Abese Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Abese Suresi

Giriş

İslam’ın, hayata nasıl uygulanacağı metodunu yüce Allah (cc) belirlemiştir

İnsanların yeryüzündeki yaşamlarını düzenlemek için vazedilen bir din, bir sistem, bir ideolojinin, insanlar tarafından nasıl yaşanacağı ile ilgili kurallar, o dinin ya da sistemin kendisine özgüdür. İnsanlar, kabul ettikleri din ya da ideolojiyi nasıl sistemleştirip hayatlarına uygulayacakları hususundaki metodu, inandıkları din ya da sistemden almak zorundadırlar. Bu husus, beşerî ideolojiler için sözkonusu olduğu gibi, İslâm için de söz konusudur.

Bir din ve ideolojinin, insan hayatına nasıl uygulanacağı ile ilgili kendisine özgü bir metodunun bulunması, o din ve ideolojinin kendi içerisinde tutarlılığını, yeterliliğini ve bütünlüğünü ortaya koyar. Kendisine özgü bir uygulama metodu bulunmayan bir din ya da ideoloji, eksik ve yetersiz olduğu için insan yaşamında etkili ve uzun vadeli olmaz, zaman içerisinde kaybolur gider.

Hiçbir din ve ideoloji, başka bir din ve ideolojinin metodu ile insanlara ulaştırılamaz. Bir din ve ideolojinin, başka bir sistemin metoduyla ortaya konulması, o din ve ideolojiyi bozmaya çalışmaktır ki bu, o din ve ideolojiye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

İslâmi esasların, beşerî sistemlerin metotlarıyla insanlara ulaştırılması, -bilinçli ya da bilinçsiz- İslâmi esasları bozmaya yönelik bir harekettir. Temel amaçları, yüce Allah’ın razı olup beğendiği İslâm dinini hayattan kaldırmaya yönelik olan beşerî sistemlerin izni ile kurulan vakıf, dernek ve parti metoduyla İslâmi esasları anlatmaya kalkışmak, beşerî sistemlerin bu amacına hizmet etmektedir.

Sünnetullahtaki davet metoduna aykırı olan vakıf, dernek ve parti yoluyla İslâm’ı anlatacaklarını zannedenler, asıl itibarı ile İslâmi esasları eksik görerek bu esaslara hakaret etmiş, İslâm dinini bozmaya kalkışmışlardır. Onlar, bu hareketleriyle yüce Allah’ın üzerine iftira atmış, Rab’lerine şirk koşmuş, küfre girmişlerdir.

Yüce Allah’ın, insanların yeryüzündeki hayatlarını düzenlemek için indirdiği yüce İslâm dini, beşerî düşüncelerin basit metotlarıyla insanlara ulaştırılamaz. İslâmi esasların, beşerî şirk ve küfür sistemlerinin kurallarından hareketle insanlara ulaştırılmaya çalışılması, İslâm’ı bilmemekten kaynaklanan bir cehalet ya da İslâm’a karşı düşmanlıktır.

İslâm, din ve hayata uygulama metodu olarak tam ve mükemmeldir

Yüce Allah (cc), kendisine kulluk yapmaları için yarattığı insanların, yeryüzündeki hayatlarını düzenleyen kurallarını apaçık bir şekilde indirmiştir. Bu kurallara uygun hareketin ve diğer insanlara nasıl ulaştırılacağının metodunu da aynı kurallar içerisinde indiren yüce Allah (cc), kullarının bu metot çerçevesinde İslâm’ı yaşamalarını, bu metodun belirlediği ölçüler doğrultusunda hareket etmelerini emretmiştir.

İslâm dininin hükümleri ve sosyal hayata nasıl uygulanacağı, insanlara nasıl ulaştırılacağı ile ilgili metot olarak tamamlanmıştır.

“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum…” (Maide, 3)

Yüce Allah’ın en mükemmel şekilde vazettiği İslâmi hükümleri, bu hükümlerin insanlara ulaştırılması metodunu hiçbir güç ve kişi değiştiremez, değiştirmeye güç yetiremez. Çünkü yüce Allah (cc), her yönüyle dinini tamamlamış ve koruma altına almıştır.

“Rabb’inin kelimesi doğrulukça ve adaletçe tamamlanmıştır; O’nun kelimelerini değiştirebilecek yoktur ve O, İşiten’dir, Bilen’dir.” (En’am, 115)

Yüce Allah’ın mükemmel bir şekilde tamamladığı İslâm’ın hükümlerini, ne Rasulullah (as), ne de başkaları değiştirebilir. İslâmi esaslara iman eden bir kimse, iman ettiği esasları olduğu gibi kabul etmek ve uygulamak zorundadır, çünkü iman bunu gerektirir.

Yüce Allah’ın, hiçbir eksiklik bırakmadan tamamladığı İslâm, zaman ve mekân farklılığından etkilenmeden, nazil olduğu ilk dönemdeki saf ve berraklığı ile hüküm ve metot olarak değişmeden kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü yüce Allah (cc), tüm zaman ve mekânlarda bulunan insanların her hallerini biliyor ve ona göre hükümler koymuştur.

Hüküm ve metot olarak evrensel ve çağlarüstü bir niteliğe sahip olan İslâm’ın, hüküm ve davet metodu, zaman ve mekâna göre değiştirmeye kalkışmak, yüce Allah’ın koyduğu hükmü ve metodu beğenmemektir ki bu, apaçık bir şekilde sapıklık, şirk ve küfürdür.

Yüce Allah (cc), beşerî sistemlere uymanın insanı Hak’tan saptıracağını bildirmiştir.

“Şayet yeryüzündeki kimselerin çoğuna tâbi olursan, Allah yolundan seni saptırırlar; şüphesiz onlar, sadece zanna tâbi oluyorlar ve onlar ancak zannediyorlar.” (En’am, 116)

Yüce Allah (cc), tağuta uymayı değil, reddedilmesini emretmiştir, reddedilmesi gereken tağuti sistemlerin belirlediği metotlara İslâm anlatılamaz, yaşanamaz. Bazı kimseler, yüce Allah’ın bu emrini görmezden gelerek İslâmi esasları, küfür ve şirk yasalarına uydurma gayreti içerisine girmişlerdir.

İslâmi hükümler, tüm çağların üzerinde bir evrenselliğe sahiptir. Bu nedenle belli bir çağdaki insanların, kendi zanlarından ortaya koydukları kimi yol ve yöntemlerle İslâm’ın hüküm ve metodunda değişiklik yapmaya kalkışmaları bu evrenselliğe aykırıdır.

Sünnetullahta değişiklik olamayacağı ilkesi gereği İslâmi esaslar, kıyamete kadar kendisine özgü metoduyla anlatılıp uygulanacaktır ki bu, evrensellik ve çağlarüstü oluştur.

Yüce Allah (cc) İslâmi metodu, rasullerin örnekliğinde ortaya koymuştur

Yüce Allah (cc), İslâmi davet ve hareket metodunun rasullerin en güzel örnekliği ile bildirmiş, onlara tabi olunmasını emretmiştir.

“Andolsun sizin için Allah’ın Rasulü’nde, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok hatırlayan kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

“Gerçekten sizin için İbrahim’de ve onun beraberindeki kimselerde güzel bir örnek vardır; o zaman kavimlerine dediler ki: ‘Şüphesiz biz, sizden ve Allah’tan başka itaat ettiğiniz şeylerden uzağız, sizi tanımıyoruz. O Bir olan Allah’a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret ortaya çıkmıştır.” (Mümtehine, 4)

“Gerçekten onların kıssalarında, akıl sahipleri için ibretler vardır; (bu), uydurulacak bir söz değildir velakin kendinden öncekilerin doğrulanması ve her şeyin ayrıntılı açıklaması ve bir hidayet ve rahmettir iman eden topluluklar için.” (Yusuf, 111)

Abese suresi, ilahi olan vahyi esasların, bu esasların insanlara ulaştırılması metodunun, beşerî istek ve arzular tarafından değiştirilmesinin mümkün olamayacağını bildirmiş, bunun için Rasulullah (as), kimi tutum ve davranışları nedeniyle uyarılmıştır.

Hud suresi, 112. ayeti Rasulullah (as)’a indiği zaman o, şöyle demiştir. “Hûd sûresi ve kardeşleri olan Vâkıa, Hâkka, Mürselât, Nebe’ ve Tekvîr gibi sûreler beni ihtiyar­lattı” (Tirmizî, Tefsir 57/3297) buyurmuştur. Bazı rivayetlerde ise Rasulullah (as) bu ifadeyi yalnızca Hud suresi için söylediği rivayet edilir. “Beni, Hud suresi ihtiyarlattı.”

“Öyleyse emrolunduğun gibi seninle beraber tevbe eden kimselerle doğru ol; haddi aşmayın, şüphesiz O, yaptığınız şeyleri görmektedir.” (Hud, 112)

Bu uyarı, Rasulullah (as)’ın ve onunla beraber iman edenlerin, emrolundukları esaslar içerisinde hareket etmelerini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle ne Rasulullah (as), ne de iman edenler, İslâmi esaslarda, bu esasların insanlara ulaştırılması, hayata uygulanması metodunda, kendi istek ve arzularına, başka kişilerin isteklerine göre herhangi bir değişikliğe gidemezler. Aksi halde büyük bir sorumluluk altına girerler.

Abese suresi, İslâmi davetin nasıl yapılacağı ile ilgili metodu belirlerken aynı zamanda önceliğin kimlere verileceğini de ortaya koymaktadır. Sure, İslâmi davetin öncelikle onu talep eden kimselere ulaştırılması gerektiğini, müstağnileşip kendilerini yeterli görerek azgınlaşan kişilerden davetçilerin sorumlu olmadıklarını bildirmektedir.

