bakara, 35)

“Bunun üzerine dedik ki: ‘Ey Âdem, gerçekten bu, sana ve eşine düşmandır, sakın ikinizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun; şüphesiz senin için orada acıkmayacaksın ve çıplak kalmayacaksın, elbette sen orada (cennette) susamayacaksın ve güneşte kalmayacaksın.” (Taha, 117-119)

İnsan, cennette kalmak yerine kendisine İblis’in düşman olduğu söylenmesine rağmen İblis’e kanmış, böylece o saadet yurdu cennetten çıkarılmıştır.

Şeytan oradan nihayet ikisini kaydırdı, o içinde oldukları şeylerden böylece ikisini çıkardı, dedik ki: ‘Birbirinize düşman olarak inin ve sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır.” (Bakara, 36)

İnsan, kendisine verilen bu sonsuz nimetlerden, konulan kurallara aykırı hareket ederek mahrum kalmıştır. Gönderildiği dünyada zorluklarla karşılaşmış, sıkıntılı bir hayat sürmeye başlamış, daha sonra yaratılan diğer insanlarla birbirlerine düşman olmuş, kin ve düşmanlıkla dolu bir hayat sürmeye başlamıştır. Bu durum, insanın kendi elleriyle kazandığından başka bir şey değildir.

“(Rabb’i) dedi ki: ‘Birbirinize düşman olarak inin ve sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır.’ Dedi ki: ‘Orada yaşayacak ve orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız!” (A’raf, 24-25)

Yeryüzüne gönderilen insanın sonradan gelen nesilleri, şeytanın da kandırması ile kimi çıkarlar uğruna birbirlerine düşman olmuşlar, birbirleriyle savaşarak huzursuz bir hayat sürmüşlerdir. İnsan, mal biriktirme, üstün olma arzusuyla başkalarına zulmetmeye, başkasının hakkını gasp etmeye başlamıştır. Bunun sonucunda insan, esfele Safiline düşmüştür.

“Sonra onu aşağıların aşağısına geri çevirdik.” (Tin, 5)

İnsan, dünyadaki imtihandaki tutumu ile ya yücelir ya da alçalır

İnsanlar, elbette durup dururlarken imtihan edilmeyecekler, yüce Allah (cc), onlara çeşitli sorumluluklar yükleyerek sorumluluklarının gereklerini yapmalarını istemiştir. İnsanlar, Rab’lerinin kendilerine yüklediği sorumluluğun gereklerini yapıp yapmama konusunda imtihan edilmektedirler.

İnsanlara yüklenen sorumluluklar, kendilerine bildirilen ilahi hükümlere iman etmeleri, iman ettikleri bu ilahi hükümleri insanlara ulaştırmaya çalışmaları, bu uğurda canlarını, mallarını, dünyevi tüm değerlerini feda etmeleri, sahip oldukları mallarını ihtiyaç sahiplerine vermeleridir. İşte insanlar, bunlarla imtihan edilmektedirler.

İnsanlara, dünya hayatında çeşitli şekillerde imtihan edilecekleri kendilerine bildirilmiştir.

Ve andolsun sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz ve sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Tevhidi esasları insanlara duyuran Müslümanlar, toplumsal ve siyasal tepkilerle karşılaşacak, sıkıntılara düşecek, baskı ve zulüm görecek, işkenceye uğrayacak, malları ellerinden alınacak, ailesi ve çocukları da baskı görecek ve zulme uğrayacaktır.

Yüce Allah’ın bildirdiği hükümler doğrultusunda yaşayıp yaşamama iradesine sahip olan insana, dünya hayatında bol nimetler de verilmiştir. Ancak insan, bu iradesini kötüye kullanmış, Rabb’inin bildirdiği hükümlere, gereğince uymayarak Rabb’ine isyan etmiş, böylece Rabb’inin gazabına uğramıştır. Bunun sonucunda yüce Allah (cc) böyle kişiler için cehennemi hazırlamıştır.

Bana bırak, tek olarak yarattığım kimseyi Ona, gittikçe artan mal verdim, gözönünde oğullar (verdim) ve ona yaydıkça yaydım, sonra elbette artırmamı umuyor. İyi bilin ki şüphesiz o, ayetlerimize direndi, yakında onu şiddetli bir şekilde yakalayacağım” (Müddessir, 11-17)

Yaratılış gayesini unutan insan, Rabb’inin kendisine bahşettiği nimetleri kendisi için belirlenen esaslara uygun kullanarak şükredecek yerde kendisini her şeyi yapmaya muktedir sanmış, bildirilen hükümlere gereğince ya da hiç uymayarak Rabb’ine isyan etmiştir.

“Ve kim de cimrilik eder ve müstağni olursa ve en güzeli yalanlarsa, işte ona en zoru kolaylaştırırız.” (Leyl, 8-10)

Yüce Allah’ın, indirdiği hükümlere gereğince uymayanlar, ayetleri yalanlamış kimseler olarak acıklı ve zorlu bir cezaya çarptırılacaklardır.

Yaratılışını unutan insanın Rabb’ine karşı tuğyanı

Tarihi süreçte ve günümüzde bazı kimseler, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği kuralları tanımamış, kendilerini yeterli görerek her şeyi yapmaya muktedir görerek azmışlar, Rab’lerine isyan etmişlerdir.

“İyi bilin ki, şüphesiz insan tuğyan eder; kendini müstağni gördüğünde.” (Alak, 4-7)

Müstağnilik, yüce Allah’ı inkâr olduğu gibi aynı zamanda bir hastalık ve akıldan yoksunluktur. Basit bir maddeden yaratıldığı, zafiyet sahibi, aciz ve eksik olduğu halde insanın kendi durumunu düşünmemesi, akıldan yoksun olmaktan başka bir şey değildir.

5- Hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor!

Hiçbir şeye sahip olmayan, Rab’leri tarafından kendilerine her şey verildiği halde bunları kendilerinden bilen azgın kimseler, güçlü olduklarını zannedip büyüklük taslamışlar, Rab’lerine isyan etmişlerdir.

İşte ne zaman ki Ad, haksız yere yeryüzünde artık büyüklük tasladılar ve dediler ki: ‘Kuvvetçe bizden daha güçlü kim var?’ Görmediler mi şüphesiz Allah’tır ki O, onları yaratandır, kuvvetçe onlardan daha güçlüdür; Bizim ayetlerimizi bilerek inkâr ediyorlardı.” (Fussilet, 15)

Tarihi süreçte, Ad kavmi benzeri birçok zorba çıkmış, sahip oldukları nimetleri kendilerinden bilmiş, yaratılışlarını unutup Rab’lerine isyanda sınır tanımamışlardır. Bu azgınlardan bazıları Fir’avn, Haman ve Hz. İbrahim (as)’a karşı çıkan Nemrut’tur.

“Fir’avn kavmine seslenip dedi ki: ‘Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi, görmüyor musunuz yahut ben, şundan daha hayırlı değil miyim; ki o, aşağılık ve nerdeyse söz anlatamayacak durumda!” (Zuhruf, 51-52)

Fir’avn dedi ki: ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum, ey Haman, haydi ateş yak, benim için çamurun üzerinde şimdi bana yüksek bir bina yap, belki Musa’nın ilahına çıkarım ve doğrusu ben onu yalancılardan sanıyorum.’

O ve askerleri yeryüzünde haksızlıkla büyüklük tasladılar ve gerçekten onlar zannettiler ki bize döndürülmeyecekler.” (Kasas, 38-39)

Görmedin mi, Rabb’i hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi ki Allah, gerçekten ona mülk vermişti! İbrahim: ‘Rabb’im O’dur ki yaşatır, öldürür’ dediği zaman (o) dedi ki: ‘Ben de yaşatır, öldürürüm.’ İbrahim dedi ki: ‘Bak, şüphesiz Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir!’ İşte kâfir kimse şaşırıp kaldı. Allah, zalimler toplumuna hidayet vermez.” (Bakara, 258)

Yüce Allah’ın hükümlerini bırakıp O’na isyan edenler helak edilirler

Azgınlık ve nankörlüğün sınırı yoktur; azıcık bir nimete ve güce kavuşan bazı kimseler, kendilerini müstağni görerek azmışlar, kimileri hevalarını, kimileri koydukları kural ve hükümlerle kendilerini ilah olarak görmeye başlamışlardır. Günümüzde durum aynıdır; küfür, şirk ve isyanlarında sınır tanımayanlar, yüce Allah’ın indirdiği hükümleri tanımayıp kendileri hüküm koyup insanlar üzerinde ilahlık taslamaya kalkışmışlardır.

Yüce Allah’ın hükümleri hiçe sayılarak yapılan yasalar, insanlar üzerinde ilahlık taslamaktan başka bir şey değildir. Günümüzde özellikle sistemin kurucusunun putları önünde yapılan tapınma merasimleri, Fir’avn benzeri bir beşerî ilah edinmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Bunlar, Rab’lerine dönmeyeceklerini sanmakta, bu nedenle de azgınlıklarına doludizgin bir şekilde devam ederek helak olmayı hak etmişlerdir.

O bütün ayetlerimizi yalanladılar, böylece onları, Aziz, muktedir olanın kuvvetiyle cezalandırdıkça cezalandırdık. Sizin kâfirleriniz, sizden öncekilerden daha hayırlı mı (üstün mü), yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var! Yoksa biz, yardım edilen cemaatiz mi diyorlar! Yakında o topluluk hezimete uğrayacak ve geriye dönüp kaçacaklardır.” (Kamer, 42-45)

Azgınlıklarında sınır tanımayıp insanlar üzerine hüküm koymaya kalkışanlar, bu yaptıklarının hesabını vermeyeceklerini, yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını zan ederler. Oysa her şeyi bilen, yapılan her şeyin hesabını soracak olan yüce Allah (cc), daha önceki zalim despot inkârcıları helak ettiği gibi, sonradan gelen bütün zalimleri de helak edecek ve onlar, Ahiret hayatında da azabın en şiddetlisine itileceklerdir.

Yüce Allah’ın verdiği mal ile Rab’lerini razı etmek yerine azgınlık yolunu seçenler, özellikle de yarım yamalak bir inanca sahip olanlar, kimi zaman verdikleri azıcık yardımları çok görerek sanki bir lütufta bulunmuş gibi övünüp böbürlenmektedirler.

6-7- Diyor ki: ‘Ben çok mal tükettim.’ Birisinin onu görmediğini gerçekten düşünüyor mu!

Yapılan bir hayır, yüce Allah’a imanın gereği ve ibadettir, övünüp böbürlenmek, insanlar üzerine üstünlük sağlamak için değil, aksi halde yapılanlar, yüce Allah (cc) indinde makbul olmayacak ve boşa gidecektir. Yüce Allah (cc), infak yapıp başa kakarak övünenlerin, yaptıklarının boşa gittiğini, övünen kimseleri sevmediğini bildirmektedir.

Ey iman eden kimseler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, insanlara gösteriş için malını infak eden kimse gibi, minnetle (karşılık bekleyerek) ve eziyet ederek sadakalarınızı boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayaya benzer ki, bir yağmur ona isabet etti mi, böylece onu kupkuru bırakır; onlar, kazandıkları şeylerden hiçbirine muktedir olamazlar. Allah, kâfirler toplumuna Hidayet vermez.” (Bakara, 264)

Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayın, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanındaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altında bulunanlara güzel davranın. Şüphesiz Allah, kibirlenip övünenleri sevmez.” (Nisa, 36)

Kibir ve azgınlık, övünüp böbürlenmek insanı yüce Allah (cc) indinde küçük düşürdüğü gibi onun helak olmasına da neden olur.

İnsana verilen kulak, göz, dil, dudak ve kalp birbirlerine bağlı çalışırlar

İnsan, kendisine ait hiçbir şeyin olmadığını, fiziki, ilmi ve mali her şeyin Rabb’i tarafından verildiğini bilmeli, Rabb’ine şükrederek sahip olduğu her şeyi O’nun belirlediği esaslara uygun kullanmalıdır. Bu, akıl, göz, kulak, dil ve dudak gibi fiziki, ilmi ve mali gibi tüm nimetler için böyledir.

8-9- Vermedik mi ona iki göz, bir dil ve iki dudak!

Yüce Allah (cc), insanları yaratmış, onlara görme ve konuşma özelliklerini vermiş, bunları niçin kullanacakları, nasıl hareket edecekleri ile ilgili kurallarını bildirmiştir. Başıboş ve eğlence için yaratılmayan insanlara verilen bu nimetler ve kurallar, onların yeryüzünde nasıl hareket edecekleri, neler yapıp nelerden kaçınacakları, neleri nasıl söyleyecekleri ile ilgilidir.

Kur’an’da göz, kulak ve kalpler, birçok yerde beraber anılırlar ki bunlar, birbirleri ile bağlantılıdırlar. Kulaklar, işittikleri Hakk’ın, vücudun diğer organlarına ulaşmasını sağlayan giriş kapılarıdır.

“De ki: ‘O ki, sizi yarattı, sizi işitir ve görür kıldı ve gönüller verdi; ne de az şükrediyorsunuz!” (Mülk, 23)

Kulakların duyduğu hakikatler, gözlerin ona yönelmesini sağlar, hakikatleri kalbe aktarır, kalp onu kabul edip tasdik ederek dil ve dudaklara onu söyletir. Bu nedenle yüce Allah (cc) “Vermedik mi ona iki göz, bir dil ve iki dudak!” buyurarak insanlara kulaklar, gözler, dil, dudaklar, kalpler verdiğini bildirmektedir.

O’dur ki, sizin için işitme, gözler ve gönüller yarattı, pek az şükrediyorsunuz!” (Mü’minun, 78)

Hakk’ın işitilmesinde, diğer organlara aktararak insanların Rab’lerine iman etmelerinde kulakların önemini şu ayetler çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.

“Bir zaman, cinlerden bir grubu, Kur’an dinlemeleri için sana yöneltmiştik; artık ne zaman ki orada hazır bulundular dediler ki: ‘Susun (dinleyin),’ nihayet ne zaman ki (okuma) bitirilince uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler.

Dediler ki: ‘Ey kavmimiz, doğrusu biz, Musa’dan sonra indirilen bir kitap dinledik ki, kendinden öncekini tasdik ediyor, Hakk’a ve doğru yola iletiyor. Ey kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet edin ve ona iman edin ki, sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi, acıklı azaptan korusun.” (Ahkâf, 29-31)

İnsana verilen nimetlerin en önemlilerinden olan gözler, insanın duygularını, kişiliğini, tavırlarını en iyi yansıtan uzuvlar oldukları gibi, Hakk’ın görülüp kabul edilmesindeki duyguların ifadesinde, yüce Allah’a karşı ibadetlerin yerine getirilmesinde en önemli şahitlerdir.

“Rasul’e indirilen şeyi duyduklarında, tanıdıkları Haktan dolayı gözlerinin ağlamaktan dolup taştığını görürsün; derler ki: ‘Rabb’imiz, iman ettik, artık bizi şahitlerle beraber yaz!” (Maide, 83)

“De ki: ‘Ona iman edin yahut iman etmeyin; şüphesiz daha önceden kendilerine ilim verilen kimselere okunduğunda yüzükoyun secdeye kapanırlardı’ ve derler ki: ‘Rabb’imiz yücedir, gerçekten Rabb’imizin vaadi gerçekleşmiş oldu.’ Ve ağlayarak yüzükoyun kapanırlar ve onların derin saygısını artırır.” (İsra, 107-109)

Gözler, mutluluk ve sevinç duygularının en güzel şekilde ifade edildiği uzuvlardır. İnsan mutlu olunca bu mutluluk gözlerine yansır ve ilk önce orada görülür.

“Onlara, altından tepsiler ve kupalar dolaştırılır ve orada nefislerinin arzuladığı, gözlerin hoşlandığı şeyler vardır ve siz orada ebedi kalacaksınız.” (Zuhruf, 71)

Gözler, Hakk’ın kabul edilmesinde olduğu gibi inkârında da en önemli şahitlerdir. Yüce Allah (cc), inkâr eden kâfirlerin durumunu şöyle açıklıyor.

Benim zikrime (Kur’an’a) karşı gözleri kapalı kimselerdi ve dinlemeğe tahammül etmiyorlardı.” (Kehf, 101)

“Andolsun onlara imkân vermiştik, dolayısıyla size de imkân vermiştik; onlara kulaklar, gözler ve gönüller vermiştik, fakat kulakları, gözleri ve gönülleri onlara hiçbir şeyde fayda sağlamadı. Zira Allah’ın ayetlerini bilerek inkâr ediyorlardı ve kendisiyle alay etmekte oldukları şey, onları kuşattı.” (Ahkâf, 26)

“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerinin üzerini örtmüştür; onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara, 7)

“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden onlar dönmezler.” (Bakara, 18)

Kulaklar, gözler, Kıyamet gününde insan aleyhinde şahitlik yapacaklardır

Kulaklar ve gözler, Kıyamet gününde de çok önemli bir göreve sahiptirler ve insanların dünya hayatında yaptıkları konusunda şahitlik yapacaklardır.

“Nihayet O’na geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, yapmış olduklarına onların aleyhine şahitlik eder. Kendi derilerine derler ki: ‘Neden aleyhimize şahitlik ettiniz?’ dediler ki: ‘Allah bizi konuşturdu, O ki, her şeyi konuşturuyor O, ilk defa sizi yaratandır ve O’na döndürülüyorsunuz.’

Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz velakin gerçekten zannediyordunuz ki Allah, yaptığınız şeylerin çoğunu bilmiyor.” (Fussilet, 20-22)

Gözlerin birçoğu, Kâinat ayetlerini gördükleri halde Rab’lerine iman etmeyerek Hakk’ı görmezden gelirler. İnsanlar, yaşadıkları süre içerisinde yüce Allah’ın yarattığı binlerce Kâinat ayetlerini, mucize ve hakikatleri görmelerine rağmen bu eserleri idrak edip düşünmeyerek kör olduklarını ortaya koyuyorlar.

Andolsun çoğalttığımız cin ve insanlardan birçoğu cehennemdedir. Onların kalpleri var, onunla anlamazlar, onların gözleri var, onunla görmezler ve onların kulakları var, onunla işitmezler. İşte onlar, hayvanlar gibidirler, bilakis onlar, daha sapıktır, işte onlar, gafillerdir.” (A’raf, 179)

“Kâfir kimselerin misali, işitmeyen şeylere bağıran kimsenin ancak seslenip çağırması misali gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, o yüzden onlar, akletmezler” (Bakara, 171)

İnsana verilen fiziki, ilmi ve mali her nimet yüce Allah’a kulluk içindir

“Biz ona vermedik mi iki göz, bir dil, iki dudak!” Gözlerin görüp algıladığı Tevhidi esasların insanlara duyurulması görevi, dudaklar ve dil ile yerine getirilecektir. Bu elbette kolay bir görev değildir; Tevhidi esaslara insanların davet edilmeleri, onlardan, cahili tüm adetlerini, alışkanlıklarını ve değer verdikleri her şeyi bırakıp tek olan yüce Allah’a iman etmelerinin istenmesi oldukça zorlu bir görevdir.

Tevhidi esasları reddedenler, kendilerini iman etmeye çağıran kişilere bütün güçleri ile saldıracaklar, baskı ve işkence yapacaklardır. İnsanların Tevhidi esaslara davet edilmeleri, Allah yolunda bedeni ve mali olarak fedakârlık yapmak nefse zor gelse de sonunda kurtuluş ve saadet vardır.

Davet görevi yerine getirilirken davetçinin, canı başta olmak üzere dünyevi bütün değerlerini gerektiğinde feda etmesi, bu uğurda kimi zaman eziyet görmesi, işkenceye uğraması sözkonusudur. Bunlar, nefis açısından sarp bir yokuştur ki, bu sarp yokuşu tırmanıp aşarak kurtuluşa ermek, ancak güçlü bir irade, imanî ve manevi bir kuvvetle mümkün olabilir.

Tarihi süreçte nice Risalet önderi rasuller ve Tevhid erleri, Tevhidi esasların insanlara duyurulması uğrunda işkenceler altında canlarını vermiştir. Onlar, yüce Allah’ın rızasına ulaşmak için her türlü baskı, zulüm ve işkenceyi göze almışlardır. Sonunda kurtulmalarını sağlayacak düzlüklere ulaşmışlardır. Bu nedenle davet görevi surede, iki yüksek düz tepeye benzetilerek verilmektedir.

İnsanın kurtuluşunu sağlayan iki yüksek düz tepe

Yüce Allah (cc) yolunda fedakârlık yapılması, zorlu bir tepeye tırmanan, sonunda da oldukça düz ve güzel bir tepeye ulaşan insanın durumuna benzemektedir.

10-12- Ona, iki yüksek düz tepe gösterdik; fakat o zorluğa atılamadı, anlıyor musun nedir, zorluğun ne olduğunu!

NCD, plato, yüksek düzlük, yani tepe anlamına gelmektedir. Teşbih, oldukça muazzam ve güzel, insana gösterilen iki yüksek plato düzlük. Bu düzlüğe tırmanmak elbette kimi sıkıntı ve zorlukları beraberinde getirmektedir. Ancak düzlüğe tırmandıktan sonra insanın bütün yorgunluğunu, sıkıntısını unutacağı alabildiğine bir güzellik, muhteşem bir manzara insanın önüne seriliyor.

İnsanı, iki yüksek düz tepeye ulaştıran ameller

Dünya hayatında Allah yolunda çekilen sıkıntıların ardından Ahiret hayatında ulaşılan huzur ve mutluluk ayette oldukça güzel bir şekilde örneklendirilmiştir; iki yüksek düz tepe!

İki yüksek tepeye insanın ulaşabilmesi için kimi zorlukları göze alması gerekiyor. Bu zorluklar, ayetlerde anlatıldığı gibi, sahip olunan malların ve bütün değerlerin Allah yolunda infak edilmesi ve Tevhidi esasların insanlara duyurulmasıdır.

“İki yüksek düz tepe” ifadesi kişinin, küfür ve şirk bataklığından kurtularak imanın aydınlık yoluna ulaşabilmesi ve Ahiret hayatında cennetlerde, huzur içerisinde yaşaması olarak alınabilir.

Ayette, “İki yüksek düz tepe” ifadesinin kullanılması, insanların kendi güç ve imkânlarına göre hareket etmelerine fırsat vermektedir. Mali bir güce sahip olanlar, “İki yüksek düz tepeye” mali güçlerini kullanarak ulaşabilecekleri gibi, ilmi bir kariyere sahip olanlar da -ilimlerinin gereği olarak- Tevhidi esasları insanlara duyurmakla ulaşabilirler.

Kur’an’da, infak edenlerin ve Tevhidi esasları insanlara ulaştıranların Kıyamet günü kazandıkları mükâfatların ne denli büyük olduğu anlatılmaktadır.

İnfak ve davet, insanın nefsine ağır gelen, ancak onu düzlüğe, kurtuluşa ulaştıran, yüce Allah’ın rızasını kazandıran iki konudur. İnfak ve davet gereğince yapıldığında insan, arzuladığı hedefe, Rabb’inin rızasına, huzur dolu bir hayata ulaşabilir. Bu iki konu, ancak gereği gibi iman etmekle çok kolayca yapılabilir ve insanı, ulaşması gereken güzelliklere ulaştırabilir.

İnfak ile iki yüksek düz tepe ulaşmak

İnfak etmek, her nefse kolay gelen bir şey değildir; ancak niçin infak ettiğinin bilincinde olan, infak etmenin bir ibadet, yüce Allah’ın gönderdiği hükümleri kabul ve tasdik etme anlamı taşıdığını ve rızasını kazanmaya vesile olduğunu bilen kimseler, hiçbir sıkıntı duymadan Allah rızası için infak edebilirler.

13-16- Bir köleyi, fidyesini verip azat etmek yahut açlık gününde yedirmektir, yakınında bulunan yetimi ya da yoksulluk içinde olan miskini.

İnfak etmek, Kur’anî ifade ile en güzel söz olan Kelime-i Tevhidi tasdik etmektir. İnfak etmemek ise Kelime-i Tevhidi inkâr edip tanımamaktır ki bu kişiler, bedbaht kimselerdir. Yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esasları tanımayan, hayatlarını O’nun gönderdiği hükümlere göre düzenlemeyenler bedbaht kimselerdir.

“Ve kim cimrilik eder, müstağni olursa ve en güzeli yalanlarsa, işte ona en zoru kolaylaştırırız. Helak olduğu zaman malı ona fayda sağlamaz.” (Leyl, 8-10)

Bedbaht olan kimseler, önceki ümmetlerde birçok örneği görüldüğü gibi dünyada, malları ile birlikte helak olurlar, Ahiret hayatında cehennemin alevli ateşlerine girerler.

“Bakın, alevlenen ateşle sizi uyardım, en bedbaht olandan başkası ona atılmaz, o ki, yalanladı ve yüzçevirdi.” (Leyl, 14-16)

Gereği gibi ya da hiç iman etmeyen kimseler için Allah yolunda mal harcayıp infak etmek, çok zor bir iştir. Bu kimseler için mal, canlarından daha ileridir ve tabir yerinde ise onlar, canlarını verir mallarını vermezler. Onların birçoğu, dünya hayatında yüce Allah (cc) tarafından helak edilmişlerdir.

Rab’leri tarafından verilen mal ve sermayeyi kendilerinin zannedenler, Kıyamet gününde içerisinde ebedi kalmak üzere cehenneme sürülecekler, Allah yolunda vermedikleri malları da onların azaplarını artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

 “O ki, mal toplayıp onu sayıp durur; gerçekten malının, onu ebedi yaşatacağı düşüncesinde. İyi bilin ki o, andolsun Hutame’ye atılacaktır; anlıyor musun nedir, Hutame’nin ne olduğunu, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir ki o, gönüllerin üzerine çıkar.” (Hümeze, 2-7)

İnfak Etmek, iman etmenin göstergesidir

İnfak etmek, zorla yapılabilecek, zekât gibi devlet tarafından alınabilecek bir şey değildir. İnfak, yüce Allah’a iman etmenin, O’ndan ve gönderdiği hükümlerden razı olmanın göstergesi, gönülden ve hiçbir sıkıntı duyulmadan yapılan bir ibadettir.

İnfak etmek, insanın, kendisinde bulunan mal ve sermayenin Rabb’i tarafından emaneten verildiğinin bilincinde olarak bu mal ve sermayeyi kazandıracak güç ve aklı veren yüce Allah’a şükredilmesidir. İnfak etmek, her türlü günah ve hatalardan arınıp temizlenmek, böylece yüce Allah’ın rızasını kazanmaktır.

O ki, malını vererek temizlenir ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnızca yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.” (Leyl, 18-21)

İman edenler için infak, yüce Allah’a yaklaştıran, O’nun rızasını kazandıran bir ibadettir. Bu nedenle Müslümanlar, hiçbir sıkıntı duymadan, yalnızca Rab’lerinin rızasını kazanmak için gönül hoşnutluğu ile infak ederler. Yüce Allah (cc), isteyerek gönülden infak edenleri övmüş ve onların da yakında razı edileceklerini bildirmiştir.

İman noktasında zafiyet içerisinde bulunanlar, iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen Allah yolunda infak etmezler ve infak etmemek için binbir mazeret ileri sürerler. Bu kimseler, Kur’an’da kınanmış ve bunların cehenneme girecekleri bildirilmiştir.

 “İyi bilin ki bilakis siz, yetime ikram etmiyorsunuz ve yoksula yedirmeğe teşvik etmiyorsunuz, mirası yığıp yedikçe yiyorsunuz ve çok sevdiğiniz malı toplamaktan hoşlanıyorsunuz.” (Fecr, 17-20)

Onların malları ve evlatları, Allah’tan hiçbir şeyde onlara fayda sağlayamaz; işte onlar, ateş halkıdır, onlar orada sürekli kalacaklardır.” (Mücadele, 17)

İmanı zayıf kimseler, infak etmemek için basit nedenler ileri sürerek kendilerine bir çıkış yolu bulmaya çalışırlar. Onlar, kazançlarının yeterli olmadığını, kazandıklarının ancak kendilerini zor geçindirdiğini, borçları olduğunu vb. mazeretler ileri sürerler.

Gerçekten iman edenler, kazançlarının azlığına bakmadan, Allah yolunda infak ederler ki, yüce Allah (cc) onları sevdiğini bildirmiş ve övmüştür.

“Bollukta ve darlıkta infak eden kimseler, öfkeye hâkim olurlar, insanları affederler; Allah, güzel davrananları sever.” (Al-i İmran, 134)

İnfak, ibadet olduğundan malın en iyisinden verilmeli, az vermemeli, infak ederken kibirlenip böbürlenilmemeli, başa kakılmamalıdır. Ancak bu durumda verilen infak yüce Allah’ın rızasına muvafık olabilir ve yüce Allah (cc) böyle infak edenlerden razı olabilir.

Ey iman eden kimseler, kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkardığımız şeylerin iyi hoş olanlarından infak edin ve kendisini gözü kapalı almanız müstesna, ondan pis şeyleri infak etmeye kalkışmayın; bilin ki şüphesiz Allah, zengindir, övülmüştür.” (Bakara, 267)

Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre/imana ulaşamazsınız, az şeyden de ne infak etseniz artık mutlaka Allah onu Bilen’dir.” (Al-i İmran, 92)

Yüce Allah (cc), hangi mallardan infak edileceğini belirtmiş, buna göre hareket edilmesini istemiştir. Gerçek imana, ancak kazanılan ve elde bulunan malların en iyilerinden ve sevilenlerinden infak edilmesi ile ulaşılacağı belirtilmiştir.

İnfakın, nasıl verilmesi gerektiği ile ilgili ölçüleri koyan yüce Allah (cc), bu ölçülere uyulması halinde sadakaların bir anlam ifade edeceğini de bildirmiştir.

Şayet sadakaları açıktan verirseniz işte ne güzel ve şayet onu gizleyip fakirlere onu verirseniz işte o, sizin için daha hayırlıdır ve sizin kötülüklerinizin bir kısmını gizler. Allah yapmış olduğunuz şeylerden Haberdar’dır.” (Bakara, 271)

Mallarını gece gündüz, gizli ve açık infak eden kimseler, işte onların, Rab’leri indinde onlara mükâfat vardır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” (Bakara, 274)

Rab’lerinin hoşnutluğunu kazanmak için infak edenler, hiçbir yorgunluk hissetmeden iki yüksek düz tepeye ulaşmışlar, böylece Rab’lerinin kendileri için müjdelediği mükâfatları elde etmişlerdir.

Tevhidi esasların ortaya konulmasındaki zorluk

Tevhidi mücadele, elbette kolay olmayan, bedel isteyen bir mücadeledir. Küfür ve şirk cephesinin tüm karalama, iftira, baskı ve zulümlerine aldırış edilmeden, can ve mallar ortaya konularak sürdürülebilecek zorlu bir mücadeledir. Bu nedenle yüce Allah (cc), Müslüman davetçileri, sürekli bir şekilde sabretmeye davet etmektedir.

17- Sonra iman eden kimselerden olup sabrı tavsiye etmek ve merhameti tavsiye etmektir.

Yüksek düzlükteki ikinci tepeye ulaşmanın yolu, hiç kuşkusuzdur ki, Tevhidi esasları insanlara duyurmaktır. Tevhidi esasların insanlara duyurulması elbette kolay bir görev değildir. Risalet tarihine bakıldığında bu görevin ne denli zor ve çetin olduğu açıkça görülecektir.

Davet görevindeki zorluk, iman ettikten sonra kişinin, nefsi ile yaptığı mücadele ile başlar, sosyal çevre ile karşı karşıya gelmesi, sosyal çevre tarafından dışlanması, alay edilmesi, hakarete uğraması ile devam eder. Son olarak bu zorluk, siyasal egemen güçler ve onların temsilcileri ile karşı karşıya gelinmesi, onlar tarafından baskıya, zulme ve işkenceye uğranması, zindanlara sokulması, nihayet öldürülüp şehit edilmesidir.

Davetin ortaya konulması, kişinin önünde bulunan nefis, sosyal ve siyasal putun yıkılıp aşılması ile mümkün olabilir.

Davet görevinin üstlenmesinde insanın kendi nefsini aşması, oldukça zor olan ilk aşamadır. Bu ilk aşamadaki zorluk Risalet önderlerinden Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as), Hz. Muhammed (as)’ın, vahye ilk muhatap oluşlarında çok açık olarak görülmektedir.

Hz. İbrahim (as)

Hz. İbrahim (as), kendi kendisini ikna etmesi oldukça uzun sürmüş, ancak tam mutmain olduktan sonra davet görevine başlamıştır.

“Böylece İbrahim’e, kesin iman edenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Artık gece onun üzerini kapladığı zaman bir yıldız gördü; dedi ki: ‘Rabb’im budur,’ fakat battığı zaman: ‘Batanları sevmem’ dedi.

Derken Ay’ı, doğduğu zaman görünce dedi ki: ‘Rabb’im budur,’ fakat battığı zaman dedi ki: ‘Andolsun şayet Rabb’im, bana hidayet vermeseydi, gerçekten dalalete sapan toplumdan olurdum.’

İşte ne zaman ki güneşi doğar görünce dedi ki: ‘Rabb’im budur, bu en büyüğü’ fakat battığı zaman dedi ki: ‘Ey kavmim, şüphesiz ben, ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Şüphesiz ben, Hanif olarak gökleri ve yeri yoktan yaratana yüzümü çevirdim ve ben müşriklerden değilim!” (En’am, 75-79)

Gerçekleri görüp idrak eden Hz. İbrahim (as), kalbinde en küçük bir tereddüde yer vermemek, tam mutmain olmak için yüce Allah’tan bazı deliller istemiştir.

“Bir zaman İbrahim:

– ‘Rabb’im, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!’ demişti.

– (Rabb’i); dedi ki: ‘İnanmadın mı?’

– (İbrahim) dedi ki: ‘Bilakis (inandım), lakin kalbimin tatmin olması için.’

– (Rabb’i) dedi ki: ‘O halde kuşlardan dördünü tut, sonra onları kendince tasvir et, sonra her dağın üzerine onlardan bir kısmını koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelecekler, bil ki şüphesiz Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.” (Bakara, 260)

Hz. Musa (as)

Hz. Musa (as), davet görevi kendisine ilk verildiğinde bir sürü mazeretler ileri sürmüş, ancak yüce Allah’ın kendisini destekleyeceğine tam iman ettikten sonra davete başlamıştır.

Bir zaman Rabb’in Musa’ya seslendi: ‘O zalimlerin toplumuna git, Fir’avn’ın kavmine, korunmayacaklar mı.’

Dedi ki; ‘Rabb’im, doğrusu ben, beni yalanlayacaklar diye korkuyorum.’ (Şuara, 10-12)

(Musa) dedi ki: ‘Rabb’im, doğrusu ben, onlardan bir nefsi öldürmüştüm, bu nedenle korkuyorum beni öldürecekler diye.” (Kasas, 33)

“Dedik ki: ‘Korkma, şüphesiz üstün gelecek sensin sen!” (Taha, 68)

Onlara yardım ettik, böylece onlar, galip gelenler oldular.” (Saffat, 116)

Hz. Muhammed (as)

Hz. Muhammed (as) da kendisine ilk vahiy geldiğinde koşarak evine gitmiş, titremeye başlamış ve üstüne yorganlar örttürerek yatmıştır.

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk artık uyar ve Rabb’ini böylece büyükle!” (Müddessir, 1-3)

Hz. Muhammed (as), davet sırasında da oldukça zor durumlarla karşılaşmış, ancak yüce Allah (cc) ona, sabırlı bir şekilde mücadelesine devam etmesini bildirmiştir.

Böylece onların söyledikleri şeylere sabret ve onlardan güzel bir ayrılışla ayrıl!” (Müzzemmil, 10)

Kur’anî bütün bu örnekler de gösteriyor ki, Tevhidi esasları ortaya koyup insanları bu gerçekleri kabul etmeye davet etmek, oldukça zor bir sorumluluk ve görevdir. Bütün zorluklar, ancak gereği gibi iman edilmekle aşılacak, Tevhidi mücadele başlayacaktır.

“… İşte gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Elbette zorlukla beraber bir kolaylık vardır. İşte o zaman kendini hasrederek çok çalış ve böylece Rabb’ine rağbet et.” (İnşirah, 5-8)

Günümüzde birçok kimsenin, Kur’an okuduklarını iddia etmelerine rağmen Tevhidi bir daveti ve hareketi ortaya koymamalarının temelinde, yüreklerinde karşılaşacakları zorlukları göğüsleme korkusu yatmaktadır.

Bu kimseler, Kur’an okumalarına, tefsir yapıp insanlara anlatmalarına rağmen Tevhid konusunu çarpıtarak yalnızca ibadî konular üzerinde durdukları için onların, insanların yanında ve siyasal egemen güç nezdinde hiçbir sıkıntıları bulunmamaktadır.

İşte ancak zorlukları göğüsleyenler, Rab’lerinin yardımıyla iki yüksek düz tepeye ve Rab’lerini rızasına ulaşabilir, vadedilen mükâfatlara kavuşabilirler. İşte onlar, uğurlu kimselerdir.

18- İşte onlar uğurlu kimselerdir.

İnfak etmeyen, Tevhidi esasları insanlara duyurmayanlar, huzur ve mutluluk dolu yüksek tepeye ulaşmadan cehenneme yuvarlanırlar. Onlar, cehennemde sürekli kalacak, ateş üzerlerine kapatılacak, onları bırakmayacak ve oradan bir daha çıkamayacaklardır.

19-20- Ayetlerimizi inkâr eden kimseler, onlar, uğursuz kimselerdir; onların, üzerlerine bir ateş kapanacaktır!

Dünya hayatında küçücük bir zorluğu göze almayanlar, yüce Allah’a iman edip O’nun yolunda infak etmeyenler, ebedi ve daha zorlu bir ateşe doğru hızla giderler. Üç günlük bir dünya hayatı için ebedi bir azabı ve cehennemi göze almak, ancak akıllarını kullanmayan, aşağıların aşağısına düşen kimselerin yapabilecekleri bir şeydir.

Küfür ve şirk cephesinin bütün azgınlıklarına, tuğyan ve isyanlarına aldırış etmeden Tevhidi mücadelenin sürdürülmesi gerekir. Yüce Allah (cc), her çağda yaşayan Tevhid erlerine seslenerek, kâfirlerden korkmamaları gerektiğini, önceki zorba kâfirleri nasıl helak ettiyse Tevhid erlerinin yaşadıkları dönemlerdeki despot kâfirleri de helak edeceğini bildirerek onlara güven vermektedir.

Uğursuz kimselerden olmak istemeyenler, yaşadıkları çağın uğurlu kimseleri olmak isteyenler, önceki rasullerin ve Tevhid erlerinin günümüz halkasını oluşturmalı, her şartta ve durumda Tevhidi esasları insanlara duyurmalıdırlar.

Selam olsun her dönemde Tevhidi esasları korkusuzca insanlara duyuran Risalet önderlerine ve onların kutlu yolunda yürüyen uğurlu Tevhid erlerine!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*