Asr Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Asr Suresi

Giriş

Hüsranda olan insanlığın kurtuluş reçetesi Kur’an’a tam teslimiyettir

Yüce Allah (cc) kâinatı, hayatı ve insanı belli bir düzen içerisinde yaratmış, uyacakları kuralları onlara bildirmiştir. Bu kurallara uygun hareket edildiği sürece insanlar, hüsrana uğramaktan kurtulacak, huzurlu ve mutlu bir hayat sürecek, kâinatta düzen sağlanacaktır.

Kâinattaki tüm yaratılan varlıklar, kendilerine öngörülen kurallara göre hareket edip belli bir düzen içerisinde hayatlarını idame ettirirlerken yalnızca insanlar, kendilerine indirilen kurallara aykırı hareket etmişler, bu kuralları hemen her dönemde değiştirmişler ya da onlara uygun hareket etmeyerek azgınlaşmışlar, şirk ve küfür içerisine girmişlerdir.

“İyi bilin ki şüphesiz insan, tuğyan eder, kendini müstağni gördüğünde.” (Alak, 6-7)

“İnsanı nutfeden yarattı, fakat o zaman o, apaçık bir hasım kesildi.” (Nahl, 4)

İlk insandan günümüze kadar hemen her dönemde insanlar, kendilerine bildirilen ilahi kuralları görmezden gelerek onlara aykırı hareket etmiş, hevalarına uyarak bu kuralları değiştirerek azgınlaşmış, Rab’lerine isyan etmişlerdir. Bu nedenlerle insanlar, her dönemde yaptıkları isyan ve nankörlük neticesinde Rab’lerinden kendilerine gönderilen belalarla dünya hayatında hüsrana uğramışlar, ahirette de çok acıklı bir azap göreceklerdir.

Kullarının dünya ve ahirette hüsrana uğramalarını ve zelil düşmelerini istemeyen yüce Allah (cc), onlara her dönemde rasullerini göndermiş, onlarla beraber içinde Tevhidi esasların bulunduğu ilahi kurallarını bildirmiştir.

Kullarına karşı merhametli olan yüce Allah (cc), onların doğruyu bulmalarını, Tevhidi esaslara uygun Hak ve hakikat doğrultusunda hareket ederek hüsrandan kurtulmalarını istemiş, onlara Kitaplar göndermiş, ancak bazı kimseler, aşırı istek ve arzuları nedeniyle bu rahmet çağrılarından yüzçevirerek azgınlığı yol edinmiş, kendilerine gönderilen ilahi mesaja aykırı hareket etmişlerdir.

“İnsanlar, bir tek ümmet idi; böylece Allah, nebilerini, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ve onlarla beraber, kendisinde ihtilaf ettikleri şeylerde, insanlar arasında hükmetmek için Kitab’ı Hak ile indirdi. Ancak o (kitap) verilen kimselerin onda ihtilaf etmeleri, apaçık deliller onlara geldikten sonra aralarındaki aşırı istekleridir. Bunun üzerine Allah, kendisinde ihtilaf ettikleri şeyde iman eden kimseleri, Kendi izniyle Hakk’a hidayet etti. Allah, dileyen kimseye hidayet eder, doğru yola iletir.” (Bakara, 213)

İnsanlar, tuğyan edip azdıkça yüce Allah (cc), onların kurtuluşu için rasullerini ardı ardına göndermiş, hüsrandan kurtuluşlarını sağlayacak ilkelerini onlara bildirmiştir. Rasul ve kitap gönderilmeyen dönemlerde ise Tevhid erleri, ilahi mesajı insanlara hatırlatmışlar, onların, hüsrandan kurtulup kurtuluşa ulaşmalarını istemişlerdir.

İlk insandan günümüze kadar hemen her dönemde uyarıcı ve müjdeciler var olagelmiş, insanlık her dönemde vahyi esaslardan haberdar olmuştur.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!!” (Nahl, 36)

Yüce Allah (cc) gönderdiği rasuller, Hz. Muhammed (as) ile noktalanmış, ondan sonra yeni bir Rasul gönderilmeyeceği bildirilmiştir. Hz. Muhammed (as)’dan sonra yeryüzü, ilahi mesajdan habersiz kalmayacak, bu görevi, Tevhid eri Müslümanlar yerine getireceklerdir.