İslâmi davette öncelik, onu talep edenleredir

İslâmi davet, kişi ayırımı yapılmaksızın herkese anlatılmalı, zira İslâm nokta-i nazarında insanlar, davete muhataplık açısından eşittirler. Bazı kişilerin, toplum içerisinde zengin, itibarlı, güçlü, saygın ve sevilir olmaları onlara, davetin öncelikli olarak ulaştırılması için bir neden değildir. Diğer taraftan, dünyevi maddi değerlerden mahrum yoksul, kimsesiz, güçsüz, eğitimsiz kimselerin de İslâmi davette ikinci plana itilecekleri anlamına gelmez.

İslâmi davet karşısında tüm insanlar, maddi refah düzeylerine, siyasal kimliklerine, ırk ve renklerine bakılmaksızın eşittirler. Yüce Allah (cc) üstünlüğün dünyevi maddi değerlerde, soy ve ırklarda olmadığını, üstünlüğün ancak takvada olduğunu bildirmiştir.

“…Şüphesiz Allah yanında en üstün olanınız, takvalı olanınızdır; şüphesiz Allah Bilen’dir, Haberdar’dır.” (Hucurat, 13)

Rasulullah (as), da insanların eşit oldukları, bazılarının diğerlerinden üstün olmadıkları, üstünlüğün ancak takvada olduğu konusunda şöyle buyurmuştur:

“Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a bir üstünlüğü yoktur; beyazın siyaha, siyahın da beyaza bir üstünlüğü yoktur, üstünlük sadece takva iledir; hepiniz Âdemdensiniz, Âdem ise topraktandır.” (Veda Hutbesinden)

Abese suresi, İslâmi davet metodunun yüce Allah (cc) tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Tevhidi esaslara davet yapanların ya da yapacak olanların, Rab’leri tarafından belirlenmiş ilkeler ve metot doğrultusunda hareket etmeleri zorunludur.

İslâmi daveti üstlenen davetçilerin, hangi gerekçe ile olursa olsun, kendi hevalarından metot koyamayacakları surede çok açıkça belirtilmiştir. Belirlenen esaslar dışında hareket edenlerin ya da edecek olanların çok şiddetli bir şekilde uyarılacakları, Rasulullah (as)’a yapılan uyarı ile bildirilmiştir.

Abese suresinde, hidayet rehberi Kur’an’ın, en sağlam yollarla gönderildiği bildirilmiş, ancak bazı kimseler, Rab’lerinden gelen esaslara göre hareket etmek yerine bu esasları değiştirmeye kalkışmış, kendi hevalarından metotlar uydurmuşlardır.

İslâmi davette, yüce Allah’ın insanlara verdiği nimetler hatırlatılmalı

Yaradılışlarını unutarak Rab’lerine isyan edenler, O’nun kendilerine verdiği rızkı inkâr edip nankörlük yapmaktadırlar. Ancak kıyamet günü, inkârcı nankörler için hiç de kolay bir gün olmayacaktır. Onlar o gün, kıyametin dehşetinden, dünya hayatında çok değer verip sevdiklerinden kaçacaklar, hesap zamanında da isyan edip nankörlük yaptıkları Rab’lerine karşı utançlarından yüzleri kapkara kesilecektir.

Abese suresi, dünyada her şeyin üzerinde tutulup değer verilen aile efradının, kıyamet gününde kişiye hiçbir fayda sağlayamayacağını, o dehşetli günde herkesin kendi canının derdine düşeceğini, insanın en yakınlarından kaçacağını net bir şekilde belirtmiştir. Akıllı kimseler, dünyada, dünyevi tüm değerlerini Allah yolunda ortaya koymalı, aile ve yakınlarına karşı ilişkilerini mutlaka yüce Allah’ın rızası doğrultusunda düzenlemelidirler.

Mü’minler, dünyevi değerlerini, kendilerini yüce Allah’ın rızasına yaklaştırdığı sürece önemsemeli, O’nun yolundan ve rızasından uzaklaştırması durumunda bu değerlerden ve kendilerini kötü yola, Rab’lerinin azabına sürükleyen kişi ve çevreden uzaklaşmalıdırlar.

Nüzul sırasına göre Mekki surelerde ilk defa Abese suresinde, yüce Allah’ın, kullarına verdiği rızıklara açıkça vurgu yapılmakta, insanın, verilen nimetlere karşı nankörlük yaptığı bildirilmektedir. Daha önceki surelerde rızık konusu bu denli açık bir şekilde belirtilmemişti.

Abese suresinden sonra nazil olan birçok surede, rasullerin, insanlara Tevhidi esasları anlatırlarken onlara yüce Allah’ın verdiği nimetleri hatırlattıkları anlatılmaktadır ki bu, İslâmi davette insanlara Tevhidi esaslar ulaştırılırken nasıl hareket edileceğini ortaya koymaktadır.

Surenin Arka planı

Rasulullah (as), Kureyş kavminin ileri gelenlerini imana, İslâm’ı kabul etmeye davet ettiği sırada âmâ Abdullah İbn Ümmü Mektum, içeri girip “Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret ya Rasulullah” diyerek Rasulullah (as)’a seslenir. Rasulullah (as)’ın cevap vermemesi üzerine Ümmü Mektum, aynı talebini tekrarlamış, bunun üzerine Rasulullah (as), kaşlarını çatarak yanını ona çevirip Kureyş ileri gelenleriyle konuşmasını sürdürmüştü.

Adabı muaşeret gereği, iki insan aralarında konuşurlarken onların yanına gelen üçüncü bir şahıs, iki kişi arasındaki konuşmanın bitmesini beklemeli ya da çok aciliyet gerektiren bir durum sözkonusu ise, konuşmak için izin almalıdır. Bu kurala uymayan, belki de âmâ olduğu için içeri girdiğinde Rasulullah (as)’ın yanında bulunanları görmeyen Ümmü Mektum’un bu davranışı, Rasulullah (as)’ın canını oldukça sıkmış, o da, yüzünü ekşitip yanını dönmüştü.

Rasulullah (as), gecesini gündüzüne katarak tebliğ görevini sürdürüyor, insanların Tevhidi esaslara iman etmelerini istiyordu. Özellikle Müslümanların çok sıkıntı çektikleri bir dönemde Rasulullah (as), Müslümanlara eziyet ve işkence eden müşriklerin ileri gelenlerinin iman etmelerini istiyordu. Çünkü bu durumda hem İslâm daha hızlı yayılacak hem de iman edenler üzerindeki bu zulüm çemberi kalkacaktı.

Müşriklerin ileri gelenlerinin iman etmeleri, onlara bağlı insanların da iman etmelerini sağlayacak, İslâm daha rahat anlatılacak, onlardan korkan kimseler de İslâm’a girebileceklerdi. Rasulullah (as) bu düşünce ve gayretle Mekke ileri gelenlerinden Velid, Ümeyye bin Halef, Utbe bin Rabia ve diğerlerine İslâm’ı anlatıyor, onların Müslüman olmalarını istiyordu.

Rasulullah (as), karşısında kendisini sessizce dinleyen Mekke ileri gelenlerinin iman edeceklerini düşünüyor, bu nedenle şevkle ve hararetle konuşmasını sürdürüyordu. Ancak cehalet ve hasetlik, kibir ve azgınlık içindeki müşrikler, bu ilahi mesajı kabul etmeye bir türlü yanaşmıyor, üstelik onlar, fakirlerin, yanlarında bulunmasından da hoşlanmıyorlardı. İşte tam bu sırada Ümmü Mektum’un içeri girip sözü bölmesi, Rasulullah (as)’ın canını oldukça sıkmıştı, bunun üzerine yüce Allah (cc), onu uyararak Abese suresinin ilk ayetlerini indirmişti.

Surenin Tefsiri

Davetçiler, İslâmi davette insanlar arasında ayırım yapamazlar

1-2- Kaşlarını çattı ve sırtını döndü, ona âmâ geldi diye.

Müslüman davetçiler, İslâmi esasların ortaya konulmasında, insanlar arasında hiçbir ayırım yapamazlar, yapmamalıdırlar. Kişilerin, makam-mevki, mal-servet, ün ve şöhretlerine, renk ve dillerine bakılmaksızın herkese eşit bir şekilde davet ulaştırılmalıdır.

Kişisel, şahsi konularda insanlar, istedikleri kararları alabilir, istedikleri işi yapabilirler. İnsan, beşer oluşu nedeniyle kimi zaman kendine göre bazı değerlendirmeler yaparak kimi sonuçlar elde etmeye çalışabilir. Bu durumda kimi zaman istediğine kavuşabilir, ancak istediği sonuçları elde edemediği, istediği amaca ulaşamadığı zamanlar da olabilir.

Kişiler, bireysel ve dünyevi işlerinde, plan ve programlarında, doğru da yanlış da kararlar verebilirler. Bu tamamen kişisel bir sorundur, fayda ve zararı tamamen kişiye aittir.

Kişisel plan ve programlarda bireyler tamamen özgürdürler, sonuçlarına da kendileri katlanırlar. Ancak sözkonusu ilahi mesaj olunca bu durumda bireyler, hiçbir şekilde kendi isteklerine göre hareket edemezler, İslâmi davetin insanlara ulaştırılmasında kendilerine bildirilen esaslar doğrultusunda hareket etmekle mükelleftirler.

Bu surede, İslâmi esasları insanlara ulaştırmakla görevli Rasulullah (as)’a daveti, nasıl ulaştırması gerektiği anlatılıyor. O, daha rahat ve süratli bir şekilde yayılacağını düşünerek İslâm’ı, Mekke ileri gelenlerine anlatıyor, onların iman etmelerini gönülden istiyordu. Bunun için de bu hararetli tebliğ çalışmasını aksatacak bir durumun ortaya çıkmasını istemiyordu. Ancak ilahi mesajın sahibi yüce Allah (cc), indirdiği hükümlerin uygulama metodundan taviz verilmesini ve bu metodun değiştirilmesini istemiyordu.

Yüce Allah (cc), en güzel örnek olarak gönderdiği Rasulü’nün her davranışının, iman edenler tarafından örnek alınacağını bildiğinden onun, davet sırasında bir hata yapmasını istemiyordu. Ümmü Mektum örneği, Rasul (as) şahsında iman edenlerin davet metodu üzerinde kendi isteklerine göre hareket etmelerini önlüyordu.

Hz. Davut (as)’a iki davacı gönderip onu imtihan eden yüce Allah (cc), Hz. Muhammed (as)’ı da Ümmü Mektum’u göndererek imtihan ediyordu. Bir tarafta bütün güç ve servetleriyle toplum üzerinde otorite sahibi olan Mekke ileri gelenleri, diğer tarafta kendisi zaten Müslüman olan ve toplum üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan Ümmü Mektum!

Rasulullah (as), Ümmü Mektum’un zaten iman ettiğini gözönünde bulundurarak ona daha sonra da İslâm’ın hükümlerini anlatacağını, oysa Mekke ileri gelenlerini her zaman böyle bir arada bulamayacağını düşünmüş olacak ki, onlara bir şeylerin anlatılmasının daha iyi olacağını, belki de anlattıklarının kendilerine fayda sağlayacağını umuyordu. Ümmü Mektum’un davetsiz gelişine, kendisi konuşurken söze karışmasına canı sıkılmıştı.

İslâmi davet metodu, bireylerin durumuna, mevki ve makamlarına göre belirlenmez. İslâm, yüce Allah (cc) tarafından nazil olan, esaslarını da bizzat Kendisinin belirlediği bir din, ilahi bir mesajdır. Bu din, insanların düşünceleri üzerinde bir yüceliğe sahiptir. Bu nedenle, beşerî yol ve yöntemler, İslâmi esasların hayata aktarılmasındaki kuralları belirleyemezler.

İslâm’da toplumsal katmanlar yoktur

İslâm, insanların iman etmeleriyle yücelmez ve şereflenmez, tam aksine iman etmekle insanlar şereflenir ve yücelirler. Bu nedenle insanlar, kendi şereflerini kazandıkları İslâmi esaslara uymak zorundadırlar. Onların mal, servet, makam ve mevki sahibi olmaları onlara, İslâmi davette, İslâmi esasların hayata uygulanmasında bir belirleyicilik hakkı vermez. Müslümanlar, bu gerçeği göz önünde bulundurarak İslâmi gerçekleri topluma anlatmalıdırlar.

İslâm nokta-i nazarında, insanların sahip oldukları değerler önemli olsaydı, yüce Allah (cc) bu durumda ilahi mesajı, sahip oldukları mal ve servetleriyle güç ve otoriteleriyle insanlar üzerinde etkili olan, insanları peşlerinden sürükleyen güç sahiplerine indirir, böylece İslâm, insanlar tarafından daha kolaylıkla kabul edilirdi. Ancak bu durumda ön plana çıkacak olan, yüce Allah’ın mesajı değil, toplum öncülerinin gücü ve otoriteleri olacaktı ve o toplum, önderleri istediği için iman etmiş olacaklardı. İşte bu nedenle yüce Allah’ın gönderdiği elçiler, genellikle toplumun orta tabakası içerisinden seçilmişlerdir.

Aslolan, birey olarak insanın arınarak Rabb’ine yönelmesidir. Bu da ancak bireyin özgür iradesiyle iman etmesine, iman ettiği esaslar doğrultusunda, bir baskı altında kalmadan, salih amellerde bulunmasına bağlıdır. Yüce Allah’ın rızası dışında kimi nedenlerle iman edip salih amel işleyenler, öğüt alamazlar, arınıp yüce Allah’ın rızasına ulaşamazlar.

3-4- ‘Ne biliyorsun belki o arınacak yahut öğüt alacak, böylece öğüt ona fayda verecek!’

Müslümanlar için aslolan davetin yapılmasıdır; davet yapılmadan, kişilerin bu daveti kabul edip etmeyeceklerini araştırmak onların görevi değildir. Kalpler, Allah’ın elindedir, kimin iman edip etmeyeceğini, kimin hangi amaçlarla iman ettiğini, kimin iman ettiği esaslar doğrultusunda hareket edeceğini en iyi O bilir. Bu nedenle Müslümanlara düşen sorumluluk, kişilerin niyet, statü, konum ve renklerine bakmadan daveti yapmalarıdır.

“Sakınan kimseler üzerinde onların hesabından bir şey yoktur velakin bir hatırlatmadır, ta ki sakınsınlar.” (En’am, 69)

Davet, kişilerin toplumsal statülerine bakılarak yapılamayacağı gibi davetçiler, davetin sonucunu da belirleyemezler, davet, Kur’ani esaslara uygun anlatılıp bırakılır. Müslümanlar, Tevhidi esasları ortaya koymakla mükelleftirler, insanların bu esasları kabul ya da inkârından sorumlu değildirler. İman edip etmemek, arınıp arınmamak, daveti alanların sorunudur.

5-7- ‘Amma müstağni kimse, işte sen onu etkilemeye çalışıyorsun; sana ne onun temizlenmemesinden!’

Müslüman, İslami daveti öncelikle akleden, böbürlenip kibirlenmeyen, mütevazı olan, kendilerini üstün görüp insanları küçümsemeyenlere ulaştırmalıdırlar. Elbette kendilerini müstağni görenlere de mesaj ulaştırılmalı, ancak peşlerine düşüp onlarla boşa zaman harcamamalı, davetçi, zamanını Tevhidi esasları talep edip bu konuda ihtiyaç duyanlara ayırmalıdır. Davette aslolan, fayda verecek olanlara daveti ulaştırmaktır.

“O halde öğüt ver, doğrusu öğüt fayda verir; korkan kimse öğüt alacak.” (A’la, 9-10)

Müstağnileşip kendilerini üstün görerek insanları küçümseyen, böbürlenip kibirlenen, hevalarını ilah edinip onun doğrultusunda yaşayanlar, insani özelliklerini yitirdikleri için gereğince iman edip Tevhidi esaslara tabi olamazlar. Müslümanların sorumluluğu, yalnızca Tevhidi esasları duyurmak, insanları kıyamet gününe karşı uyarmaktır.

 “Şüphesiz sen, ancak ondan korkan kimseleri uyarıcısın.” (Naziyat, 45)

Davetçilerin öncelikli amacı, insanları arındırmak değildir; mesajı onlara duyurmaktır, onların arınıp arınmama, iman edip etmeme kendilerinin sorunudur. Davetçiler, yüce Allah’ın belirlediği esaslar dâhilinde daveti anlatmalıdırlar, sonucu tayin etmekle mükellef değildirler.

İslâmi davette davetçiler, istedikleri gibi hareket edemezler

Davete muhatap olanların, daha fazla bir şeyler öğrenmek için çaba sarf etmeleri, araştırıp soruşturmaları, bu konuda yardım istemeleri durumunda davetçiler, onlara zaman ayırmalı, onları bilgilendirmek için çalışmalıdırlar. Davetçiler, talep edenle ilgilenmez ve bu konuda isteksiz olurlarsa yüce Allah (cc) indinde sorumlu olacaklardır.

8-10- Amma sana koşarak gelen kimse ve o, çekingendi, işte sen, onu oyalıyorsun.

Davette keyfiliğin yeri yoktur, davetçiler istedikleri gibi hareket edemezler. İslâmi davete karşı duyarlılık gösterenlere daha fazla zaman ayırmak, davetçilerin isteklerine bağlı değildir. Kendi isteklerine göre hareket edenler, tıpkı bu surede Rasulullah (as)’a yapıldığı üzere, Rab’leri tarafından uyarıya muhatap olacaklardır.

İslâmi esasları, kendi hevalarına, içerisinde bulundukları toplumun ve idaresi altında yaşadıkları sistemin kurallarına, bu sistemin izin verdiği vakıf ve derneklerde anlatmaya çalışanlar, yüce Allah’ın koyduğu davet metodunu bırakmışlardır. Bunlar, Sünnetullahtaki davet metoduna aykırı hareketlerinden dolayı dalalete düşmüş, şirk içerisine girmişlerdir.

“Mü’min erkek ve Mü’min kadın için mümkün değildir ki Allah ve Rasulü, bir işe hüküm verdiğinde onlar, o işi kendilerine göre seçmiş olsunlar, kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse artık gerçekten apaçık bir sapıklıkla dalalete düşmüştür.” (Ahzab, 36)

Hevalarından hareket ederek İslâmi davet metodunu bozanlar, insanlara İslâmi esasları anlatırlarken yanlış hareket etmektedirler. Bunlar, davette önceliği, toplumda karizmatik bir kişiliğe sahip olanlara, mal-servet, makam-mevki sahibi olanlara vermekte, onlarla ilgilenmektedirler. Bu sakat anlayış, Sünnetullah’a ve nebevi davet metoduna uymamakta ve yüce Allah’ın rızasına aykırı düşmektedir.

Nebevi davet metoduna göre davet ortaya konulacak, davete icabet edenlere İslâmi esaslar öğretilecektir. İslâm davetçileri, içinde bulundukları maddi sıkıntılardan dolayı davette zenginlere öncelik veremeyecekleri gibi, zorbalar tarafından baskı ve zulme uğrayacakları endişesiyle tağuti sistemin izin verdiği kurallara göre de hareket edemezler.

İman, ancak özgür bir irade ile olursa bir anlam ifade eder

11-12- İyi bilin ki şüphesiz o, bir öğüttür, artık kim dilerse onu düşünür.

İslâmi davet, insanlara Rab’lerinin emir ve yasaklarını hatırlatmaktan, iyi ve güzele yönelmelerini öğütlemekten ibarettir. Bu ise, baskı ve şiddetle değil en güzel şekilde yapılmalıdır. Bu davetin içeriği, nasıl yapılacağı ve kimlere hatırlatılacağı bir bütün olarak Kur’an’da mevcuttur. Yüce Allah (cc), Hz. Musa (as)’ı, azgınlığında sınır tanımayan Fir’avn’e gönderirken bile ondan, Fir’avn’e karşı nasıl davranması gerektiğini bildirmiştir.

İkiniz gidin Fir’avn’e, gerçekten o tuğyan etti, bu yüzden ona yumuşak söz söyleyin, ta ki o, öğüt alsın yahut korksun.” (Taha, 43-44)

Davette yumuşak olunmalı ki davete muhatap olanlar, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi istek ve arzularıyla yalnızca Rabb’ini razı etmek düşüncesiyle öğüt alıp iman etsinler. Gerçekten öğüt almak isteyenler, hiçbir mazeret ileri sürmeden öğüt alabilirler.

“Artık kim dilerse onu düşünür.”

Öğüt almak, öğüt alacak olanın özgür iradesine, talep etmesine, samimi olmasına bağlıdır. Öğüt almada zor ve cebir kullanmanın ve hatırın yeri yoktur. İlahi mesajın yapısında zorlamanın ya da hatırın değil, özgür bir irade ile istemenin ve kabul etmenin yeri vardır.

Özgür iradeleriyle öğüt almak ancak Kur’an’da belirtilen esaslardan hareketle ve insani özellikleri üzerlerinde bulundurmakla mümkündür. Heva ve heveslerinden hareket edip “Ben böyle düşünüyorum, bu şekilde anlıyorum” diyerek kendi indi görüşlerine göre Kur’an’ı yorumlamaya kalkışanlar, Kur’an’dan öğüt alamazlar. Gerçekleri eğip bükmeden, tevil edip saptırmadan dosdoğru hareket edenler, samimi olanlar Kur’an’dan nasiplenip öğüt alabilirler.

“Artık kim dilerse öğüt alır; Şüphesiz, Allah’ın dilemesi müstesna öğüt alamazlar; O, takvaya ehil kılan ve mağfirete ehil kılandır.” (Müddessir, 55-56)

Takvaya ulaşmak, Rabb’inin mağfiretine kavuşmak isteyen kimse, mutlak anlamda iman edip vahyin belirlediği esaslara uygun hareket etmeli, bu esasların dışına çıkmamalıdır. Yüce Allah (cc), hidayet rehberi ve yol gösterici kitabını insanlara gönderirken, bu kitaba nasıl iman edileceğini, bundan nasıl öğüt alınacağını da bildirmiş, bildirilen esaslara uygun hareket edenler, takvaya ve yüce Allah’ın rahmetine ve mağfiretine ulaşacaklardır.

Doğru yol Allah’a aittir ve ondan sapan da var; şayet dileseydi hepinizi hidayete iletirdi.” (Nahl, 9)

Hidayete, ancak yüce Allah’ın bildirdiği esaslara uygun iman edip bu esaslara hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmakla ulaşılabilir. Kişilerin, kendi zanlarına göre iman etmeleri, iman ettikten sonra istedikleri gibi hareket etmeleri onları hidayete değil sapıklığa sürükler.

Vahiy, güvenilir yollarla emin ellerde gönderilmiştir

İnsan, beşer oluşu nedeniyle eksiktir, bu nedenle ondan sadır olabilecek her söz, davranış, bu söz ve davranışlardan müteşekkil olan yasalar, mutlaka eksik ve hatalıdır. Kendilerinin bile ne olacaklarını bilmeyenlerin, başkalarının geleceklerini ipotek altına alacak yasalar koymaları, toplumsal huzursuzluğa yol açacaktır.

Kâinatı, insanı ve hayatı yaratan âlemlerin Rabb’i yüce Allah (cc), her türlü eksiklik ve hatalardan münezzeh ve yücedir. Bu nedenle O’nun tarafından inzal edilen ilahi hükümler, eksiksiz ve mükemmeldir. Yüce Allah (cc), kullarının yeryüzündeki hayatlarını düzene koymak için gönderdiği hükümleri de yine bu mükemmeliyet içerisinde göndermiştir.

13-16- Değer verilmiş sahifelerde yükseltilmiş, temiz kılınmış, elçilerin ellerinde, değerli, saygılı.

Yüce Allah tarafından gönderilen Tevhidi esaslar, güvenilir yollarla, temiz sahifeler içerisinde, değerli, güçlü elçiler vasıtasıyla gönderilmiş ve bizzat yüce Allah (cc) tarafından koruma altına alınmıştır. Bu nedenle hiçbir şekilde değişikliğe uğramamış, beşerî ya da şeytani bir düşünce karıştırılmamıştır.

“O (vahiy) kovulmuş şeytanın sözü de değildir.” (Tekvir, 25)

Şüphesiz o, elbette değerli bir Rasul’ün sözüdür ve o, bir şair sözü değildir, ne az iman ediyorsunuz! Kâhin sözü de değildir, ne de az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir!” (Hakka, 40-43)

Şeytan ve şeytani düzenlerin, Tevhidi esasları karıştırmaya, davet metodunu bozmaya yönelik çabaları Kur’an’a ve İslâm’a hiçbir zarar veremez. Şeytanın dostları Samiri soylu bel’amların, ilahi mesajın metodunu bozmaya yönelik çabaları, Kur’an’ın korunmuşluğu gereği boşa çıkmaktadır. Mü’minlerin, iman ettikleri esasların sağlamlığına güvenmeleri, bu ilahi mesaja kendi hevalarından hiçbir katkı yapmadan hayatlarına uygulamaları gerekir.

Rasulullah (as): “İslâm’a sonrada katılan her şey bid’at, her bid’at sapıklık ve her sapıklık cehennemdedir” olduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle tağuti sistemin yasaları altında İslâm’ı anlatacaklarını zanneden bel’amlar, -ki doğrusu onların böyle bir dertleri de yok zaten, ancak istismar ve suiistimal üzere hareket ediyorlar- işte onlar, sapık ve cehennemdedirler.

Vahyi esaslar, yüce Allah (cc) tarafından eksiksiz bir şekilde insanlara gönderilmiş ve tamamlanmıştır. Bu nedenle Tevhidi esaslar, yapısı gereği dışarıdan hiçbir müdahaleyi kabul etmez ve Sünnetullahta var olan ilahi metodun dışında bir metotla insanlara duyurulamaz. Vahyi esaslar, ilahidir; bu ilahi mesajın kabul edilmesinde, yaşanılmasında ve tebliğ edilmesindeki metot da ilahidir.

Yüce Allah’ın tamam olarak gönderdiği bir dine, bu dinin davet, yaşayış ve uygulanış metoduna, -hangi amaçla olursa olsun- yapılacak bir katkı bidat ve sapıklıktır. İlahi mesajı tarihi süreçte bozmak isteyen, kendilerine gönderilen ilahi mesajı değiştirmeğe çalışan bozguncuların birçok örnekleri görülmüştür.

Ancak o zulmeden kimseler, onlara o söyleneni başka bir sözle değiştirdiler; bu yüzden o zulmeden kimseler üzerine -fasıklardan olmaları nedeniyle- gökten ceza indirdik.” (Bakara, 59)

Şeytan (aleyhillane) ve onun insan cinsinden yardımcıları Samiri soylu bel’amlar, yüce Allah’ın koruması altındaki ilahi mesajı, bu mesajın davet metodunu bozmaya değiştirmeye muktedir olamazlar. Onlar, ancak kendi şirk ve küfürlerini artırabilir, cehennem ateşlerini alevlendirebilirler. Yüce Allah (cc), çok sağlam yollarla ilahi mesajı göndermiş ve onu koruma altına almıştır.

“Şüphesiz o, değerli bir Kur’an’dır, saklı bir kitap içindedir, temiz olanlardan başkası ona dokunamaz ve âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir.” (Vakıa, 77-80)

“Şüphesiz o, elbette âlemlerin Rabb’inin indirmesidir. Er-Ruhu’l-Emin onu indirdi.” (Şuara, 192-193)

Bilakis o, şerefli bir okuma(Kur’an)dır, muhafaza edilen bir levha içindedir.” (Buruc, 21-22)

İnsanlığı, beşerî sistemlerin karanlıklarından vahyin aydınlığına çıkarmak için sağlam yollarla gönderilen Kur’an, gönderilişindeki benzersizlik gibi hükümleri de benzersizdir. Kur’an, hükümlerinin, adil ve rahmet oluşu, sorunlara en güzel çözümü getirişi çağlarüstü ve evrensel oluşu yönüyle beşerî hiçbir yasa ve hiçbir kitapla kıyaslanamayacak kadar eşsizdir.

Kur’an, eşsiz olduğu gibi davet metodu ve insanlara verdiği huzur ve mutluluk yönüyle de benzersizdir. Yüce Allah (cc), Kur’ani hükümleri aydınlık, beşerî sistemleri karanlık olarak tarif etmektedir. Karanlık nasıl ki, hiçbir zaman, hiçbir şekilde aydınlığa benzemiyorsa, beşerî sistemler de İslâmi hükümlerle kıyaslanamazlar.

Kur’an’ın, beşerî hükümlerden üstünlüğü, insana kazandırdığı kimlik açısından da kendini gösterir. İslâmi esaslara göre hayatını düzenleyenler, huzur ve mutlu olmalarının yanında onurlu ve özgür bir kimliğe de kavuşurlarken; beşerî hükümleri kabul edenler, sürekli huzursuz ve mutsuz bir hayat sürerler ve kendi cinslerinden insanlara karşı ezik, çıkarcıdırlar.

Müslümanlar, Rab’lerini razı ederlerken, beşerî sistemlere tabi olanlar Rab’lerine isyan etmektedirler. İslâmi hükümlere göre yaşayanlar, dünya ve Ahirette kurtuluşa ulaşıp cennetle mükâfatlandırırlarken; beşerî hükümleri yaşam tarzı olarak alanlar, dünya hayatında rezil olmakta, ahirette de acıklı bir azap ile ebediyen cehennemde yanmaktadırlar. Yüce Allah (cc), Müslümanlarla beşerî sistemlere tabi olan günahkârları şöyle belirtmektedir.

“Yoksa Biz, iman edip salih amel işleyen kimseleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız, yoksa muttakileri günahkârlar gibi mi tutacağız!” (Sad, 28)

Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız!” (Kalem, 35)

Bütün bu ilahi uyarılara rağmen insanların çoğu, hâlâ beşerî tağuti sistemlere tabi olmakta, bu sistemlerin esareti, zulmü ve baskısı altında huzursuz, mutsuz, bunalım içerisinde, şiddet ve terör altında yaşamaktadırlar. Bunlar, isyan ve nankörlüklerinde direterek kurtuluş yollarını gösteren Tevhidi esaslara yönelmemekte, Rab’lerinin hükümlerine teslim olup O’nu razı etmeye çalışmamaktadırlar.

  1. Bölüm

Abese Suresi, 17-42. ayetler

İnsan nankördür

17-22- Canı çıkası insan, ne nankördür! Hangi şeyden onu yarattı; nutfeden onu yarattı, böylece ona takdir etti, sonra yolu ona kolaylaştırdı, sonra onun canını aldı, böylece onu kabre koydurdu, sonra dilediği zaman onu diriltir.

İnsan, kendi yaratılışını, kendisine verilen nimetleri düşünmeden kendisini yaratan Rabb’ine eş koşar, isyan eder ve nankörlük yapar. Yüce Allah’ın ihsan ettiği onca nimete, indirdiği Tevhidi esaslara rağmen ilahi mesaja gereğince iman etmemek, bu esasları hayat prensibi edinip ona uygun bir hayat yaşamamak en büyük nankörlük ve küfürdür.

Yüce Allah (cc) insanı belli belirsiz bir sudan yaratmış, onu en güzel bir biçimde şekillendirip ona, kendi sıfatlarından bazılarını vermiş, her biri ayrı bir görevi olan organları, düşünme, akletme, konuşma yetenekleriyle donatmıştır. En güzel şekilde yaratılan insana, dünya hayatında zevk alıp haz duyacağı mal, mülk, eş ve çocuklar nasip edilmiş, hiçbir ücret talep edilmeden su, hava, ay, güneş ve değişik nimetler onun emrine tahsis edilmiştir.

Yüce Allah (cc), insanlara verdiği fiziki ve dünyevi nimetlerden, manevi haz ve duygular yanında onlara şeref bahşeden Tevhidi esasları, onları beşerî sistemlerin karanlıklarından İslâmi nura ve aydınlığa çıkaran hidayet rehberi Kur’an’ı göndermiştir.

Kur’an, huzur, mutluluk, özgürlük, adalet, sevgi ve barışın kaynağıdır, onun insana verdiği huzur ve saadeti, beşerî hiçbir sistem veremez, bugüne kadar da verememiştir.

Yüce Allah (cc), Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmesi halinde insana, Ahiret hayatında kurtuluşu, rahmeti, cennet ve sonsuz mükâfatları nasip edecektir. Ancak insan, Rabb’inin kendisine ikram ettiği bütün nimetleri görmezden gelerek nankörlük yapmış, Rabb’ine isyan etmiş, şirk koşmuştur. İnsan gerçekten çok cahil ve nankördür.

“O, istediğiniz her şeyden size verdi ve şayet Allah´ın nimetini saysanız, onu hesaplayamazsınız; gerçekten insan çok zalimdir, çok nankördür.” (İbrahim, 34)

Nankörlüğü yaşam tarzı olarak alanlar, şükür yerine nankörlüğü, imana karşı küfrü, aydınlığa karşı karanlığı seçmişler, köleliği kulluğa, esareti özgürlüğe, zulmü adalete, nefreti sevgiye, düşmanlığı dostluğa tercih etmişlerdir. İşte onlar, Ahiret hayatında mükâfat yerine cezayı, cennet yerine cehennemi, rahmet yerine azabı kendi iradeleri ile seçmişlerdir.

İnsanların nankörlük etmeleri, isyan edip şirk koşmaları büyük bir cehalet, büyük bir zulümdür. İnsanlar, gerçekten çok cahil ve zalimdirler ki, kendilerine verilen onca nimeti, ilahi hidayeti ve vahyi emaneti terk etmişlerdir.

Şüphesiz Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; fakat onu yüklenmeyi kabul etmediler, ondan endişelendiler ve insan onu yüklendi; doğrusu o, çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Nasıl ve neden yaratıldığını, nasıl şekillenip biçimlendiğini düşünmeyen insan, kendisine verilen hidayeti, bahşedilen nimetleri de düşünmemiştir. İman etmeyenler, güneşin aydınlığını görmemek için gözlerini kapatan kimseler gibi, gerçekleri kabul etmemek için akıllarını devre dışı bırakarak düşünmemiş, duygu ve hevaları ile hareket etmişlerdir. İşte bu, büyük bir cehalet ve insanların kendilerine yaptıkları en büyük zulümdür.

Dünyevi tüm zevkleri bitiren ölümü düşünmeyenlerin aklı dumura uğramıştır

“Sonra onun canını aldı, böylece onu kabre koydurdu, sonra dilediği zaman onu diriltir.” hevasının isteklerine boyun eğip Rabb’ine nankörlük yaparak isyan eden insan, bir gün mutlaka ölecek ve yaptıklarının hesabını Rabb’ine verecektir. Ölüm, dünya hayatını ebedi sanıp amaç edinen kimse için çok önemli bir ibrettir. İnsanın, sahip olduğu her şeyden soyutlanıp yapayalnız bir şekilde toprağın altına, -beraberinde hiçbir şey götürmeden- girmesi üzerinde düşünülmesi gereken çok büyük bir olaydır.

Dünyada, ebedi yaşayacakmış gibi mal ve servet yığan, dünyalık peşinde koşan, bu yüzden Rabb’inden kendisine gönderilen Tevhidi esasları görmezden gelen kimse, ölümü düşünmek bile istemez. Çünkü ölümle bütün varlığını kaybedeceğini ve kendisine verilenlerin hesabının sorulacağını bilir.

“Artık (can) boğaza vardığında ve siz, o zaman bakıyorsunuz” (Vakıa, 83-84)

“Bir belanın ona muhakkak yapılacağını anlar. İyi bilin ki (can), köprücük kemiklerine ulaştığı zaman. Ve denir ki: ‘Kim tedavi edecek?’ Ve gerçekten onun bir ayrılık olduğunu anlar.” (Kıyamet, 25-28)

Ölümün, büyük ibret olduğunu gereğince düşünüp akleden bir kimse, elbette kendisi açısından hayırlı olabilecek sonuçlara ulaşacaktır. Bu ise kişiyi, Rabb’ine iman etmeye sevk edecek, O’ndan kendisine gönderilen Tevhidi esaslara uygun hareket etmesini sağlayacaktır. Böylece insan, dünya hayatında Rabb’ini razı edebilecek fiiller işleyecek, kendisine verilen nimetleri nasıl kullanması gerektiğini bilecek ve Rabb’ine şükredecektir.

Ölümün bir ibret olduğunu düşünmeyenler, ölümden ibret almadıklarından hesap vermeye de iman etmeyecek, Rab’lerine karşı küfür ve azgınlıklarına devam edeceklerdir. Bunlar, Rab’lerinin bildirdiklerini yapmaz, isyan içerisinde hayatlarını sürdürürler. Bunun nedeni, kendilerine verilen nimetleri kendilerinden bilmeleri, kendilerini yeterli görmeleridir.

“İyi bilin ki şüphesiz tuğyan eder; kendisini müstağni gördüğünde.” (Alak, 6-7)

Kendini yeterli görme ve müstağnilik, insanı tuğyana sürükler, Rabb’inin emirlerinden uzaklaştırır, dünya hayatında Kur’an’a aykırı bir hayat sürer, azgınlaşıp tuğyan eder.

23- Kesinlikle O’nun emrettiği şeyi yerine getirmedi.

Yüce Allah (cc) insanlara, birey bazında ve toplumsal bağlamda neler yapmaları gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmiş, buna uygun hareket edilmesini istemiştir. İnsanların bunları yapıp yapmadıklarına göre hangi sıfatları alacaklarını bildirmiştir. Müslümanların, birey ve toplum bazında yapmaları gerekenler.

Birey bazında

Yüce Allah (cc), öncelikle Kendisine iman edilmesini, Kendisi dışındaki tüm ilahların ve tağutun reddedilmesini istemiş, tağut reddedilmeden iman edilmeyeceğini bildirmiştir.

“Dinde zorlama yoktur, Hak yol sapık yoldan kesin ayrılmıştır; artık kim tağutu inkâr eder, Allah’a iman ederse, işte (o), gerçekten kendisinin kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır, Allah İşiten’dir, Bilen’dir.” (Bakara, 256)

Kulluk ve itaatin, yalnızca Kendisine hasredilmesini isteyen yüce Allah (cc), tağutu inkâr etmeyip ona ve başkalarına itaat ve kulluk edilmesinin sapıklık olduğunu bildirmiştir.

“Andolsun Biz, her millet içinden: ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir Rasul gönderdik; sonra Allah, onlardan kimine hidayet etti, onlardan kimi üzerine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bakın görün, yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Yüce Allah (cc) insanların, hidayet rehberi Kur’an’a uymalarını istemiş, hidayete tabi olanlar için korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini bildirmiştir.

“Dedik ki: ‘Hepiniz ondan inin, artık ne zaman Benden bir hidayet size gelirse, nihayet kim, hidayetime tâbi olursa, işte onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklar.” (Bakara, 38)

Yüce Allah (cc), iman edip Kur’an’a uyanların, namazı kılıp infak etmelerini, hiçbir şekilde zalimlere meyledip sevgi beslememelerini, şirk koşmamalarını, küfre ve zulme kin ve düşmanlık beslemelerini, haksız yere kan dökmemelerini, harama yaklaşmamalarını, yalan söylememelerini, zina yapmamalarını bildirmiştir.

Toplumsal anlamda

Toplumsal bazda yüce Allah (cc), iman edenlerin öncelikle kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmalarını istemiş, ancak böyle yapılması durumunda kurtuluşa ulaşacaklarını bildirmiştir.

Müslümanlar, kardeşlerini kendi nefislerine tercih etmeli, kardeşlerine karşı yumuşak olmalı, İslâmi daveti, bir cemaat ve birliktelik ruhu içerisinde yerine getirmeli, Rab’lerinin rızası doğrultusunda çalışan Müslümanlarla beraber bulunmalıdırlar. Bunun için Müslümanlar, topluca Allah’ın ipine sarılıp cemaat olmalı, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmalıdırlar.

“Ve topluca Allah’ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizde olan nimetini düşünün; o zaman siz, birbirinize düşman idiniz, nihayet kalplerinizin arasını birleştirdi. Böylece O’nun nimetiyle kardeşler oldunuz ve siz, ateşten bir çukurun kenarında idiniz, sonra sizi ondan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini açıklıyor, ta ki hidayete eresiniz.” (Al-i İmran, 103)

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir, şüphesiz, Allah Aziz’dir, Hâkim’dir.” (Tevbe, 71)

Kardeşlik ve velayet hukukunu oluşturan Müslümanlar, bu yapı içerisinde birbirlerini sevmeli, kardeşlerini kendi nefislerine tercih etmelidirler ki, kurtuluşa erebilsinler.

“Ve onlar, önceden o yurda yerleşen ve iman eden kimselerdir; kendilerine hicret edenleri severler, (onlara) verilenlerden dolayı göğüslerinde bir sıkıntı duymazlar. Şayet kendilerine mahsus olsa bile onları (kardeşlerini) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, artık işte kurtulanlar onlardır.” (Haşr, 9)

Birbirlerini veli edinmeli, hiçbir gerekçe ile dağılıp, parçalanmamalıdırlar.

 “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin, çekişmeyin, çünkü cesaretinizi kaybedersiniz, gücünüz gider; sabredin, şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46)

Mü’minler, Allah yolunda cihad edip küfre karşı bitişik binalar gibi kenetlenmeli, tüm ihtilaflarını Kur’an ve Rasulullah’ın örnekliğine göre çözüme kavuşturmalıdırlar.

“Şüphesiz Allah, saf tutarak Kendi yolunda savaşan kimseleri sever; şüphesiz onlar, sıralanmış binalar gibidirler.” (Saf, 4)

“Ey iman eden kimseler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahibine de! Ancak şayet bir şey hakkında çekişirseniz artık onu, Allah’a ve Rasulü’ne döndürün. Gerçekten Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız bu, daha hayırlı ve esas itibarıyla daha güzeldir.” (Nisa, 59)

Yüce Allah’ın bildirdiği apaçık hükümlere rağmen insanlardan kimi, hükümlerin ya tümünü ya da bir kısmını yapıp bir kısmını terk ederek Rab’lerine nankörlük etmiş, küfre, şirke, fısk ve nifaka girmişlerdir. “Kesinlikle O’nun emrettiği şeyi yerine getirmedi.” İşte bu, büyük bir ziyan ve hüsrandır.

Rızkı veren yalnızca yüce Allah’tır

24-32- Şimdi insan yediğine baksın; şüphesiz Biz, suyu döktükçe döktük, sonra yeri yardıkça yardık; böylece orada bitirdik çekirdekler, üzümler, yenilebilir bitkiler, zeytinlikler, hurmalıklar, (birbirinden) üstün bahçeler ve arzu edilen meyveler; sizin için ve hayvanlarınız için bir fayda olarak.

Suresinin bu bölümünde yüce Allah (cc), insanların dikkatlerini, kendilerine verdiği rızıklara çekmekte, rızkı nasıl yarattığını açıklamaktadır. İnsanların ve hayvanların rızıklarının Kendisi tarafından verildiğini, Rezzak olanın Kendisi olduğunu bildiren yüce Allah (cc), insanların rızık endişesiyle kendisinden başkalarını Rab edinmemelerini istemektedir.

İnsan nankör olunca, bahşedilen sayısız nimetlerin nasıl verildiğini, bu nimetlerin nereden geldiklerini de düşünmez. Nankör kimse, tıpkı Karun gibi her şeyi kendisinin elde ettiğini düşünür, kâinattaki oluşumları, hayatı, doğayı, doğada var olan olay ve olgular arasındaki ilişkileri düşünmez. Bunları düşünmeyen nankör kimse, verilen nimetlerin bir gün kendisinden alınacağını ya da bütün bu verilenleri geride bırakıp öleceğini de düşünmez.

İman etmeyerek Rab’lerinin emirlerini yerine getirmeyen kâfirlerle yüce Allah’ın bir kısım emirlerini yerine getirip bir kısmını terk eden müşrikler aynıdır ve her iki grup sonuç itibariyle kâfirdirler. Aynı şekilde yüce Allah’ın emirlerini yaşamında ikinci plana iten fasıklarla bu emirlere iman etmedikleri halde iman etmiş gibi görünen münafıklar da kâfirler grubundandırlar. Şu bir gerçektir ki, yüce Allah’ın bir emrini yapmamakla, tüm emirlerini yapmamak arasında küfre ve şirke düşme konusunda fazla bir fark yoktur.

İnsanların hayatında rızık çok önemli bir yer tutar, bu nedenle birçok kimse, rızık endişesiyle hareket eder, rızkı elde etmek için kimi zaman yanlış yollara sapar, harama yönelir, böylece Rabb’i yüce Allah’a eş koşar. Bu nedenle yüce Allah (cc), rızkı Kendisinin verdiğini, insanların bunu bilmelerini, Rububiyette kendisine eş koşmamalarını istemektedir.

“Yeri yaydık, oraya sağlam (dağlar) attık ve orada her şeyden belli ölçüde bitirdik. Orada, sizin için ve sizin kendisini rızıklandırmadığınız kimseler için geçimlikler var ettik.” (Hicr, 19-20)

Yüce Allah (cc), Abese suresinde ve diğer birçok surede, Ulûhiyet ve Rububiyetin Kendisine ait olduğunu bildirmektedir. İnsanların, Kendi Rububiyetini gereğince tanımaları için örnekler veren yüce Allah (cc), Rububiyet sıfatının gereği olan özelliklerini anlatmaktadır ki insanlar, Rububiyet sıfatını başkalarına verip şirke ve küfre girmesinler.

İnsanları şirke düşüren başlıca üç önemli neden vardır; bunlar rızık kaygısı, bela ve musibete uğrama endişesi ve ölüm korkusu! Bu üç neden, tarihin her döneminde insanların yüce Allah’a yönelmelerinde ve O’nu birlemelerinde çok büyük bir engel teşkil etmiştir.

Zorba diktatörlerin baskı ve zulmü altında belaya uğrama, işkence edilip öldürülme ya da rızıklarının ellerinden alınıp aç ve sefil kalma korkusu içerisinde olanlar, yüce Allah’ı bırakıp zorba diktatörleri ilah edinmişler, onları, ceza ve mükâfat verici birer güç, birer ilah olarak kabul edip onlara yönelmişlerdir.

Bazı kimseler de rızık peşinde koşma, rızık temin etme gibi nedenlerle yüce Allah’a karşı olan sorumluluklarını yerine getirmemiş, O’na kulluk yapmak yerine rızıkta üstün gördükleri kimselere kölelik yaparak kendilerini rızıklandıran gerçek rızık verici Rab’lerine şirk koşmuşlardır.

Abese suresi, Ulûhiyet ve Rububiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğu gerçeğini, insanların kavramaları, Rab’lerine eş koşmamaları için net bir şekilde bildirmektedir. Böylece insanlar, yaratanın, şekillendirenin, Hidayet’iyle yol gösterenin, rızıklandıranın, öldürüp diriltecek, kıyamet günü hesaba çekecek olanın, yapılan amellere ceza ve mükâfat verecek olanın yüce Allah (cc) olduğunu bilecekler, Rab’lerine eş koşmadan iman edeceklerdir.

Yüce Allah’ı zatında ve sıfatlarında birleyen Mü’minler, yaratanın, biçimlendirip şekil verenin, rızıklandırıp yaşatanın, öldürüp yeniden diriltecek olanın, hesap görücünün, ceza ve mükâfat vericinin yalnızca yüce Allah (cc) olduğunu bilir. Böylece Ulûhiyet ve Rububiyette hiçbir şekilde Rab’lerine ortak koşmazlar.

“De ki: ‘Allah’tan başka Rab mı isteyeyim ve O, her şeyin Rabb’idir! Her nefis, kendisi aleyhinden başka bir şey kazanmaz ve bir günahkâr, başkasının yükünü yüklenmez, sonra dönüşünüz Rabb’inizedir; artık kendisinde ayrılığa düşmüş olduğunuz şeyleri size haber verecektir.” (En’am, 164)

Mü’minler, yüce Allah (cc) dilemedikçe hiç kimsenin, fayda ve zarar veremeyeceğini, O’nun takdir ettiği an gelmeden ölünmeyeceğini bilirler. Kâinattaki her şey, ancak yüce Allah’ın takdir ettiği şekilde ve zamanda vuku bulacaktır. Bu gerçeği kabul edip Rab’lerine gereği gibi iman eden, yaşamlarını Rab’lerinin indirdiği vahyi esaslara göre düzenleyenler gerçekten iman edenlerdir ki, kıyamet günü kurtulanlar da işte onlar olacaklardır.

Anne baba, eş ve çocukların fayda vermediği en zorlu gün, hesap günü

Her nimetin bir külfeti olduğu gibi verilen her şeyin de bir hesabı vardır. Hayat ve ölüm arasındaki mesafede yapılan her şeyin hesabı mutlaka sorulacaktır. Hesap ortaya konulduğunda işte o zaman iş işten geçmiş olacak, suçlulara o gün, pişmanlıkları, sızlanmaları ve mazeretleri hiçbir fayda sağlayamayacaktır.

Abese suresi insanı, onun yaratılışını, ona çeşitli nimet ve rızıkların verilişini anlatarak onun Hidayet’e ulaşmasını istemektedir. Sure, insanın mutlaka hesaba çekileceğini, hesap vereceğini, hesabının nasıl olacağını bir bütün olarak açıklamakta, onun Tevhidi esaslara iman etmesi için yaratılışından ölümüne, yeniden diriltilmesinden hesaba çekilmesine, dünyadaki durumundan kıyamet anındaki tavır ve davranışlarına kadar her şeyi gözler önüne sermektedir.

33-37- Nihayet şiddetli gürültü meydana geldiği zaman, o gün, kişi kaçar kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve oğullarından; onlardan her kişinin, o gün kendisine yeter bir durumu vardır.

İnsanın asıl gayesi, yüce Allah’a kulluk yapmak, O’nun rızasını önceleyip dünyevi tüm değerleri bu gayeye uygun değerlendirmek, emredilen kuralların gereğini yapmaktır. Bu temel gayeyi, hayatlarında ikinci plana atanların durumu ne kötüdür.

Dünyada kendileri için her şeyin feda edildiği, her tehlikeye göğüs gerildiği, her türlü sorumluluğun yüklenildiği, dünyevi bütün değerlerden daha çok sevilen, her istekleri yapılan anne, baba, kardeş, eş ve evlatlardan, gerçeklerin apaçık ortaya çıktığı, gerçeklerle yüzyüze gelindiği o dehşetli günde kaçılacak, onlarla yüzyüze gelinmemeye çalışılacaktır.

İnsan, dünyada yaşadığı süreci çok iyi değerlendirmeli, önceliklerini çok iyi tespit etmeli, kendisi için dünya ve Ahiret hayatında fayda ve zarar verecek olan şeyleri çok iyi bilmeli, aksi halde son pişmanlık kendisine hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Akıllı kimse, kendisine zarar verecek şeylerden kaçınır, hayatında fayda verecek şeylere önem verir, onları önceler. İnsan, ancak o durumda dünya ve Ahirette huzur ve mutluluk bulacak, nefsini Rabb’inden satın alarak kurtuluşa ulaşacaktır.

İnsanın hayatında ailenin, çok önemli bir yeri ve fonksiyonu vardır; aile, vazgeçilmez bir değerdir. İnsanın yetişmesinde, olgunlaşmasında, sosyalleşmesinde aile en önemli kurum, ilk eğitim yuvasıdır. Anne-baba, insan için bir güvence, bir korunma unsuru olduğu gibi çocuklar da anne-baba için hayatın tadı, eğlencesi ve anlamıdır. Kardeşler, arkadaş, koruyucu ve sırdaştır. Bu nedenle insan yaşamında aile, dünyevi her değerin üstünde bir yere sahiptir.

İnsanın ailesine beslediği aşırı düşkünlük ve sevgi, çoğu kez onun, kimi görev ve sorumluluklarını, Rabb’ine karşı kulluk bilincini ikinci plana itmesine, giderek unutmasına neden olmaktadır. Bu ise, kişi için hayır değil şerdir, çünkü insan için asıl ve öncelikli olması gereken Rabb’ine kulluk görevidir. Bu görevin önüne başka değerleri alması, kişinin şirke ve küfre düşmesine neden olacağından şerdir. Yüce Allah (cc), kullarını, eşleri ve çocukları konusunda uyarmakta ve onların Rab’lerine yönelmelerini istemektedir.

Ey iman eden kimseler, doğrusu eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır, artık onlara dikkat edin ve elbette iyileştirin, (dönerlerse) affedin ve bağışlayın, işte şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Şüphesiz mallarınız ve evlatlarınız ancak bir imtihandır ve Allah ise, büyük mükâfat O’nun yanındadır. Öyleyse Allah’tan sakının, gücünüz yettiğince dinleyin, itaat edin ve nefsiniz için hayır olarak infak edin, kim, nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, kurtulanların ta kendileridir.” (Teğabun, 14-16)

Allah yolundan alıkoyan her şey, iman edenler için bir düşmandır; çünkü bunlar, Allah yolundan alıkoyan şeytanın görevini bilerek ya da bilmeyerek üstlenmişler, Mü’minlerin cehenneme girmesine çalışmaktadırlar. Bu nedenle onlar, -kim olurlarsa olsunlar- Mü’minlerin düşmanıdırlar. İnsana dost olan kimse, onun iyi ve güzele ulaşması için çalışır, insanın kötü bir sona ulaşmasını isteyen kimsenin ise dost olması elbette mümkün değildir.

İster direkt Allah yolundan alıkoymak için çalışsınlar, isterse onlar yüzünden yüce Allah’a karşı kulluk görevi yerine getirilmemiş olsun, insanı azaba götüren eş ve çocuklar onun düşmanı durumundadırlar. İnsan, kendisini Allah yolundan alıkoyan her şeyden sakınmalı, Rabb’ine karşı kulluk görevini engelleyen her durum ve kişiden uzaklaşmalıdır.

İnsanı, yüce Allah’ın azabına sürükleyenler şayet anne, baba, kardeş gibi en yakın kimseler ise, imana karşı küfrü sevdikleri, küfre destek oldukları sürece onlara karşı dikkatli olunmalı, bu konudaki her istekleri yerine getirilmemelidir.

“Ve şayet senin, hakkında bilgin olmayan bir şeyi, gerçekten Bana şirk koşman için seninle uğraşırlarsa, o halde o ikisine itaat etme ve ikisine, dünyada iyilikle sahiplen ve Bana yönelen kimsenin yoluna tâbi ol, sonra dönüşünüz Banadır; bu sebeple yapmış olduğunuz şeyleri size haber vereceğim.” (Lokman, 15)

Ey iman eden kimseler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, şayet imana karşı küfrü seviyorlarsa, veliler edinmeyin; sizden kim onları veli edinirse işte onlar, zalimler onlardır.” (Tevbe, 23)

Yüce Allah’a, O’nun gönderdiği Tevhidi esaslara düşman olan aile efradıyla dost olunmayacağı gibi, -şayet onlar tevbe edip iman etmezlerse- onlar için dua da edilmez. Yüce Allah (cc) böyle olanlara, Müslümanların dua etmelerini yasaklamaktadır.

“Nebi ve iman eden kimselerin, müşrikler için mağfiret dilemeleri mümkün değildir; kendilerinin durumu belli olduktan sonra yakın akraba olsa da! Şüphesiz onlar, cehennem halkıdır.” (Tevbe, 113)

Mü’minler, dünya hayatında Allah yolundan alıkoyan kimselerden uzak durmazlarsa, bu durumda ziyana uğrayıp kaybedecek olanlar kendileri olacaklardır. Dünyada belli neden ve çıkarlar için terk edilmeyen yakınlar, kıyamet gününde onlar zaten uzaklaşıp kaçacaklardır. O halde Ahiret hayatında Müslümana bir faydası dokunmayacak, hatta onun ceza görmesine sebep olacak kişilerden Mü’minler mutlaka uzaklaşmalı, onlara mesafeli olmalıdırlar.

“Onlardan her kişinin, o gün kendisine yeter bir durumu vardır.”

O gün herkes, kendi canının kaygısı içerisinde çırpınacak, yüklendikleri günahların hesabını verecek, hiç kimse kimseye yardım edemeyecek, hiç kimse, bir başkasının günahını yüklenemeyecek, baba çocuğuna, çocuk da babasına herhangi bir fayda sağlayamayacaktır.

Ey insanlar, Rabb’inizden korkun ve çekinin ki o gün, baba çocuğu için cezalandırılamaz ve o çocuk da babası için bir şey ödeyemez; şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı sizi Allah ile kandırmasın.” (Lokman, 33)

“O gün her nefis gelir, kendi nefsi için mücadele eder ve her nefse yaptığı şeylerin karşılığı tam eksiksiz verilir ve onlara zulmedilmez.” (Nahl, 111)

Yüzlerin sevinçten parlayıp güleceği kurtuluş günü

Kıyametin o dehşet dolu anlarında herkes, kendi hesabını verecek, herkes hak ettiği ceza ve mükâfatını kendisi alacaktır ki bu, ilahi adaletin tecellisidir. Günah transferinin ve kişiden kişiye sevap naklinin olmadığı o gün, herkes aldığı karşılığa göre ya sevinecek ya da üzüntüsünden ve yaptığı gayri meşru işlerinden dolayı utanacak, yüzü kararıp moraracaktır.

Yüce Allah’ın emirlerinden birini, birkaçını ya da tümünü terk edenler, kıyamet gününde Rab’lerinin emirlerini önemsemeyip terk ederek O’na isyan ettiklerinden hesaba çekileceklerdir. O gün, her ümmet kendi kitabından hesaba çekileceği gibi, Müslümanlar da Kur’an’dan hesaba çekileceklerdir.

“Her ümmeti diz çökmüş görürsün; her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yapmış olduğunuz şeylerin karşılığını göreceksiniz!’

İşte Kitabımız, size karşı Hakk’ı açıkça konuşuyor, muhakkak Biz, yapmış olduğunuz şeylerin nüshasını alıyorduk.” (Casiye, 28-29)

“Öyleyse sen, o sana vahyedilene sımsıkı tutun, şüphesiz sen doğru yol üzerindesin. Şüphesiz o, sana ve kavmine bir Zikirdir ve yakında sorulacaksınız.” (Zuhruf, 43-44)

Rasulullah (as) da Kur’an’dan hesaba çekilecek, sonra Müslümanlar üzerine şahitlik yapacaktır. O zorlu hesap gününde herkes, hak ettiği karşılığı alacak, hiç kimseye zulmedilmeyecektir.

“Yer, Rabb’inin nuru ile parlar, Kitap konulur, nebiler ve şahitler getirilir ve aralarında Hak ile hükmedilir ve onlara zulmedilmez.” (Zümer, 69)

O halde her Müslüman, mutlaka Kur’ani esaslara göre hareket etmeli, en güzel örnek olan Rasulullah (as)’ın her söz ve davranışını örnek almalıdır. Ancak bu durumda kişi, yüce Allah’ın rızasını kazanacak ve kurtuluşa ulaşacak, yüzleri sevinçten parlayıp gülecektir.

38-39- Yüzler, o gün parlamış, güleçtir, müjdelenmiştir.

Yüce Allah’ın indirdiği esaslara iman edip teslim olanlar, hayatlarını vahyi esaslar doğrultusunda düzenleyenler, Rab’lerinin verdiği nimetlere nankörlük yapmayanlar, o gün mutlu ve bahtiyardırlar. Rab’lerinin rızasını kazanmanın, O’nun verdiği mükâfatlara ulaşmanın sevinci içerisinde Müslümanların yüzleri güleç, kalpleri huzur dolu ve mutludurlar.

“Yüzler o gün mesut, mutludur, o, çalışmasından dolayı hoşnuttur.” (Ğaşiye, 8-9)

Müslümanlar, dünyada yaşadıkları zorlukların, sıkıntıların, zorba güçlerden gördükleri baskı ve eziyetlerin; küfre, zulme, adaletsizliğe ve zorbalığa karşı çıkışlarının karşılığında Rab’lerinin verdiği mükâfatlarla mutlu ve sevinçli, Rab’lerinin verdiğine hamd etmektedirler. Dünyada çekilen zorluklara karşılık verilen nimetlerle Mü’minler bir coşku içindedirler.

“Yüzler o gün parlak, nurlu, Rabb’ine bakar.” (Kıyamet, 22-23)

O gün, kurtulup mükâfata ulaşanlar için ne büyük bir mutluluk ne güzel bir saadettir. Ne mutlu o kimselere ki, dünya hayatında Rab’lerinin buyruğu doğrultusunda yaşamışlar, Rab’lerinin rızası uğruna mal ve canlarını ortaya koymuşlardır. İşte onlar, Rab’lerinin vaat ettiği güzelliklere ve mükâfatlara kıyamet gününde ulaşacaklardır. İşte o büyük bir kurtuluştur.

“O gün, Mü’min erkek ve Mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün müjdeniz, altlarından nehirler akan, orada ebedi kalıcılar olarak cennetlerdir.’ İşte o, büyük kurtuluştur!” (Hadid, 12)

Yüzlerin utançtan kararacağı zorlu hesap günü

Dünya hayatını ebedi zannedip günlerini gün etmeye çalışanlar, küfür ve zorbalığa karşı “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile hareket edip dilsiz şeytan misali zulüm karşısında suspus olanlar; küfür, zulüm ve zorbalığı ayakta tutmak için çalışanlar; oylarıyla, maddi ve bedeni güçleriyle küfre destek olanlar; Rab’lerinin verdiği nimetlere şükretmeyip, nankörlük yapanlar, yaşamlarını vahyi esaslara göre düzenlemeyenler, vahyi esasları tevil edip çarpıtanlar, hevalarını her şeyin üstünde tutanlar, Müslümanlar arasında tefrika çıkarıp bölücülük yapanlar! Evet, bütün bunlar da o gün, aşağılanmış bir halde, gerçekleri görmenin mahcubiyeti içerisinde yüzleri kararacaktır.

40-42- Ve yüzler var ki o gün üzeri tozlanmış, sıkıntılı, zor durumda; işte onlar kâfirlerdir, günahkârlardır.

Yüzün kararması, bilerek ya da gizli olarak hata yapılması, günah işlenmesi sonucunda gerçeklerle yüzyüze gelinmesi halinde olur. Yalan söyleyen bir kimsenin yalanının ortaya çıkması, gizli bir suç işleyen kimsenin suçüstü yakalanması durumunda yalancı ya da suçlunun utançtan yüzü kızarır, kapkara kesilir. İşte Kıyamet günü de suçlular böyle olurlar.

Yüce Allah’ın Kitabı’nda olmayan şeyleri, yüce Allah’a yalan uydurarak İslâm diye anlatanlar, Hakk’ı batılla bulayıp gerçekleri gizleyerek Allah yolundan alıkoyanlar, dinlerini Kur’an dışındaki kitaplardan edinenler, Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atıp onun adına söz uydurarak yalan söyleyenler, yapmadıkları şeylerle övünüp böbürlenenler, yüce Allah’ın bildirdiği Tevhidi mücadele metodunu bırakıp tağuti sistemlerin izniyle hareket edip insanları aldatanlar, kıyamet günü gerçeklerle yüzyüze geldiklerinde utanacaklar, mosmor olacaklardır.

Kıyamet günü görürsün ki, Allah’a yalan uyduran kimselerin yüzleri kapkara kesilmiş! Cehennemde değil midir büyüklük taslayanların yeri!” (Zümer, 60)

Kıyamet gününde yüzleri kapkara olanlar, uydurdukları şeylerin boş, yalan ve küfür olduğuna o gün bizzat şahit olmuş, dünyada yaptıkları her şey boşa çıkmış, uydurdukları şeyler kendilerinden uzaklaşarak kaybolup gitmiştir. O gün onlar, alçalıp rezil olmuşlardır.

“Şayet bir görsen korktukları zaman, işte kaçmadan yakın yerden yakalanmışlar.” (Sebe, 51)

Dünyada kendilerini doğru yolda zannedip yüce Allah’ın indirdiği vahyi esaslara sırt dönenler, Rab’lerini razı edecekleri zannıyla her türlü şirki ve küfrü işleyenler, Kur’an dışı yol ve yöntemleri yaşam tarzı olarak alanların yüzleri kararmış, telaş içerisinde çırpınmakta, akılları sıra mazeretler ortaya atarak kendilerini temize çıkarmaya çalışmaktadırlar.

“Sonra onlar, fitnelik yapamayacaklar, yalnızca elbette diyecekler ki: ‘Rabb’imiz Allah’a andolsun, biz müşriklerden olmadık. Bak, nefislerine karşı nasıl yalan söylediler ve uydurmuş oldukları şeyler onlardan sapıp gitti” (En’am, 23-24)

Kur’ani gerçekleri inkâr edenlerin, ondan yüzçeviren mürtetlerin, Kur’an’ın bir kısmını alıp bir kısmını bırakan müşriklerin, Allah’ın dinini ikinci plana atıp hevalarını ve dünyevi değerlerini önplana alan fasıkların, kalben iman etmedikleri halde insanları aldatarak gösteriş yapan münafıkların tümü o gün, şaşkınlık içerisinde mazeretler ortaya atacaklar.

Allah onların hepsini tekrar dirilteceği gün, size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve kendilerini bir şey üzerinde sanacaklar; iyi bilin ki, gerçekten onlar yalancıların ta kendileridir.” (Mücadele, 18)

Onlar, akılları sıra kendilerini temize çıkarıp yüce Allah’ın cezasından kurtulacaklarını sanırlar, ancak nafile, tüm çabaları boşa gidecektir. Dünyada yaptıkları her şeyin kaydedildiği kitapları ellerine verilecek, gerçeklerle yüzyüze gelecekler, yapabilecekleri bir şeylerinin kalmadığını o zaman daha iyi anlayacaklardır.

“Kitap (önlerine) konulur; artık görürsün ki günahkârlar, onun içindeki şeylerden endişe duyarlar ve derler ki: ‘Eyvah bize, ne oluyor bu kitaba, küçük ve büyük bırakmamış, ancak hesaplamış!’ Yaptıkları şeyleri hazır bulmuşlardır, Rabb’in kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

O gün, gerçekler bütün açıklığı ile ortaya çıkacak, dünya hayatında gizli açık yapılan “zerre ağırlığınca hayır” ve “zerre ağırlığınca şer” gözler önüne serilecek ve o fiili işleyenler tarafından görülecek, hiçbir şey gizli kalmayacaktır.

Tevhidi esaslara iman edip o esaslar doğrultusunda yaşayanların, Rab’lerinin buyruğuna icabet edip Kur’an’ı hayat tarzı olarak alanların, “Yüzler, o gün nurlu, güleç, sevinçli” olacaktır. Oysa Kur’an’ı hayat prensibi olarak kabul etmeyen, hayatlarını, heva ve hevesleri doğrultusunda düzenleyen, yaşamlarını yalan ve küfür üzerine bina edenler de “Yüzler var ki o gün üzeri tozlanmış, sıkıntılı, zor durumda;” onlar o gün, ziyan ettikleri koca bir hayatın üzüntüsü, küfürlerinin ve yalanlarının ortaya çıkışının mahcubiyeti, görecekleri şiddetli ve sürekli acıklı azabın endişesi içerisinde şaşkın ve alçalmış bir halde olacaklardır.

İşte o gün yüce Allah (cc), söz verdiği üzere, “Müslümanlarla suçluları bir tutmamış” herkese kazandıklarının karşılığını tam olarak vermiştir. Yüce Allah (cc), o gün olacakları, Kur’an’da kullarına bildirmiş ve tercihi onlara bırakmıştır. İşte o gün, herkes dünyada yaptığı tercihin karşılığını görecektir.

Yüce Allah (cc), insanların o gün ahiret hayatında karşılaşacakları durumu çok açık bir şekilde bildirmiş, “İyi bilin ki şüphesiz o, bir öğüttür, artık kim dilerse onu düşünür.” buyurarak kullarını, düşünmeleri için kendi iradeleriyle baş başa bırakmıştır. Kim ahirette hangi durumla karşılaşmak istiyorsa, dünya hayatında ona göre yaşasın, ona göre davransın.

Elbette bu bir öğüttür; artık dileyen kimse, Rabb’ine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir