Âdiyat Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Âdiyat Suresi

Giriş

Tevhidi mücadele metodu, topyekûn bir inkılabı öngörür

Vahyi esaslar, nazil oldukları her dönemde, insanlar üzerinde çok büyük etki yapmış, onu kabul edenlere, bambaşka bir yaşam sunmuş, onları yüceltmiş, insan olmanın onuruna yükseltmiştir. Buna karşın insanların Rab’lerine yönelmelerine engel olan, insanlar üzerinde kurdukları sömürü çarklarının bitmesini istemeyen küfür ve şirk çevreleri ile çıkar grupları, vahyi esasların, insanlar üzerindeki etkisini engellemek için var güçleriyle çalışmışlardır.

Küfür ve şirk ehli, her dönemde vahyi esasların insanlara ulaşmasını engellemek, insanlar üzerindeki etkisini azaltmak için çeşitli yollara başvurmuşlardır. Onların bu engelleme çabaları, Kur’an’a karşı da devam etmiş, Kur’an’ın insanlara ulaşmasını, onları etkilemesini engellemeye çalışmışlardır.

Küfür ve şirk ehli, ilahi mesajı insanlar üzerinde etkisiz kılmanın, onu yaşanır halden çıkarmanın, olduğundan farklı bir hâle dönüştürmenin en etkin yolunun, Tevhidi mücadeleye hayatiyet kazandıran kavramların içini boşaltmaktan, kavramlara olduğundan başka anlamlar yüklemekten geçtiğini çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle onlar, Kur’an’a karşı çıkmak, ona ve onu kabul edenlere savaş açmak yerine Kur’ani kavramların içini boşaltmayı, anlamlarını değiştirmeyi seçtiler ve maalesef bu konuda kısmen başarılı da oldular.

Küfür ve şirk ehli, yüzyıllar boyunca İslâmi esasları, fiili saldırılarla ve değişik propaganda araçlarıyla hayattan kaldırmak için çalıştılar, ancak hiçbir zaman bu amaçlarına ulaşamadılar. İslâmî esasları hayattan kaldırmaya muvaffak olamayan kâfir ve müşrikler, ona hayatiyet veren kavramların anlamlarını değiştirerek bozmaya çalıştılar, böylece İslâm’ın insanlar üzerindeki etkisini yok etmeye muvaffak oldular.

Küfür ve şirk ehli ile İsrailiyatın, Kur’ani kavramları bilinçli bir şekilde değiştirme çabalarının yanında bunlara bilmeden alet olan kimi İslâmcıların yaptıkları yorumlar da İslâmi kavramların, doğal olarak Kur’an’ın, insanlar üzerindeki etkisini azaltmış ya da kaldırmıştır. Bu çalışmalar, İslâm’a, Tevhidi esasların anlaşılmasına ve Müslümanlara çok büyük bir darbe vurmuş, insanları Kur’an’dan, Tevhidi esasları net olarak anlamaktan uzaklaştırmıştır.

Âdiyat suresi de İslâm karşıtı güçlerin, bid’at ve hurafecilerin çarpıtmalarından nasibini almıştır. Suredeki aksiyoner İslâmi davet metodu ve İslâm davetçilerinin çabaları âdeta inkâr edilmiş, sureye, surenin ana konusu ile hiçbir ilgisi olmayan anlamlar yüklenmiş, böylece surenin vermek istediği asıl mesaj örtbas edilmiştir.

Âdiyat suresi, vahyi esasları yüklenen Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin, daveti ortaya koyuşlarını, kendi toplumlarına vahyi esasları nasıl ulaştırdıklarını anlatmaktadır. Onlar, yüce Allah’tan başka kimseden korkup çekinmeden, Tevhidi esasları gizlemeden, açıkça ortaya koymuşlar, içerisinde yaşadıkları şirk toplumlarının karşı çıkışlarına, egemen despot idareci ve yönetimlerin baskı ve zulümlerine rağmen Hakk’ı insanlara duyurmuşlar, onları yüce Allah’a iman etmeye ve yalnızca O’na kulluk yapmaya çağırmışlardır.

Âdiyat suresi, elçilerin daveti ortaya koyuş metotlarını, bu davete karşı toplumların gösterdikleri tepkiyi ve karşı çıkışlarını göstermekte, Kur’an’da mücadele metodunun nasıl yapıldığını ortaya koymaktadır.

Surenin açıklaması

1-2- Andolsun nefes nefese ileri atılanlara, böylece kıvılcım çıkarıp (karanlığı) delenlere,

Bir telaş, bir koşuşturma, bir mücadele ve heyecan ortamının en doruk noktasına işaret eden bu ayetler, çok önemli bir durumu ortaya koymaktadır. Bu önemli durum nedir ki, soluk soluğa kalınmış bir halde toplumun içerisine girilerek ortalık toz dumana dönüştürülüyor!

Kimilerine göre bu ayetler, burunlarından soluyarak koşan, koştukça tırnaklarından ateş çıkaran, doludizgin bir halde sabahleyin akın eden, tozu dumana katarak bir topluluğun ortasına dalan atlara işaret etmektedir. Onlara göre bu ayetler, bir savaş ortamını anlatıyor.

Bu ayetleri böyle tefsir edenler, bu ayetlerin Mekki olduğunu ve Mekke döneminde savaşa izin verilmediğini unutmaktadırlar. Peki, nasıl olur da bu ayetlerin, o günkü Müslümanlara bir savaş ortamını gösterdiği iddia edilebiliyor!

Bu iddiacıların iddialarına göre o gün, baskı ve işkence altında inleyen Müslümanlara, böyle bir savaş ortamının anlatılması onları zımmen savaşa teşvik etmektir. Bu anlatım, Rasulullah (as)’dan sürekli olarak bir çıkış yolu soran, kendilerine yapılan zulme ve işkenceye karşılık vermek için izin isteyen sahabeye, savaş için ruhsat vermektir.

Sahabenin birçoğu genç, dinamik, heyecanlı ve savaşmak için can atan kimselerdi, ancak Rasulullah (as), Mekke’deki zorba güçlerin yaptıkları baskı ve işkenceye karşı Mü’minlerin sabretmelerini istemekte, “iman ettik” demekle cennetin hemencecik kazanılmadığını anlatmaktaydı.

“Yoksa sizden önce geçen kimselerin örneği size gelmeden cennete gireceğinizi gerçekten zannediyor musunuz! Onlara, sıkıntı dokundu, zor durumda kaldılar ve sarsıldılar, hatta Rasul ve onunla birlikte iman eden kimseler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. İyi bilin ki şüphesiz Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Rasulullah (as), her türlü zorluk, sıkıntı, baskı ve işkence altında olan Müslümanlara, o sıkıntılı dönemlerinde sabretmelerini tavsiye ediyor ve şöyle diyordu:

“Size ne oluyor da hemen sızlanıyorsunuz, sizden öncekilerin, etlerini kemiklerinden demir taraklarla ayırıyorlardı da yine dönmüyorlardı. Sizden önce geçenlerden birinin başı ortasına testere konur ve ayağına kadar kesilirdi de bu onu dininden döndüremezdi.” (İbn-i Kesir, III. C. Sh. 831)

Mekke döneminde, Âdiyat suresinden önce gelen surelerde, her şeyi en iyi bilen yüce Allah (cc) Mü’minlere savaşmalarını değil, sabretmelerini emrediyordu.

“Rabb’in için sabret” (Müddessir, 7)

Böylece onların söyledikleri şeylere sabret ve onlardan güzel bir ayrılışla ayrıl.” (Müzzemmil, 10)

Mekki dönemde, Müslümanlara her halükârda sabır emrediliyordu; kâfirler saldırıyor, işkence ediyorlardı. Buna karşılık onlar, sabrediyor, direniyor, kâfirlerin ortaya koyduğu düzenlere tâbi olmuyorlardı. Öyle ki Sümeyye (r. anha) ve Yasir (r.anh) gibi şehit oluncaya kadar Allah’a tevekkül edip sabrediyorlardı. İşte onlar, cennetle müjdelenen kimselerdi.

O halde bu ayetlerde ne anlatılıyor ve bu ayetlere uygun olan açıklama ne olmalı, nasıl açıklanmalıdır ki bu açıklama, surenin ruhunda ve anlamında bir sapma meydana getirmesin. Çünkü bir ayetin anlamını yanlış anlamak ve anlatmak, Kur’an mesajının yönünü saptırır, kişiyi sapıklığa sürükler sorumluluk altına sokar.

Evrensel ve çağlarüstü olan Kur’an, hiçbir zaman anlamsız ifadeler içermez. Her ayet, kıyamete kadar gelecek nesillere yol gösterecek yeterliliktedir. Belli bir çağda yaşayan birinin, yaşadığı çağa uygun olarak bu evrensel mesajı yorumlaması yadırganacak bir durum değildir. Ancak asıl yadırganması gereken, asırlar sonra Kur’an’la muhatap olanların, asırlar önce yapılmış yorumlara, tefsirlere itibar etmeleri onları doğru kabul edip ölçü edinmeleridir.

Örneğin asırlar önce bir müfessir, içerisinde yaşadığı ortama uygun olarak Âdiyat suresinin ilk beş ayetini, cihadı teşvik etmek, Mü’minleri cesaretlendirmek ve Allah’ın dinine düşmanlık yapıp zarar veren kâfirlere karşı savaşa hazırlamak için bu ayetleri, atların savaş ortamındaki durumuna uygun bir şekilde yorumladı. Peki, ‘at’tan eser kalmadığı, her şeyin son teknoloji ile yapıldığı bu çağda, asırlar önce yapılan bu yorumlara mı itibar edilecek! Bu gericilik, çağın gerisinde kalmak, Kur’an’ın evrensel ve çağlarüstü niteliğine gölge düşürmektir. Böyle bir hareket Kur’an’a yapılan en büyük hakaret ve çok büyük bir zulümdür.

Aynı şekilde, bir müfessir kalkıp, Âdiyat Suresinin bu ilk beş ayetini, çağımıza uygun bir şekilde, örneğin şu şekilde anlayabilir.

1- Andolsun gürültüleriyle ses çıkararak kalkan (uçak)lara,

2- (Düğmeye basınca) ateş çıkaran (füze rampa ve silah)lara,

3- Sabahleyin akın eden (uçak)lara

4- (Attıkları füze ve bombalarla yerden) tozkoparanlara.

5- Derken bir topluluğun ortasına dalan (füze ve bomba)lara.

Günümüzde savaşlar, artık kalkan kılıçla, at ve develerle yapılmıyor, en son geliştirilmiş silahlarla yapılıyor. Buradan hareketle yukarıdaki ayetler, teknolojik silahlanmayı gözönüne alarak açıklanabilir, ancak böyle bir açıklama da bu çağda kalmaya mahkûmdur. Çünkü gelecek çağlarda daha başka durumların ortaya çıkması mümkündür.

Ayetler, Kur’an bütünlüğünü bozmayacak, Kur’an’ın vermek istediği mesaja aykırı düşmeyecek şekilde diğer sure ve ayetlerindeki anlamlarla bütünlük sağlayacak şekilde açıklanmalıdır. Sureyi, içinde yaşanılan çağ gözönünde bulundurarak açıklamak yerine insanı, Kur’an’ın vermek istediği evrensel mesajı, yaratılış gayesini de hesaba katarak açıklamak gerekir ki bu tefsir tarzı çağlarüstü ve evrensel çağrıyı ortaya koyabilsin.

Kur’an’da Tevhidi mücadele metodu

Adiyat suresinde, ilahi mesajı üstlenen davetçilerin, toplumları içerisine girerek daveti ortaya koyuşları ve o toplumların, gelen mesaja karşı şaşkınlıkları dile getirilmektedir. Bu ayetler, geleneksel kültürlerini din edinen toplumların, her yeni gelen mesaja karşı tutumlarını ve o mesaja karşı tepkilerini ortaya koymaktadır.

Andolsun nefes nefese ileri atılanlara, böylece kıvılcım çıkarıp (karanlığı) delenlere!

Davetçiler, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için vahyin nuru ile küfrün karanlıklarını delerek Allah’ın nurunu hâkim kılacaklardır. Kur’an’da vahiy aynı zamanda nur ve yıldız olarak da isimlendirilir; bu surede de kıvılcım çıkarıp (karanlığı) delenler” şeklinde verilmiştir. İslâm davetçileri, ellerindeki nur ile karanlıkları delerek aydınlığı getireceklerdir.

“Elif Lâm Ra. Sana o indirdiğimiz Kitap, insanları Rab’lerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Aziz ve Hamd edilenin yoluna çıkarman içindir.” (İbrahim, 1)

Beşerî sistemler ve geleneksel kültür, karanlıkları temsil ederler

Kur’an’da karanlıklar olarak nitelendirilenler, kendi yarınlarını bilmekten yoksun beşerî şirk ve küfür sistemleri ile vahyi esaslara dayanmayan temel itibarı ile geleneksel kültür ve yaşayış biçiminden kaynaklanan din anlayışıdır.

Tüm Risalet önderlerinin getirdikleri vahyi esaslar da Hz. Muhammed (as)’ın getirdiği Kur’an da tağuti beşerî sistemlere ve geleneksel atalar dinine karşı mücadele etmişlerdir. Tağuti beşerî sistemler, kendi karanlıklarına, geleneksel din anlayışı da atalar dinine insanları çağırmışlardır. Kur’an, her iki batıl karanlığa karşı insanları vahyin nuruna davet etmektedir.

“Allah, iman eden kimselerin velisidir, karanlıklardan nura onları çıkarır; kâfir kimselerin evliyası tağuttur, (o da) nurdan karanlıklara onları çıkarır, işte onlar, ateş halkıdır, onlar, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

“İman eden kimseler, Allah yolunda savaşırlar ve kâfir kimseler de tağut yolunda savaşırlar; o halde şeytanın dostlarıyla savaşın, şüphesiz şeytanın düzeni zayıftır.” (Nisa, 76)

Vahyi mesajı üstlenen Risâlet önderi rasuller ile onların izini takip eden Tevhid erleri, ilahi mesajı insanlara ulaştırmaya çalıştıkları her dönemde, karanlıkları temsil eden tağuti sistemler ile geleneksel atalar dini mensupları şaşkına dönmüşler, vahyi esaslara karşı çıkmak için ellerinden geleni yapmışlardır. İşte bu nedenle Kur’an, bu karanlıkları delen aydınlıktır.

Andolsun nefes nefese ileri atılanlara, böylece kıvılcım çıkarıp (karanlığı) delenlere!

Davet görevini üstlenen Mü’min davetçilerin, bu sorumluluklarını yerine getirmeleri için azami bir gayret sarf etmeleri gerekmektedir.  Bu öyle bir gayret olmalı ki, bir saniye dahi durmadan hayatın her safhasında davet görevi yerine getirilmelidir. Çünkü davetçinin görevi hafif bir görev değildir, onun görevi, çok ağır ve sorumluluk isteyen, yapılması mutlaka emredilen bir görevdir. İnsanın yüklendiği bu kutlu görev, gökler, yer ve dağların kabullenmekten çekindikleri ağır bir görevdir.

Şüphesiz Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; fakat onu yüklenmeyi kabul etmediler, ondan endişelendiler ve insan onu yüklendi; doğrusu o, çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Şayet bu Kur’an’ı, bir dağın üzerine indirseydik, gerçekten baş eğmiş, Allah korkusundan parçalanmış görürdün, bu misalleri insanlara anlatıyoruz, ta ki düşünsünler.” (Haşr, 21)

Göklerin, yerin ve dağların kabul etmekten çekindikleri bu ağır sorumluluğu, insan yüklendi, daha doğrusu insana yüklendi. O halde insan, bu görevi hakkıyla yerine getirmeli, bunun için çaba sarf etmelidir.

Muhakkak Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.” (Müzzemmil, 5)

Bu ağır sorumluluğu yüklenen insan, emrolunduğu gibi dosdoğru bir şekilde bunu yerine getirmek zorundadır. Çünkü ondan istenen bu sorumluluğun yerine getirilmesidir, aksi halde insan, hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

“Andolsun asra, muhakkak ki insan gerçekten hüsrandadır; iman edip salih amel işleyen kimseler, Hakk’ı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”  (Asr, 1-3)

Hüsrandan kurtuluşun yolunu, Hakk’ı ortaya koyarak insanlara Tevhidi esasları duyurmakta gören Müslüman bir davetçi, üzerindeki bu sorumluluğu, şartlar ne olursa olsun, her halükârda yerine getirmek isteyecektir. Bu ağır mükellefiyeti yerine getirişinde davetçi, yukarıdaki ayetlerde belirtildiği üzere çok acele edecektir. Nefes nefese koşan davetçiler, toplumda ses çıkaracaklardır ki bu, ‘kıvılcım çıkaranlar’ olarak ifade edilmektedir. Kıvılcım çıkaranlar ifadesi sevinç ve kızgınlığı ifade etmektedir.

Üzerindeki davet sorumluluğunu, emrolunduğu şekilde yerine getiren insanın gözleri sevinçten ışıl ışıl parlarken, davete karşı çıkanların gözlerinde ise, kin ve düşmanlıktan ateş çıkmaktadır. Kur’an, kâfir ve müşriklerin, Tevhidi esasları duyuran elçilere karşı gözlerinden, ağızlarından nasıl kin kustuklarını veciz bir ifade ile anlatarak ateş çıkarmaya benzetmektedir.

Ve doğrusu kâfir kimseler, Zikri işittiklerinde, seni bakışlarıyla reddediyorlardı ve ‘Mutlaka o, kesinlikle mecnundur’ diyorlardı.” (Kalem, 51)

“Ey iman eden kimseler, kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin, sizi karıştırmaktan geri durmazlar, size sıkıntı verecek şeyleri severler. Doğrusu, nefretlerini açıkça telaffuz etmektedirler ve göğüslerinde gizledikleri şeyler daha büyüktür; şayet akleden kimseler iseniz, ayetleri elbette size açıkladık.” (Al-i İmran, 118)

Ayetlerde Tevhidi esasları ortaya koyan elçilere karşı kâfirlerin kin ve düşmanlıktan adeta ateş saçtıkları anlatılmaktadır. Nitekim kızan bir insan tarif edilirken de kullanılan ifade “gözlerinden ateş saçıyor” şeklindedir.

“Nefes nefese ileri atılanlar” ifadesi Saffat suresinde daha açık bir şekilde ortaya konulmakta ve bu nefes nefese koşuşun nedeni açıklanmaktadır.

“Andolsun saf saf olanlara, böylece men ettikçe men edenlere, sonra birbiri ardınca davet edenlere, Şüphesiz ilahınız elbette Bir’dir! (Saffat, 1-4)

Gerçi bu ayetleri de meal ve tefsir edenler, bunların anlamlarını da çarpıtmışlar ve bu ayetleri melekler ya da bulutlar şeklinde anlamlandırmışlardır. Saffat suresinin tefsirinde bu konu daha geniş anlatılacaktır inşaAllah.

Saffat suresindeki bu ayetler, Âdiyat suresinin ilk dört ayetiyle bir bütünlük sağlamaktadır. Saffat suresinde “Saf saf olanlar, böylece men ettikçe men edenler, sonra birbiri ardınca davet edenler,” insanlara “Şüphesiz ilahınız elbette birdir, diyerek ilahlarının tek bir ilah olduğunu bildirmektedirler.

Bu, elbette sıradan bir davet değil, Âdiyat suresinin Nefes nefese ileri atılanlar, kıvılcım çıkarıp (karanlığı) delenler ayetlerinde belirtildiği üzere davetçiler, toplumda fırtınalar koparmakta, bir kıvılcımla ortalığı yangın yerine dönüştürmektedirler. Tabiiki bu kıvılcım da toplumun yabancısı olduğu, adeta inkâr ettiği yüce Allah’ın uluhiyetinin ortaya konulmasıdır, ilahınız tek Bir ilahtır.

“Nefes nefese ileri atılmak, hitabı, oturulduğu yerden yapılan bir hareket değil bir haberin getirilmesinde o haberin önemine ve aciliyetine binaen hızlı ve koşarak duyurulmasıdır. Bu önemli haber insanlara, ilâhlarının Bir olduğunun bildirilmesi, onlara aydınlığın getirilmesidir.

Şirk ve küfür içerisinde bocalayan, belki de biraz sonra bu halleriyle ölecek insanlara, Tevhidi esasların çok acilen duyurulması gerekir. İnsanlar, bu halleriyle ölürlerse ebediyen ziyana uğrayarak helak olacaklardır. Bu tıpkı ölmek üzere olan ve adeta son çırpınışlarını veren bir kalp hastası ya da nefes darlığı olan bir kimseye ilacını yetiştirme duyarlılığı içerisinde hızlı hareket etmek ve ilacın getirildiğini telaşla bağırarak söylemek gibidir.

Şu bir gerçektir ki şirk ve küfür üzere ölmek, ilaçsız ölmekten çok daha kötüdür; ilaçsızlıktan ölen kimse, yalnızca ölecektir. Ancak şirk ve küfür üzere ölen bir kimse, ahiret hayatında ebediyen helak olup şiddetli bir azaba duçar olacaktır. İşte bu durumda onları kurtarmak, Müslüman davetçilerin en acil görevlerinden biridir.

Tevhidi davet, insanları derinden sarsmalıdır

Tevhidi davet, karanlıkları içerisinde bocalayan tağuti sistemin ve geleneksel atalar dininin mensuplarını derinden sarsmalı, onları şaşkına çevirmelidir. Köhnemiş zihniyetleri içerisinde debelenip duran karanlığın her iki temsilcisi, vahyi esasları duyduklarında şaşkınlık içerisinde sarsıldıkça sarsılacaklar, şok olacaklardır.

İslâmi davetin önem ve aciliyetini, Tevhidi esasların insanlara nasıl ulaştırılacağını bildiren yüce Allah (cc), Risalet önderlerinin mücadelelerini örnek vererek açıklamaktadır.

“Andolsun (Hakkı) duyuran gönderilenlere! Derken sarstıkça sarsanlara ve yaydıkça yayanlara, böylece ayırdıkça ayıranlara, nihayet zikri bırakanlara, özür yahut uyarı için.” (Mürselat, 1-6)

Risalet önderleri, yüklendikleri vahyi sorumluluğu yerine getirebilmek için geceyi gündüze katarak kendi toplumlarına Hakk’ı ulaştırmaya çalışmışlardır. Onları örnek alan Tevhid erleri de ilahi mesajı yaymak, Hakk’ı batıldan ayırmak, insanlara Kur’an’ı öğüt olarak bırakmak için aktif olmalı, çok çaba sarf etmelidirler.

Davetçilerin bu mücadeleci ruhu, Âdiyat suresinde ‘Dabhan’ (nefes nefese) şeklinde belirtilmiştir. ‘Dabhan’ ifadesi, mecazi olarak kullanılmış, nefes nefese bir mücadele ortamını ve bu ortam içindeki davetçilerin konumunu ve durumunu ortaya koymuştur.

Mürselat suresinde geçen “sarstıkça sarsanlara” ifadesi gibi buradaki nefes nefese ileri atılanlara ifadesi de mecazi olarak kullanılmıştır. Bu, gönderilen rasullerin, toplumları içerisinde çok hızlı hareket ederek Hakk’ı duyurmalarını ifade etmektedir.

Bütün bu tanımlamalar, davetin insanlara nasıl ulaştırılacağını, davet metodunu ifade etmektedir. Daveti üstlenen elçiler, vurdumduymaz, gününü gün edinen, pısırık, hantal ve tembel olamazlar. Tabiidir ki Tevhidi mücadele, nefsinin alçak isteklerini tatmin etmek isteyip yanları üzere yatanlar için hiçbir şey ifade etmeyecektir.

Tevhidi mücadele, yüce Allah’ın fitne olarak nitelendirdiği, tağut olduklarını bildirip reddedilmesini ve yeryüzünden kaldırılıncaya kadar mücadele edilmesini istediği beşerî küfür ve şirk düzenlerinin yasaları altına zillet içerisinde sığınılarak yapılacak bir görev de değildir.

Beşerî sistemlerin izin ve icazeti ile açılan şirk ve küfür yuvaları vakıf ve derneklerde zilleti seçenlerin yaptıklarının İslâmi davetle hiçbir ilgisi yoktur. Onlar, Tevhidi esasları bozan, Hakk’ı batılla bulayıp Tevhidi gerçekleri gizleyen Samiri soylu bozgunculardır.

Müslüman davetçiler, hareketli, aktif, çalışkan, davasını bilen, şuurlu, duyarlı olan, yalnızca Rab’lerinin bildirdikleri doğrultuda hareket eden kimseler olmak zorundadırlar ki, davet görevi, böyle yapmayı gerektiriyor.

Tevhidi esasların, insanlara duyurulması görevini Müslüman, Hz. Nuh (as) ve diğer bütün rasuller gibi gece gündüz, gizli açık demeden yerine getirmeli, dabhan (nefes nefese) kavramın ifade ettiği şekilde hareket etmelidir.

Tevhidi mücadele, bedel ödemeyi gerekli kılan bir mücadeledir

Tevhidi mücadele, Risalet tarihinde birçok örneği görüldüğü üzere can da dahil bütün değerlerin ortaya konulması ile yapılması gereken kutlu bir görevdir. Canları da dahil dünyevi bütün değerlerinden vazgeçmeyenler, Tevhidi mücadele gibi bedeli ağır bir görevi yerine getiremezler. Tüm Risalet önderi rasuller ile onları örnek edinen Tevhid erleri, Tevhidi mücadele uğruna çok ağır bedeller ödemişlerdir. Fedakârlık yapılmadan aydınlığa ulaşılmaz.

3-5- Nihayet fedakârlık yapıp aydınlığı getirenlere, böylece onunla toplanıp başkaldıranlara, nihayet onu topluca ortaya koyanlara.

Yüce Allah (cc), önceki rasullerin Tevhidi mücadeleyi ortaya koyarlarken nasıl çok büyük sıkıntı ve zorluklar yaşadıklarını, yalanlandıklarını, hakarete uğradıklarını, ancak ondan sonra onlara yardımlarını ulaştırdığını bildirmektedir.

“Nihayet ne zamanki rasuller umutlarını kestiler ve doğrusu kendilerinin, gerçekten yalanlandıklarını zannettiler, onlara yardımımız geldi, böylece dilediğimiz kimseler kurtarıldı, günahkârlar toplumundan azabımız geri çevrilmez.” (Yusuf, 110)

Tevhidi mücadeleyi halkına ulaştırmak uğruna gece gündüz demeden 950 sene boyunca her türlü zorluğa baskıya göğüs geren Hz. Nuh (as), babasına ve halkına Tevhidi esasları duyurmak uğruna ateşe atılan Hz. İbrahim (as), kol ve bacaklarının kesilmesini, çarmıha gerilmeyi göze alan Hz. İsa (as), en azgın diktatör Fir’avn’e, vahyi esasları bildiren Hz. Musa (as) ve nihayet ashabıyla müşriklerin dayanılmaz işkencelerine aldırış etmeden müşrikleri, yüce Allah’ı Bir’lemeye davet eden Hz. Muhammed (as), Tevhidi mücadele uğruna bedeller ödemişlerdir. Yüce Allah (cc), onların örnekliklerini sonradan gelenlere örnek vermektedir.

“Gerçekten onların kıssalarında, akıl sahipleri için ibretler vardır; (bu), uydurulacak bir söz değildir velakin kendinden öncekilerin doğrulanması ve her şeyin ayrıntılı açıklaması ve bir hidayet ve rahmettir iman eden topluluklar için.” (Yusuf, 111)

Tevhidi davet, can da dahil olmak üzere dünyevi bütün değerlerden fedakârlık yapılmadan insanlara ulaştırılamaz. Günümüzde tağuti sistemin vakıf ve dernek gibi şirk ve küfür yuvalarında yuvalanan Samiri soylu bel’amlar, Tevhidden uzak oldukları için İslâm adına yaptıklarını iddia ettikleri konuşmaların, İslâm ve Tevhitle hiçbir ilgisi yoktur.

Daveti yüklenen davetçi, nefes nefese ileri atılarak toplumda adeta kıvılcım çıkarıp (karanlığı) delerek körelmiş, karanlıklara bürünmüş beyinlere vahyin nurunu fedakârlık yaparak aydınlığı getirecektir.

Tevhidi daveti üstlenen Tevhid erleri, bu görevlerini gündüzün ortaya koyacak, günün ilk ışınlarıyla beraber insan topluluklarına Hakk’ı duyurmaya başlayacaklardır. Davetçiler için gündüz, davet ve mücadele, gece, eğitim ve dinlenme zamanıdır.

Şüphesiz senin için uzun süre (Rabb’ini) yüceltme vardır.” (Müzzemmil, 7)

Gündüzün uzun uğraşısı, daveti reddedenlerin mücadelelerine karşın davetçilerin azmini, direnişini ve mücadelesini ifade eder. Bu öyle bir mücadeledir ki, ortalık ana-baba gününe döner. Risalet önderlerinin mücadelelerine bakıldığında bu, rahatlıkla görülebilir.

Tevhidi esasları duyurdukları için şirk ve küfür cephesinin şiddetli tepkisiyle karşılaşan Tevhid elçilerini yüce Allah (cc) yalnız bırakmamakta, onlara yardım etmektedir.

“Andolsun kuşluk vaktine ve andolsun sakinleştiği zaman geceye! Rabb’in seni bırakmadı ve darılmadı.” (Duha, 1-3)

Duha ve Müzzemmil surelerinde de belirtildiği gibi Tevhidi davet, toplum içerisine akın eden davetçilerce ortaya konulacak, bu davetin uyandırdığı etki sonucunda insanların tepki ve itirazları ile davetçilerin tavizsiz tutumları nedeniyle ortalık toz duman olacaktır.

İnsanın nankörlüğü

Tevhid şirk mücadelesi, Kur’an’da birçok surenin ayetlerinde açıklandığı üzere nefes nefese, soluk soluğa bir mücadele sonucunda ortaya konulurken bazı kimseler, bu gerçekleri adeta görmezden gelerek davet metodunu saptırmışlardır. Onlar, Rab’lerinin bildirdiği Tevhidi esasları, üzerinde bulundukları imkân ve nimetleri değerlendirip sorumluluklarını yerine getirmeyerek Rab’lerine nankörlük yapmışlardır.

6-7- Gerçekten insan, Rabb’ine karşı çok nankördür ve doğrusu kendisi buna elbette şâhittir.

Rab’leri tarafından Risalet önderleriyle kendilerine bildirilen Tevhidi esasların değerini bilmemiş, kendilerine yüklenilen sorumluluğun gereğini, vahyin belirlediği esaslara uygun yerine getirmeyenler, Rab’leri indinde büyük bir sorumluluk altına girmişlerdir.

Basit bir damla sudan yaratılan insan, başlangıçta hiçbir şey değilken, Rabb’i kendisine çeşitli nimetler vermiş, elçilik görevi ile şereflendirmiştir. İnsan, kendisine verilen nimetlerin gereğini yerine getirdiği, elçilik görevini yaptığı sürece şerefini koruyarak yücelecek, aksi halde nankör bir kimse olarak Rabb’ine isyan etmiş olacaktır.

Verilen nimetlerin ve Tevhidi esasların insanlara ulaştırılması görevini hakkıyla yerine getirmeyenler, Rab’lerine nankörlük yapmışlardır. İman edenler, kendi kurtuluşları için verilen nimetlerin kıymetini bilir, görev ve sorumluluklarının gereğini yerine getirirler. Risalet önderleri, görev ve sorumluluklarını layıkıyla yerine getirdikleri için Rab’lerinin rızasını kazanmış, kurtuluşa ermişlerdir.

İnsanın, Rabb’ine karşı nankörlüğüne, insanın kendisi de şahittir; “ve elbette kendisi buna şâhittir” ifadesi, iki anlamda ele alınabilir, her iki mana da Kur’an esprisine ters düşmez.

Birincisi, yüce Allah (cc)’ın bizzat Kendisi, insanın yaptığı nankörlüğü biliyor. İnsan, kendisine bildirilen ilahi mesajın gereğini yapmayarak, verilen nimetlerin hakkını vermeyerek nankörlük yapmıştır.

İkincisi, insan, ilahi mesajın kendisinden ne istediğini, davetin, ayetlerde bildirildiği şekilde yapılacağını bilir. İnsanın, sorumluluğunu anladığı, her şeyi apaçık bir şekilde bildiği halde kendisinden istenileni yapmaması açık bir şekilde nankör olduğunun farkında olmasıdır.

Bazı kimseler, birçok şeyi bildikleri halde bu bildiklerini ne emrolundukları şekilde yaşamışlar ne de topluma ulaştırmaya çalışmışlardır. Bunlar, Tevhidi gerçekleri gizleyerek ya da layıkıyla topluma ulaştırmayarak Rab’lerine karşı nankörlük etmişlerdir.

Mala düşkünlük insanı helak eder

Bazı kimseler, yüce Allah’ın kendilerine verdiği maddi imkânları, cimrilik yaparak ellerinde tutarlar, bunları ihtiyaç sahiplerine vermezler, Allah yolunda harcamazlar. Onlar, yüce Allah’ın verdiği bu imkânları, ancak nefislerini tatmin etmek için kullanırlar, zevk ve sefa içerisinde yaşayarak Rab’lerine yaklaşmaya çalışmazlar.

Tevhidi esasları insanlara ulaştırmayan ve mallarını Allah yolunda harcamayan insanlar, bu hareketleriyle yüce Allah’ın dininin yeryüzüne egemen olmasına engel olmuşlar, sahip oldukları bilgi ve mallarıyla İslâmi esasların toplum hayatına hâkim olmasına çalışmamışlardır. Onlar, böylece yüce Allah’a karşı nankörlük etmişler ve Hakk’ı gizlemişlerdir. Bu hareketleri ile onlar, dünyayı ve malı çok sevdiklerini göstermişlerdir.

8- Doğrusu onun mal sevgisi elbette çok şiddetlidir.

Mal, yüce Allah’a yaklaştıran, toplum fertlerini birbirine kaynaştıran bir araç olmalı, insanı, yüce Allah’tan uzaklaştıran, insanları birbirine düşman eden bir fitne olmamalıdır. Mal edinmeyi temel amaç olarak alanlar, malı çok severek hayatlarını onun peşinde koşturmakla, mal biriktirmekle harcamışlardır. Bunların malı çok sevmeleri, onlara asıl sorumlulukları olan kulluk görevlerini unutturmuş, Rab’lerinden gelen ilahi mesajı arkalarına atmalarına neden olmuştur.

Mal sevgisi nedeniyle insan, kendi malında başkalarının hakkı bulunduğu gerçeğini görmezden gelir, onlara haklarını vermeyerek Rabb’ine nankörlük yaparak isyan eder. Oysa insan, sahip olduğu mal ile kendi kurtuluşunu sağlayabilir, Rabb’ini razı ederek yücelebilir. Şayet insan, kimseden bir karşılık beklemeden, yalnızca yüce Allah’ın rızasını kazanmak için malını verirse yücelir, Rabb’inin rızasına ulaşır ve şirk pisliğinden arınır.

“O ki, malını vererek temizlenir ve o, yanındaki bir kimseye, bir nimet karşılığında vermez, yalnız yüce Rabb’inin yüzünü/rızasını ister; elbette yakında o, razı olacaktır.” (Leyl, 18-21)

İnsan, Rabb’ini razı etmek için malını vererek yüceleceği yerde, mala olan aşırı sevgisi yüzünden alçalmış, alçaldıkça mala biraz daha tapmış, onu ilah edinmiştir. Bunlar, mallarını Allah yolunda harcamayarak, İslâmi mücadelenin yapılmasına katkıda bulunmayarak Allah’ın dininin yayılmasına engel olmuşlardır.

9-11- Bilmiyor mu ki, kabirlerde olanlar diriltildiği zaman, göğüslerde olanlar ortaya çıkarılır. Şüphesiz Rab’leri o gün, onlardan elbette haberdardır.

Kıyamet günü insanlar, dünyada biriktirip ilahlaştırdıkları, uğrunda insanlara zulmettikleri malın hesabını vereceklerdir. Bu hesap, çok zorlu bir hesaptır ve mal yüzünden Rab’lerine isyan edişlerinin, mazlumların haklarını yiyişlerinin, kulluk sorumluluk ve görevlerini yerine getirmeyişlerinin hesabı olacaktır. Üstelik o biriktirdikleri mal ile azapları daha fazla olacak, azaplarının şiddetlenmesini sağlayacaktır.

Ey iman eden kimseler, şüphesiz hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını batıl sebeplerle yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar; altın ve gümüşü yığan kimseler ve Allah yolunda onları infak etmeyenler, işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

O gün cehennem ateşinde o (biriktirdiklerinin) üzeri ısıtılır; onunla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır: ‘Nefisleriniz için biriktirdiğiniz şeyler budur; o halde yığmış olduğunuz şeyleri tadın!!” (Tevbe, 34-35)

Allah yolunda harcanmayan, ihtiyaç sahiplerine verilmeyen mal, ahirette ancak kendisini sevenin azabını artıracak, kendisine fayda yerine zarar getirecektir.

O ki, mal toplayıp onu sayıp durur, gerçekten malının, onu ebedi yaşatacağı düşüncesinde, İyi bilin ki o, andolsun Hutame’ye atılacaktır.” (Hümeze, 2-4)

İnsanlar, öldüklerinde yanlarında hiçbir mal götüremeyeceklerini çok iyi bilmelerine rağmen yine de mal ve sermayeyi biriktirdikçe biriktiriyor, bu uğurda birçok sıkıntı çekiyor ve başkalarının haklarına el uzatabiliyorlar.

Yazıklar olsun o kimselere ki, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esasları, Rab’lerinin belirlediği kurallar doğrultusunda tebliğ etmemek için Hakk’ı batılla bulaştırıp gerçekleri gizliyor, mal peşinde zamanlarını harcıyor ve hayatlarını bu yolda tüketiyorlar.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*