Tevhidi esasların insanlara her asırda duyurulması, iman edenler için zorunlu bir görevdir. Çünkü insanların, ilahi mesajdan haberdar olmaları gerekmektedir ki onlar, kıyamet gününde, ilahi mesajdan habersiz oldukları mazeretini ileri sürmesinler.

“Rasullere, elbette önceden sana onları anlattık ve sana anlatmadığımız rasullere (vahyetti) ve Allah sözlü olarak Musa’yla konuştu. Rasuller, müjdeciler ve uyarıcılardır ki insanların, rasullerden sonra Allah’a karşı hüccetleri kalmasın; Allah Azizdir, Hâkimdir.” (Nisa, 164-165)

Asr suresi, hüsrandan kurtuluşun yolunu gösterirken burada en büyük sorumluluğun, Tevhidi esasları kavrayan Müslümanlara düştüğünü de ortaya koymaktadır. Müslüman davetçiler, insanların Tevhidi esaslardan haberdar edilmeleri, kendilerini dünya hayatında karanlıklara, ahirette ise cehenneme sürükleyen fiillerden kaçınmaları, tağutu reddederek yüce Allah’a hakkıyla iman etmeleridir. Aksi halde insanlar, ilahi mesajdan habersiz olacaklar, günümüzde olduğu gibi tağuti sistemlerin peşine takılarak hüsrana uğrayacaklardır.

Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları toplumların kültürel, sosyal ve siyasal durumlarına göre hareket edecekler, rasullerden hangisinin durumu bu toplumsal yapıya uyuyorsa o Rasulü örnek edinerek hareket edeceklerdir.

Yaşanılan bu çağda hemen bütün rasullerin örnekliklerinden izler bulunmaktadır. Davetçi Müslümanlar, bu gerçeği gözönünde bulundurarak hareket etmelidirler. Günümüzde Hz. Muhammed (as)’dan sonra insanları uyarma ve Tevhidi esasları duyurma görevi, Rasulullah (as)’ı en güzel örnek alan Müslümanlara düşmektedir.

Müslümanlar, öncelikle Tevhidi esasları, içerisinde yaşadıkları insanlara duyuracaklar, onları, şirk ve küfrün karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına davet edeceklerdir.

Asr suresi, içerisinde Tevhidi esasların anlatılmadığı çağların ve Tevhidi esaslardan mahrum olanların hüsranda olduklarını, bu hüsrandan kurtuluşun yollarını göstermektedir. Bu kurtuluş ise ancak Kur’an’a tam teslim olmakla, Tevhidi esaslara iman etmekle, iman edilen esaslara uygun hareket edip salih ameller işlemekle, insanlara Hakk’ı anlatarak her türlü zorluğa karşı sabırla mücadele etmekle mümkün olacaktır. İşte bu durumda insan ve insanlık hüsrandan kurtulacak, arzulanan huzur ve güven ortamına, gerçek adalete ulaşılacaktır.

Müslüman davetçilerin, davet görevlerini yapmaları kendilerinin de kurtuluşuna vesile olacaktır. Nitekim yüce Allah (cc), davetçilerin kurtuluşunun ancak Hakk’ı ortaya koymalarına, iyiliği emredip kötülükten menetmelerine bağlı olduğunu bildirmektedir.

Sizden, bir ümmet/topluluk olsun, hayra çağırsın, iyiliği emretsin ve kötülükten men etsin; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

Asır suresi, ideal insanla hüsrana uğrayan insan arasındaki farkı ortaya koyarak ideal insanın vasıflarını belirtmektedir.

Surenin Tefsiri

Asır-insan ilişkisi

Sure, asır üzerine yeminle başlamaktadır; burada üzerine yemin edilen asrın ne olduğu hemen ikinci ayette insanın belirtilmesi ile açığa kavuşmaktadır. Ancak ne yazık ki bazı kimselerce asır üzerinde değişik açıklama ve yorumlar yapılmış, böylece apaçık olan Kur’an’ın, anlaşılmaz hale getirilmesine çalışılmıştır.

1-2- Andolsun asra, muhakkak ki insan gerçekten hüsrandadır.

Asrın değişik şekillerde açıklanması, Hakk’ın her asırda ortaya konulması gerçeğini gölgelemektedir. Asır-insan ilişkisi anlaşıldığında doğal olarak insan, bulunduğu asırda hüsrandan kurtulmak için ne yapılması gerektiğini araştıracak İslâm’ın doğruyu gösteren kurallarına tabi olacaktır.

Hangi amaçlarla yapıldığı bilinmeyen -niyet ve amaçlarını en iyi yüce Allah (cc) bilir- asır hakkındaki değişik yorumlar şöyledir. “Yemin olsun zamana, çağa, gündüzün iki ucuna, sabah namazına, ikindi vaktine, Asr-ı Saadet’e!” Bu açıklamalar, Kur’an’ın evrenselliğini bulandırmakta, insanların, gereği gibi sorumluluklarını düşünmelerinin önünü tıkamaktadır.

Kur’an, her konuda olduğu gibi asrın da ne olduğu konusunu da apaçık olarak ortaya koymuş, ikinci ve üçüncü ayetlerde belirtilen hususlarla bağlantısını sağlayarak açıklamıştır.

“Andolsun asra” bu asır, insanların yaşadıkları her zaman dilimi, her çağdır! İnsanların yaşadıkları asra yemin edilerek dikkatler çekilmekte, hemen arkasından “muhakkak ki insan hüsrandadır” denilerek onları, duyarlılıklarının zirvesine çıkarmaktadır.

Yaşanılan zaman dilimine yapılan yeminle uyarılan insanlar, bildirilen ilahi esaslar doğrultusunda hareket etmezlerse, kesin bir şekilde hüsrana uğrayacaklardır. İşte bu uyarı, insanları sarsıp şok edecek, ziyandan, hüsrandan kurtulmak için ne yapmaları gerektiği konusunda araştırma yapmaya sevk edecektir.

“Andolsun asra, muhakkak ki insan hüsrandadır” asra yeminle insanın hüsranda olduğu uyarısının hemen arkasından bu hüsrandan kurtuluş yolunu göstermesi Kur’an’ın çok özel bir yöntemidir. Bu yöntem, verilecek bir haberin önce kötü yönünün anlatılması ile tüm dikkatler ona çevrilecek, sonra söylenecek her kelime pür dikkatle dinlenecektir. Kötü bir haber ardından iyi bir haberin verilmesi, o iyi haberin daha iyi kavranmasını sağlayacaktır.

Yüce Allah (cc), asra yemin ve ardındaki uyarı ile insanı derinden sarsarak onun, kurtuluşu ile ilgili haberi daha iyi kavramasını sağlamaktadır. İşte o zaman insan, kendisine sunulan kurtuluş reçetesini çok daha iyi anlayacak, kendisinden istenileni harfiyen yerine getirerek hayatında daha iyi uygulamaya çalışacaktır. Bir örnek verilecek olursa:

İnsan, hastalanmadan ilacın neye yarayacağını ve faydasını pek fazla önemsemez, ancak hastalanacağını hissettiği ya da hastalandığı zaman o hastalığı önleyecek, iyileşmesine sebep olacak ilacın değerini çok daha iyi kavrayacak, değerini bilecektir. İşte o durumda olan insan, zaman kaybetmeden hemen tedaviye başlayacak, ilacı, tarif edildiği gibi dikkatle uygulayacaktır. Bu nedenle Asr suresinde önce hastalık ortaya konulmakta, hemen arkasından bu hastalıktan kurtulmanın reçetesi verilmektedir.

Surede, asır-insan ilişkisi kurularak insanın hüsranda olduğu asır üzerine yemin edilmiştir. Bu, asır-insan ilişkisi, Kur’an’ın evrensel ve çağlarüstü özelliğini ortaya koymakta, hangi asırda olursa olsun, ilahi mesajdan uzaklaştığı, Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmediği sürece insanın, hüsrana uğrayacağı bildirilmektedir ki, tarihi süreçte bunların birçok örnekleri görülmüştür.

Kur’an’da, insanların nasıl ziyana uğradıkları çok açık bir şekilde belirtilmiş, bu durumlardan sakınılması istenmiştir. Bu hüsran, Kur’an’ın ve Rasul’ün inkâr edilmesi, bildirilen Kur’ani esaslar doğrultusunda hareket edilmemesi, Kur’an’ın bir bölümünün alınıp bir bölümünün bırakılması ve beşerî sistemlere tabi olunmasıdır.

“Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, hak bir okuyuşla onu okurlar, işte onlar, ona iman ederler ve kim onu inkâr ederse işte onlar, hüsrana uğrayanların kendileridir.” (Bakara, 121)

İnsanlardan kimi, Allah’a kulluk etmekte kararsızdır, ancak şayet bir hayır kendisine isabet ederse, onunla mutmain olur ve şayet bir fitne kendisine isabet ederse yüzü üstüne döner; (o), dünya ve ahireti kaybetmiştir, işte o, apaçık bir hüsrandır.” (Hac, 11)

Hüsrandan kurtuluşun reçetesi, iman edip salih amel işlemek, Hakk’ı ve sabrı tavsiye etmektir

Asr suresinde, Kur’an’da genel olarak verilen müjdeleyici ve uyarıcı ifadeleri yer değiştirmiş, uyarı başa alınarak uyarı ve müjde şeklinde verilmiştir. Bu durum, davet açısından oldukça önemli bir yöntemdir. Çünkü bu yöntemle insanın, önce düşünce ve duyuları mükemmel bir şekilde uyarıldıktan sonra kurtuluşun yolu gösterilmektedir.

3- İman edip salih amel işleyen kimseler, Hakk’ı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler müstesna.

Her çağın insanını ziyandan, hüsrandan kurtaran, insanlık tarihi boyunca insanı yücelten, onu şirk ve küfür karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına çıkaran, ona Rabb’inin rızasını kazandıran, kurtuluş yolunu gösteren kılavuz; Hakk’ın ve sabrın tavsiye edilmesidir!

“İman edip salih amel işlemek, Hakk’ı ve sabrı tavsiye etmek bu bir bütündür, tıpkı reçeteye yazılan birkaç ilacın beraber kullanılması gibidir. Nasıl ki reçeteye yazılan ilaçlar beraber alındığında insana şifa verecek, onu sağlığına kavuşturacaksa aynı şekilde iman, salih amel, Hakk’ı ve sabrı tavsiye etme de bir bütündür. Kurtuluş yolunu gösteren bu reçetede yazılanların biri alınıp diğeri bırakıldığında insan, dünya ve ahirette hüsrana uğrayacaktır.

“Sonra iman eden kimselerden olup sabrı tavsiye etmek ve merhameti tavsiye etmektir.” (Beled, 17)

“İman etmek” yalnızca sözel bir söylem, soyut, metafizik bir ifade değil, müşahhas bir eylem, bir yaşam tarzı, hareketli, mücadele dolu bir hayattır. “İman etmek” bedeni ve fikri bir devinim, şahsiyetli bir kimlik kuşanma, onurlu bir kişilik ve davranış biçimidir.

İman etmek, bir dönüşüm, bir başkalaşım, yepyeni bir hayat, pasiflikten aktif olmanın, duyarsızlıktan, nemelazımcılıktan duyarlı olmanın ve sorumluluk yüklenmenin ta kendisidir.

İman etmek, kula kulluktan, beşerî tağuti sistemlerin köleliğinden kurtulup âlemlerin Rabb’ine, özgür bir irade ile iltica etmek, tağutu ve onun ortaya koyduğu sistemi reddedip sapasağlam Tevhid kulpuna yapışmak, yani “La ilahe illallah” Kelime-i Tevhidi bütün bir benlikle düşünce, söz ve davranış olarak söyleyip eylem olarak ortaya koymaktır.

Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, işte (o), gerçekten kendisinin kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

İman etmek, beşerî tağuti zulüm sistemlerinin karartarak zindana çevirdikleri dünyayı, İslâm’ın nuru ile aydınlatıp karanlıklar içerisinde kalmış insanlığa yol gösteren ışık olmaktır. İman etmek, küfür ve şirk düzenlerine karşı tavır alıp dikilmek, mazlumların yanında olmak, onların haklarını zalim despotlardan alıp hak sahiplerine vermektir. İman etmek, Allah yolunda mücadele edip küfre karşı, insanların ve insanlığın kurtuluşu için cihat etmektir.

“Allah, iman eden kimselerin velisidir, karanlıklardan nura onları çıkarır; kâfir kimselerin evliyası tağuttur, (o da) nurdan karanlıklara onları çıkarır, işte onlar, ateş halkıdır, onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

İman etmek, yüce Allah’ın bildirdiklerini hiçbir sıkıntı duymadan yapmak, nehyettiklerinden kaçınmak, eski alışkanlıkları, yaşam tarzını terk edip yeni bir hayata atılmak, yepyeni bir yaşantı içerisine girmek, kim olduğunun bilincinde yapılması gereken her şeyi bilinçli olarak yapmaktır.

İman etmek, Kelime-i Tevhidi yalnızca sözel olarak tekrarlamak değil, hayatın her alanında iman edilen Tevhidi esaslara uygun yaşamak, bunları insanlara ulaştırmaya çalışmak, Hakk’ı tavsiye etmek, bu uğurda çekilen sıkıntılara sabretmektir. İşte bunlar, salih ameldir.

İnsanlığın kurtuluşu Hakk’ı tavsiye edilmesindedir

Hakk’ı tavsiye etmek, Tevhidi esaslara iman eden Müslüman bir şahsiyetin, kendisinin bildiği Tevhidi gerçekleri, bütün zorluklara göğüs gererek ortaya koyması, hiçbir şeyden korkup çekinmeden Tevhidi gerçekleri her halükârda insanlara duyurmasıdır. Çünkü bu imani bir zorunluluktur ve insanların kurtuluşu da ancak bu şekilde sağlanacaktır.

Yeryüzünü küfür ve şirk kaplamış, beşerî tağuti sistemler, İslâm’a, Müslümanlara ve mazlumlara savaş açıp insanları kendilerine biat ettirmiş, sokakları fuhşiyat, hırsızlık, soygun ve ahlaksızlık kaplamış, adaletsizlik ve zulüm, Hak ve adaletin yerini almış, ilkel toplumlarda görülen putperestlik kutsanmış bir durumda iken, Müslüman olduklarını söyleyenlerin yerlerinde oturmaları elbette mümkün değildir. Çünkü var olan kötülüklere karşı çıkmayanlar, o kötülüklerin günahına ve o kötülükler için öngörülen cezalara ortak olacaklardır.

Bir fitneden korunun ki sizden yalnızca zulmeden kimselere isabet etmez ve bilin ki gerçekten Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfal, 25)

Bu ilahi uyarı, iman edip salih amel işleyenleri, ister istemez harekete geçirecek ve kendi asırlarında yaşayanları, ilahi mesajdan haberdar etmeye yönlendirecektir. Bu çağrı hem kendi nefislerinin kurtuluşu hem de toplumun, dünyada tağuti sistemlerin şirk ve küfür karanlıklarından, ahirette de ebedi azaptan kurtarılması için yapılması gerekli bir farziyettir.

“Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (Allah yolunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler ve kötülükten men edenler ve Allah’ın sınırlarını koruyan Mü’minleri müjdele.” (Tevbe, 112)

Hakk’ın tavsiye edilmesi, şirk ve küfür içerisinde bulunanları rahatsız edecek, Tevhidi esaslardan duydukları rahatsızlıklarını, Tevhid eri Müslümanlara saldırarak göstereceklerdir ki tarihi süreç, bunların örnekleriyle doludur.

Sabır kalkanını kuşanmayanlar, Hakk’ı tavsiye edemezler

Sabrı ve Hakk’ı tavsiye edip Tevhidi esasları ortaya koymak, sabır gerektiren zorlu bir görevdir. Müslümanlar, bu görevi yerine getirirlerken hiçbir baskıya boyun eğmeyecek, hiçbir şeyden yılmayacak, her türlü zorluğa ve zorbalığa karşı sabırla mücadelelerini sürdüreceklerdir. Müslümanlar, davetlerine hiçkimse icabet etmese bile bıkıp, usanmadan, durup dinlenmeden, gece gündüz demeden, gizli ve açık Tevhidi esasları anlatacaklardır.

Tevhidi esaslara davet etmenin, davetçilere sıkıntı getireceğini bilen Hz. Lokman (as), oğluna şu tavsiyede bulunuyor.

“Ey Evladım, namazı kıl ve iyiliği emret, kötülükten nehyet ve sana isabet eden şeye sabret; muhakkak bu kesin yapılacak işlerdendir.” (Lokman, 17)

Hakk’ın tavsiye edilmesi karşısında şirk ve küfrü kendilerine yaşam tarzı olarak alan zalimler kuduracak, azgınlıklarında sınır tanımayacaklardır. Bunun üzerine her türlü çirkin iftira, hakaret, baskı ve zulümle saldırgan bir tutumla Tevhid eri Müslümanları yollarından alıkoymaya çalışacaklardır.

Tevhidi esaslara düşman olanların, Tevhid erlerine saldırmaları, Hakk’ın tavsiye edilmesini, Tevhidi esasların duyurulmasını durduramayacak, Müslümanlar, kuşandıkları sabır zırhı ile daha bir bilenmiş şekilde Tevhidi esaslara çağrıyı sürdüreceklerdir. Çünkü Tevhid eri Müslümanlar, kendilerine bildirilen Tevhidi esasların aksine bir hareketin, kendilerini ziyana sokacağını ve ebediyen hüsrana uğrayacaklarını bilirler.

Davet süreci, iman ettikten sonra ölünceye kadar devam eden uzun soluklu bir süreçtir. Yüce Allah (cc), davet sürecinin çok uzun soluklu bir görev olduğunu hatırlatarak rasullerine, Tevhidi esasların insanlara duyurulması sırasında bütün zorluklara karşı sabretmelerini bildirmiş, davetin hiçbir gerekçe ile terk edilmemesini istemiştir.

O halde Rabb’inin hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma …” (Kalem, 48)

Bu uyarı doğrultusunda hareket eden Hz. Muhammed (as), müşriklerin kendisine ve arkadaşlarına karşı yaptıkları onca zulüm ve baskıya rağmen Mekke’de onüç yıl boyunca durup dinlenmeden daveti ortaya koymuştur. Bu süre içerisinde davetine çok az kişi icabet etmesine, kendisi ve arkadaşları, onca sıkıntı çekmelerine, eziyet edilmelerine rağmen o, hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamış, gevşememiş ve daveti bırakmamıştır.

 “Böylece onların söyledikleri şeylere sabret ve onlardan güzel bir ayrılışla ayrıl.” (Müzzemmil, 10)

Davet aşamasında Müslüman için mücadelenin en zorlu yanı, hiç şüphesizdir ki sabırdır. Müşriklerin yalan, iftira, hakaret ve saldırılarına, küfür ve şirk düzeninin baskı, işkence ve zulmüne, bel’amların gerçekleri ters yüz edip saptırma, Hakk’ı gizleme faaliyetlerine, münafık ve fasıkların fitne ve fücurlarına karşılık vermeden, Kur’an’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket edip sabretmek elbette zordur.

Zorbaların tehdit, hakaret ve aşağılamalarına, Samiri soylu bel’amların yalan ve iftiralarına karşı ilahi emre uyarak sabredilmelidir ki, her şeyi yerli yerince yapan ve en güzel şekilde her şeyi düzenleyen yüce Allah’ın takdir ettiği sonuca ulaşılsın.

Sabretmek, zor olsa da kâfir ve müşriklerin yaptıkları dayanılmaz bir hal alsa da kendilerine yapılanlara karşılık vermek için davetçi Müslümanların duyguları coşup kabarsa da toplumu saran şirk ve küfrün, her tarafı saran karanlık bulutları karşısında boğazlarında düğüm olan hıçkırıklar zorlasa da yutkundukça gözlerinden aşağıya akan gözyaşlarını durdurmasalar da sabredilmelidir.

Kâfir zorbaların, yalancı bel’amların, müşrik, münafık ve fasıkların seviyelerine düşmeden sabretmek, Müslümanlar için hem ilahi bir buyruk hem de onurlu bir dik duruştur. Ancak bu onurlu dik duruş sırasında sürekli bir şekilde bilenmek, bilgilenmek, olgunlaşmak, pişerek direnç kazanmak gerekir. Ta ki, dopdolu bir duruma gelinceye, yüce Allah (cc) bir yol gösterinceye kadar sabrederek onurlu duruşu muhafaza etmek gerekir.

Sabret, şüphesiz Allah, Muhsinlerin ecrini zayi etmez.” (Hud, 115)

“Şüphesiz Ben, bugün sabretmelerinin onlara karşılığını verdim; gerçekten onlar, kazançlı çıkanların kendileridir.” (Mü’minun, 111)

Yüce Allah’ın rızasını ve müjdelediği cenneti kazanmak, makamların en yücesine ulaşmak için sabredilmeli, bu zorlu yollarda onca çile ve sıkıntılara karşı sabreden önceki davetçilerle cennetlerde buluşmak için sabredilmelidir.

Ve andolsun sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Sabır, acı bir ilacın içilmesi gibidir ki kullanıldığında acı verir, ancak sonunda şifa ve sıkıntılardan kurtuluş vardır. Yapılan hakaret ve iftiralara, saldırı ve baskılara, zulüm ve işkencelere karşı sabretmek, karşılık vermeden durmak elbette çok zor bir durumdur. Ancak âlemlerin Rabb’inin: “Onların dediklerine sabret” emri karşısında Müslümanlar için akan sular durur. Onlar, psikolojik hiçbir sıkıntı, bedeni hiçbir rahatsızlık duymadan isteyerek huzur içerisinde sabretmek durumundadırlar.

O halde sabret, azim sahibi rasullerin sabrettikleri gibi; onlar için acele etme” (Ahkâf, 35)

Tevhidi mücadelenin, birey ya da devlet bazında hedefine ulaşması ancak sabretmekle mümkün olabilir. Her türlü zorluk, çile, sıkıntı ve tepkiye karşı yalnızca Allah için sabredip mücadeleyi ve uyarı görevini, tahriklere, hevai arzu ve isteklere kapılmadan sürdürmekle istenilen amaca ulaşılabilir. Yüce Allah’ın, davet görevini üstlenenlerden istediği de bundan başka bir şey değildir.

Sabır, ibadetlerin en zoru, ancak mükâfatların en güzelini getirici bir eylem, sevabı en fazla olan ibadetlerden birisidir. Bu mükâfatların en güzeli ise, yüce Allah’ın sabredenleri sevmesi, onları müjdelemesi ve sabredenlerle beraber olduğunu bildirmesidir. Bu müjde bile insanın sabretme direncini ve ibadetini, benliğinde sürekli yaşama isteğini artırıyor.

Ey iman eden kimseler, sabırla ve namazla yardım isteyin, şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

Nebilerden nicesi savaştı, onunla beraber birçok rabbaniler de, ancak Allah yolunda onlara isabet eden şeylerden cesaretleri kırılmadı, zayıflık göstermediler ve küçük düşmediler. Allah sabredenleri sever.” (Al-i İmran, 146)

Müslümanlar, Hakk’ı ortaya koyup ısrarla sabretmeli, Tevhidi esasları son nefeslerine kadar duyurup direnmelidirler ki ziyandan kurtulsunlar, vadedilen mükâfatlara ulaşabilsinler.

Hakk’ın tavsiye edilmesinde cemaatleşme farzdır

Kur’an’da, nüzul sırasına göre, Kalem suresinden itibaren kâfirlerden söz edilirken çoğul ifadesi kullanılmaktadır. Bu durum, iman edenler için Fatiha suresinde başlamakta ve yüce Allah (cc), iman edenlere hitap ederken “Ey iman edenler” ifadesini kullanmaktadır. Nitekim yüce Allah (cc) bu surede de Ancak iman edip salih amel işleyenler, Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler” diye buyururken yine çoğul kullanmıştır. Bu, Müslümanların birey olarak hareket etmemeleri ve mutlak anlamda cemaatleşmeleri içindir.

İyiliği emredip kötülükten sakındırmanın cemaatle yapılması farzdır

İslâmi yapılanma, imani bir zorunluluk ve yüce Allah’ın emri bir ibadettir. Çünkü ancak bu durumda, Tevhidi esaslar insanlara daha iyi ulaştırılabilecektir. Mü’minlerin velayet hukukunu oluşturmaları, onların kurtuluşunu sağlayacak Kur’ani bir hükümdür.

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir, şüphesiz, Allah üstündür, Hâkim’dir.” (Tevbe, 71)

Yüce Allah (cc) iman edenlerin kurtuluşa ulaşmaları için kendi içlerinden bir grubun davet görevini üstlenmesini emretmektedir.

Sizden, bir ümmet/topluluk olsun, hayra çağırsın, iyiliği emretsin ve kötülükten men etsin; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

İslâmi yapılanma, yani cemaatleşme, yüce Allah’ın emri ve mutlaka yapılmasını istediği bir durumdur. Müslümanlar, cemaatleşerek ateşten kurtulacaklar, huzur ve felaha ulaşacaklar, rahmet edilecekler, ziyandan ve hüsrandan kurtulacaklardır.

İslâmi davetin sağlıklı bir şekilde yapılması, yeryüzünden fitnenin kaldırılıp Allah’ın dininin hâkim kılınması ancak İslâmi bir yapılanma ve cemaatleşme ile mümkün olabilecektir. İşte bütün bu ve daha birçok nedenle yüce Allah (cc) Müslümanların, kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmalarını istemektedir.

“Sabret; nefsini, sabah akşam rızasını isteyerek Rab’lerine davet eden kimselerle beraber tut, dünya hayatının ziynetini isteyerek gözlerin onlardan sapmasın ve kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına tabi olan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

Bu ayetler, Müslümanların daveti birlikte ortaya koymalarının apaçık bir göstergesidir. Kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukuku oluşturan Müslümanlar, topluca Allah’ın ipine sarılacaklar, böylece ateşten bir çukurun kenarından dönerek kurtulabileceklerdir.

“Ve topluca Allah’ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizde olan nimetini düşünün; o zaman siz, birbirinize düşman idiniz, nihayet kalplerinizin arasını birleştirdi. Böylece O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz ve siz, ateşten bir çukurun kenarında idiniz, sonra sizi ondan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini açıklıyor, ta ki hidayete eresiniz.” (Al-i İmran, 103)

Son bir söz

Kur’an’da, Tevhidi esasların anlatıldığı surelere bakıldığında hemen bütün Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin, büyük sıkıntı ve zorluklar çektikleri, davet sırasında küfür ve şirk ehli ile zorba güçler tarafından baskı ve işkenceye maruz kaldıkları görülmektedir.

Günümüzde davet yaptıklarını sanıp İslâm düşmanı beşerî tağuti sistemlerin izin ve icazeti ile kurdukları vakıf, parti ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarında yuvalanan Samiri soylu bel’amlar, Asr suresinin belirttiği “Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler” değildirler. Çünkü onlar, Hakk’ı tavsiye etmedikleri, Tevhidi esasları anlatmadıkları için herhangi bir sıkıntıya düşmüyor, bu nedenle de “sabrı tavsiye edenler” den olmuyorlar. Zaten sıkıntının olmadığı yerde sabır tavsiyesi de olmaz.

Tevhidi ilkelere iman edip salih amel işleyip Rab’lerinin bildirdiği esaslara uygun hareket ederek Hakk’ı tavsiye eden, bu uğurda başlarına gelen sıkıntı ve eziyetlere karşı sabredenler, Asr suresinde belirtilen hüsrana uğramayan, kurtuluşa eren kimselerdir.

Ne mutlu İman edip salih amel işleyen, Hakk’ı ve Sabrı tavsiye ederek hüsrandan kurtulanlara.”

Selam olsun, vahyi bilinci kuşanarak cemaatleşenlere, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturanlara.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir