Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?"
(Furkan, 43)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Müzzemmil Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Giriş

Yüce Allah (cc), Alak suresinde, Rasulü’nü ve doğal olarak da Rasulü takip eden İslâm davetçilerini, kendi adına hareket ederek ilahi mesajı duyurma görevi ile görevlendirip şereflendirmiş, davet sırasında karşılaşılacak zorlukları bildirmiştir. Bu zorlukları aşmanın çaresi, ancak ilahi esaslara sarılmak ve yüce Allah’a teslim olmak mümkündür.

Kalem suresinde ise, daveti ortaya koyacak İslâm davetçilerinin ahlaki yapıları düzenlenmiş ve davette uyulacak esasları belirtilmiştir. Surede, Müslüman davetçilerin, daveti ortaya koyarlarken, davetin muhatabı olan müşriklere ve idaresi altında yaşadıkları beşeri sistemlere, hiçbir şekilde taviz vermemeleri gerektiği bildirilmiş, kaçınmaları gereken kötü vasıflar tek tek sayılarak bundan kaçınılması istenmiştir.

Kalem suresinde Müslüman davetçilerin, mutlaka delil üzere hareket etmeleri istenmiş, karşılaşılacak zorluklara karşı sabırlı olmaları, hiçbir şekilde davetin kesilmemesini, aksi halde sorumluluk altına gireceklerini bildirilmiştir. Davet karşıtlarının bütün düşmanlıklarına karşın, Kur'an’ın bütün insanlık için bir öğüt olduğunun bildirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Müzzemmil suresinde ise, yüce Allah (cc) adına daveti yüklenen ve Kur'an'ı ahlak edinerek düşünsel planda kendisini tamamlayan Müslüman davetçinin, artık bedeni olarak da zorluklara hazırlanma zamanı geldiği bildirmiştir. Bu nedenle Müslüman davetçinin, daveti ortaya koymadan önce, öncelikle bedeni olarak zorluklara kendisini hazırlamaları ve topluma daveti ulaştırmadan önce fikri olarak da hazırlanmalarının gerekliliği belirtilmiştir.

Bu sure, Müslüman davetçileri bedenen ve fikren davete hazırlayan, her türlü zorluğa karşı mukavemetlerini sağlayan gece eğitiminin önemine vurgu yapmakta, davet görevinin ağırlığını nasıl kaldıracaklarını, davet metodunun ve muhataplara karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini bildirmektedir.

Müslüman davetçiler, davete başlamadan önce bedenen ve fikren tüm zorluklara karşı hazırlıklı olmalıdırlar. Öyle bir hazırlanma olmalı ki, bedeni her türlü çile, sıkıntı ve eziyete, açlık ve sefalete, zindana ve asılmaya; psikolojik olarak her türlü alay ve hakarete, iftira ve karalamaya tahammül edebilecek, gerekirse ölüme bile sevinerek gidebilecek şekilde bir hazırlanma olmalıdır.

Bedeni ve psikolojik her türlü zorluğun üstesinden ancak iman edilen davaya ve bu davanın temel esası olan Tevhidi ilkelere sarılarak gelinebilir. Bu sayılan zorlukları aşabilmek, gönülden iman etmekle ve sağlıklı bir Kur'an eğitimi ile mümkündür.

Kur'an eğitimi ile düşünce sisteminde kronikleşmiş materyalist kalıntılardan bir tek leke kalmayacak şekilde temizlenmeli, sözlere bulaşan argo ve avami ifadeler atılıp söz berraklaşıp güzelleşmeli, davranışlardaki bozukluklar, çarpıklıklar giderilerek yüce Allah’ın rızasına uygun olmalıdır.

Kur'an eğitimi ile kalbi saran dünyevi korkular, sevgiler atılmalı, kalp yalnızca yüce Allah’a tahsis edilmeli, O’nun sevgisi ve korkusu kalbin her hücresini sarmalı, insana yön veren heva ve hevesin yerini akıl, şirkin yerini iman, duygusallığın yerini Kur’ani hükümler, sapıklık ve dalaletin yerini hidayet ve rahmet almalıdır.

Sorumluluk duygusu ile hareket insanı olgunlaştırır, görevinin bilincine ulaştırır ve tutarlı hareket etmesini sağlar. Kur'an, Müslüman şahsiyetlere sorumluluklarını hatırlattıktan sonra onların olgunlaşmasını sağlayacak yolları gösterir, onları, görev bilinci ile donattıktan sonra tutarlı ve emin adımlarla hareket etmelerini sağlar. Olgun bir kişiliğe, sağlam bir karaktere sahip olmayan kimseler, İslâmi mesajı yüklenemeyecekleri gibi bunlar, İslâmi harekete zararlı ve ayak bağıdırlar.

İslâmi harekette metot, davanın olmazsa olmaz parçasıdır; bu nedenle yüce Allah (cc), kullarına ilahi mesajın sorumluluğu ile beraber onlara, takip edecekleri metodu ve bu metot içerisinde tutum ve davranışlarının ne olacağını da bildirmiştir. Böylece sorumluluk yüklenen Müslüman şahsiyetler, metodun ilahi olduğunun bilinci ile hareket ederler ve ilahi mesajı ortaya koyarlarken hiçbir şekilde duygularıyla hareket etmezler. Onlar, sevgilerinde de nefretlerinde de, kızgınlık ve sakinliklerinde de hep sorumluluğunu yüklendikleri mesajın belirlediği ölçülere uygun hareket ederler.

Müslüman şahsiyetler, taşıdıkları mesajın ruhuna uygun bir kişilik ve kimlik kuşanmalıdırlar. Onların, toplum içerisinde hem dostları, hem de karşıt muhatapları yanında belli bir duruşları olmalı, hiçbir şekilde ve şartta kendi bireysel kişiliklerini ve kimliklerini sorumluluğunu yüklendikleri ilahi mesajın önüne geçirmemelidirler.

Surenin açıklaması

1-4- Ey örtüsüne bürünen! Kalk, yalnız gecenin birazı (hariç); yarısında yahut bundan biraz eksilt veya bunu artır ve ağır ağır Kur'an oku.

Tevhidi mesajı yüklenen Müslümanlar, sorumluluklarını en iyi şekilde ifa etmek durumundadır. Bunun için sorumlu oldukları konuda kendilerini, bedenen ve fikren yetiştirip olgunlaştırmalıdırlar. Çünkü yüklendikleri sorumluluk, âlemlerin Rabb’inin indirdiği ilahi mesajdır, bu nedenle kendilerini çok daha iyi yetiştirmek durumundadırlar.

Davet görevini üstlenen Müslüman bireyler için durup dinlenmek mümkün değildir. Onlar, yüklendikleri görevi, en iyi şekilde yapabilmek için kendilerinde varolan eksiklikleri bir an önce gidermeye çalışmalıdırlar. Fikri ve bedeni hazırlanmanın en iyi zamanı muhakkak ki gecedir. Bu nedenle yüce Allah (cc), kulunun gece kalkmasını istemektedir.

Gece, düşünsel inkılabın olgunlaşmasında en iyi zaman dilimidir; yüce Allah (cc) adına hareket etmeyi şiar edinen Müslüman birey, Kur'an'ı ahlak edinerek davranışlarını güzelleştirdikten sonra bu güzellikleri diğer insanlara da ulaştırmak için bilgi ile donanmalıdır.

Düşünce donanımını, gecenin sessizliğinde iman ettiği Kur’ani esasları öğrenerek yapacak Müslüman birey, bunun için uykusundan fedakârlık yapmak zorundadır. “Yalnız gecenin birazında” uyuyacak, gecenin “yarısında yahut bundan biraz eksilt veya bunu artır ve ağır ağır Kur'an oku.”yacak, böylece düşünsel inkılabını tamamlayarak kendisindeki güzellikleri diğer insanlara ulaştıracaktır.

Sorumluluk yüklenen, bir amaç ve hedefi bulunan kimse için uyumak, istirahat etmek, durup dinlenmek ve zamanı boş geçirmek elbette mümkün değildir. Akşamdan sabaha kadar uyumak, zamanı gereği gibi değerlendirmemek sorumsuzluğun, duyarsızlığın, amaç ve hedefi belirlememişliğin göstergesidir. Bu, Müslüman şahsiyetlerin yapamayacakları bir şeydir. Onlar, sorumluluklarının bilincinde olan, cennet ile müjdelen kimselerdir. Bu nedenle;

“Geceleri çok az uyurlardı, seherlerde istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 17-18)

İnsan bir sorumluluk yüklenince, bu sorumluluk insanda değişik duygular uyandırır; kimileri sevinç ve mutluluktan, kimileri de taşıdığı sorumluluk duygusunu hakkıyla yerine getirmeme düşüncesinden uykusu kaçar, uyuyamaz.

Müslümanlar, her iki duyguyu da bir arada yaşarlar ve iman ettikleri ilahi mesajın kendilerinde uyandırdığı sevinç ve mutluluktan dolayı ve Rab’lerinin huzurunda olma isteği ile her anlarını değerlendirme geceleri çok az uyur, uykularını kısa keserler. Onlar, yüklendikleri ilahi mesajın kendilerine yüklediği sorumluluğu daha iyi bir şekilde yerine getirebilmek için geceleri eğitim yapmak, kendilerini daha iyi hazırlamak duygusu ve mesajı, en iyi şekilde insanlara ulaştırmak isteği ile az uyurlar.

Gece kalkışı, düşünce inkılabını gerçekleştirmek için eğitim amaçlıdır. Sabah başlayacak davet ve tebliğ görevine daha iyi hazırlanmak, insanlara tebliğ edilecek Kur'an'ı ve içindeki Tevhidi esasları iyice öğrenmek için gece bulunmaz bir fırsattır. Bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek için “yavaş yavaş Kur'an oku” emrine uygun hareket edilmelidir.

Tevhidi mücadelenin gayesi, Kur’ani gerçeklerden hareketle yüce Allah’ın Ulûhiyet ve Rububiyetini insanlara ulaştırmak, insanları şirk bataklığından kurtarıp yüce Allah’ın birliğine iman etmeye davet etmektir. Bu nedenle Kur'an çok iyi bilinmelidir. Kur'an'ı çok iyi bilmenin yolu ise onu anlayarak ve düşünerek okumaktır ki bunun en iyi zamanı sessizliğin en iyi şekilde sağlandığı gecedir.

Gece kalkışının eğitim amaçlı olmasının yanında ibadet yönü de vardır; bu da gece namazıdır. Gece namazı bu ayetle başlamış, daha sonra 20. ayette kişilerin durumuna göre değişik düzenlemeler yapılmış, İsra suresi 79. ve secde suresi 15-16. ayetlerde hangi vakitte kılınacağı açıklanmıştır.

Rasulullah (as), “Ey örtüsüne bürünen! Kalk” emrinden sonra kesintisiz bir şekilde geceleri kalkmış, gece namazda “ağır ağır Kur'an oku” hükmü ilahisi gereği uzun bir şekilde Kur'an’ı okuyarak hem ibadetini yapmış hem de bir gün sonraki tebliğ görevine hazırlanmıştır.

Gündüz vaktinde davetin sağlıklı bir şekilde, kesintiye uğramadan insanlara ulaşabilmesi için Müslüman davetçilerin, mutlaka geceden hazırlanmaları gerekir. Tıpkı bir sporcunun çıkacağı müsabakadan önce antrenman yapması gibi, Müslüman davetçilerin de davete önceden hazırlanmaları, daveti rahat bir şekilde ortaya koymalarına neden olur.

5- Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.

Davet görevi, ağır bir sorumluluktur; bunun, hakkıyla ifa edilebilmesi çok büyük mücadele ve uğraşı ister. Bu mücadelede zorluk, sıkıntı, hakaret, karalama, acı, işkence, eziyet, zindan ve şehadet vardır. Buna talip olacak kimseler, bütün bu sayılanları göze alıp daveti öyle üstlenmelidirler ki, bunun karşılığında yüce Allah’ın rızası, hoşnutluğu ve cennet vardır.

Yüklenen sözün ağırlığı, bizzat sözün kendisi değil onun insanlara ulaştırılmasında karşılaşılacak sorunlardır. Çünkü yüklenilen söz, hidayet olan, aydınlığa ve rahmete ulaştıran bir sözdür. İnsanı, küfür ve şirkin karanlıklarından İslâm’ın aydınlığına çıkaran, onu rahmete ulaştıran, insanın kalbine şifa, bedenine huzur ve mutluluk veren bir sözün bizatihi ağır olması elbette mümkün değildir. Buradaki ağırlık, bu sözün ulaştırılacağı kişilerin gösterecekleri tepkilerdir. Nitekim yüce Allah (cc) bu konuda şöyle buyuruyor.

“Sana indirilen bir Kitap’tır; onunla uyarman ve insanlara öğüt hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın ve iman edenler için bir öğüttür.” (A’raf, 2)

Cahil ve inançsız insanlara bir şey anlatmak, özellikle de onu kabul etmesini sağlamak oldukça zordur. Bunlar, en kaba, en acımasız bir şekilde hakaret eder, en ağır sözleri söyler ve vahşi bir şekilde saldırırlar. Bu nedenle de davetçiler, çoğu zaman bir sözü karşılarındakilere anlatmakta sıkıntı çekerler ki bu sıkıntılar, kimi zaman bedeni, kimi zaman ise psikolojiktir.

Hiçbir dava, hiçbir düşünce, oturulduğu yerden insanlara ulaştırılmaz, toplum tarafından kabul görmez. İlahi mesajın taşıyıcıları olan Müslümanlar, sürekli mücadele azmi içerisinde olmalıdırlar. Tevhidi mücadelede Müslümanlar, cesur, atik, fedakâr ve mücadeleci bir ruh yapısına sahip olmalıdırlar. Rahatına düşkün, tembel, pısırık, korkak, kişiliği olgunlaşmamış şahsiyetsiz kimseler ilahi mesajı taşıyamazlar.

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktular; onu insan yüklendi; doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir.” (Ahzab, 72)

“Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, Allah korkusundan onu, baş eğmiş, çatlamış, yarılmış görürdün; bu misalleri, düşünmeleri için insanlara anlatıyoruz.” (Haşr, 21)

Kur’ani sorumluluk ağır bir sorumluluk olmakla beraber, mükâfatı da o oranda değerli ve büyüktür. Kur’ani sorumluluktan kaçınmak, çok değerli ve büyük mükâfattan kaçınmak anlamına gelecektir ki, bu durumda insan kendisine zulmetmiş olacaktır. Bu sorumluluktan kaçınan kimse, cahil ve nankördür. Çünkü verilecek büyük mükâfatı anlamayacak kadar cahil ve bunun değerini bilmeyecek kadar nankördür.

Vahyi bilince ulaşan Müslümanlar, Rab’lerinin kendilerine lütfettiği bu ağır sorumluluğu yüklenerek vaat edilen büyük mükâfatı elde etmek için çalışırlar. Bunun için onlar, her türlü sıkıntı ve zorluğu göze alarak hareket ederler. Bu zorlukları aşmanın üç boyutu vardır: İmani, düşünsel ve bedeni boyut.

İmani boyut, yüce Allah’a kesin bir şekilde iman etmek, O’nun indirdiklerinden ve yüklediği sorumluluktan hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmaktır.

Düşünsel boyut, Alak ve Kalem surelerinde bildirilen hususları düşünce planında kabullenip yaşanacak olaylara ve karşılaşılacak kişilere karşı düşünce planında karşılaşılacak zorlukları kabullenip ona hazır olmaktır.

Bedeni boyut, ağırlıklı olarak Müzzemmil suresinde işlenen bedensel eğitim, takip eden surelerde giderek olgunlaşmakta ve her türlü zorluğa karşı beden mükemmel bir şekilde hazır olmaktadır.

Yüce Allah (cc), sorumluluk yüklediği kimselere, bu sorumluluğu en iyi bir şekilde nasıl ifa edebilecekleri ile ilgili neler yapacaklarını da öğretiyor. Bu nedenle sorumluluk sahiplerine gece eğitimini emretmiş, bu sorumluluğun ancak bu şekilde daha iyi eda edilebileceğini bildirmiştir.

Gece eğitimi, Müslüman şahsiyetin, düşünce ve bedeni olarak olgunlaştığı ve gündüz ortaya konulacak davete hazır hale geldiği bir zaman dilimidir. Bu nedenle Müslümanlara gece kalkışı emredilmiş, gündüz yapılacak mücadeleye hazır olunması istenmiştir.

6- Gerçekten gece kalkmak daha oturaklı ve söz daha etkilidir.

Gece kalkışında, iman ve sorumluluk duygusunun insanda uyandırdığı coşku ve heyecan nedeniyle bedeni saran uykunun yerini huzur ve mutluluk doldurur. Önemli bir seyahate çıkacak kişinin, seyahat hazırlıklarını yapması sırasında duyduğu heyecan gibi Müslüman davetçiler de, insanlara ulaştıracakları Tevhidi ilkelerin heyecanı ve duygusu ile mutlu bir şekilde Kur'an okuyarak gündüz ortaya koyacakları davete hazırlanırlar.

Gecenin sessizliği içerisinde insan, Rabb’i ile beraber olduğunu düşünerek ve hissederek coşku ile ayetleri okuyarak ezberler, sabah ortaya koyacağı davetin plan ve programını yapar. Okunan her ayet, Müslüman’da, iman ateşini daha çok alevlendirmekte, düşünce zeminine sağlam bir şekilde yerleşmekte ve kavrama mekanizmasını daha güçlü bir şekilde harekete geçirmekte, böylece gündüz yapacağı davet görevine hazır hale gelmektedir.

7- Muhakkak ki gündüz, senin için uzun bir uğraşı vardır.

Gündüz eylem ve hareket, gecenin etkili ortamında düşünsel planda hazırlandıktan sonra bedeni olarak pişme, mukavemet kazanma zamanıdır. Gündüz, yüklenilen sorumluluğun gereğini yerine getirme zamanı ve alanıdır. Müslümanlar, bu zamanı ve alanı çok iyi değerlendirmeli, durup dinlenmeden çalışmalıdırlar.

Tevhidi mücadele, süreklilik ister; bu mücadele, boş zamanı değerlendirmek için yapılacak bir hareket değil, günün yirmidört saatini dolduracak kadar sürekli ve kesintisiz bir mücadeledir. Sünnetullah’ta bu mücadelenin nasıl yapıldığı Kur'an'da, özellikle de Mürselat, Naziyat ve Adiyat surelerinde ortaya konulmuştur. Adiyat suresi tefsirinde geniş bir şekilde değinilecektir.

Tevhidi esasların insanlara ulaştırılması, gerektiğinde bütün değerlerden vazgeçilerek yapılması gereken bir mücadele ile mümkün olabilir. Bu mücadele, Müslümanlar için en önemli, en öncelikli görevdir, Bu görevin önüne dünyevi hiçbir görev alınamaz, bundan daha üstün bir değer kabul edilemez. Müslümanlar, bu değerli ve önemli görevlerini ifa edebilmek için tüm zamanlarını ve değerlerini, Risalet önderleri ve Tevhid erleri gibi feda etmelidirler. Tevhidi mücadelenin önüne başka bir değer koymak kişiyi fıska sokar, Hak yoldan saptırır.

“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler, size Allah'tan, Rasulü’nden ve O'nun yolunda cihat etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin! Allah, fasık kavmi hidayete iletmez.” (Tevbe, 24)

Müslümanlar için en önemli ve değerli husus, iman ettikleri esasları yaşamak ve toplumun diğer bireylerine anlatmaktır. Onlar, ne içerisinde yaşadıkları aile bireylerini, ne ticaret endişelerini, ne de rahat yaşama duygularını bu ilahi mesajın önüne alırlar. Onların tek derdi, tek amaçları, yeryüzünden fitne kalmayıp din tamamen Allah’ın oluncaya kadar iman ettikleri ilahi mesajı insanlara anlatmaktır.

Küfrün, şirkin, fısk ve nifakın ortalığı kapladığı, İslâm düşmanlarının, günün yirmidört saati boyunca, bütün güçleri ve imkânları ile iletişim araçlarıyla İslâm’a saldırması karşısında bir Müslüman durması elbette mümkün değildir. Müslümanın, bütün değerleriyle mücadele etmemesi, bütün değerlerini bu uğurda harcamaması hem kendisine, hem dinine zulümdür, hem de küfrün daha çok azarak ekini ve nesli yok etmesine seyirci kalmasıdır ki bu ağır bir sorumluluktur.

“Muhakkak ki gündüz, senin için uzun bir uğraşı vardır.”

Bazı tefsirci ve meal yazarları, bu ayete, “Gündüzün uzun uzun uğraşacağın başka işlerin vardır” şeklinde mana vermeleri, Kur'an gerçeğini yansıtmamaktadır. Günümüzde ve içerisinde bulunulan toplumda İslâm’a ve İslâmi değerlere karşı küfür ve şirk cephesinin onca saldırısı varken iman ettikleri iddiasında bulunan kimselerin, başka işlerle uğraşıp İslâmi değerleri, Tevhidi ilkeleri ihmal etmesi ya da ikinci plana bırakması elbette düşünülemez.

İkincisi, bu yanlış anlamlandırma, surenin devam eden 8. ayetiyle çelişmektedir. Devam eden ayette bu uğraşın ne olduğu açıklamaktadır. Bu, toplum içerisinde, yüce Allah (cc) adına hareket ederek Tevhidi esasların duyurulmasıdır.

Tevhidi esasların duyurulması, günümüzde Samiri soylu kimselerin ve bazı duygusal şahısların yaptıkları gibi sloganik olarak bazı ifadelerin kullanılması değil, şirkin her türlüsüne karşı uyararak insanları, Tevhidi esaslara teslim olmaya davet etmektir. Bu davet, toplumsal yaşamı değiştirmeye yönelik köklü bir inkılaptır. Zaten küfür ve şirk unsurlarının rahatsız oldukları da bu inkılabı harekettir.

Belamların, kimi ifade ve iddialarından ve pratiği olmayan söylemlerinden küfür ve şirk cephesi geçmişte hiçbir dönemde rahatsızlık duymadıkları gibi günümüzde de herhangi bir rahatsızlık duymuyorlar.

Tevhidi esasların duyurulması, zamanla sınırlı bir hareket değil, bir ömrü sürecek uzun soluklu bir mücadeledir. Bu mücadele, her gün sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar gece gündüz denilmeden sürecektir.

“(Nuh:) ‘Rabbim, ben kavmimi gece gündüz davet ettim; sonra ben onları açıkça davet ettim, sonra onlara açıktan söyledim, gizli gizli söyledim” dedi.” (Nuh, 5, 8-9)

Müslüman davetçiler, küfür ve şirk cephesinin her türlü karalama, hakaret, baskı ve saldırılarına muhatap olacaklardır. İşte bu nedenle, ağır bir yük yüklenen Müslümanlar için uzun bir uğraşı vardır. Küfür ve şirk cephesinin tüm saldırılarına karşı Müslümanların yapacakları tek şey Rab’lerine yönelip O’ndan yardım istemektir.

8- Rabb’inin adını an ve bütün gönlünle O'na yönel.

Tevhidi esasların temeli, insanların, edindikleri tüm putlarını terk edip yalnızca Rab’lerine dönmelerini istemektir. İnsanların, değer verdikleri dünyevi bütün değerlerini bırakıp yalnızca kendilerini yoktan var eden, kendilerine her türlü nimeti sınırsız bahşeden ve dünya hayatının sonucunda bütün bunların hesabını soracak olan Rab’lerine, Rab’lerinin indirdiği esaslara dönmeleri çağrısı, davetin ana konusudur.

Davetin, Allah adına ortaya konulması, davetçiler için kolay bir çağrı olmadığı gibi, daveti alanlar da değer verip tapındıkları ilahlarını kolay kolay terk etmeyecek, kendilerini Rab’lerine davet edilenlere, en seviyesiz bir şekilde saldıracaklardır.

“Benim davetim, onlara kaçışlarını artırmaktan başka bir katkıda bulunmadı; günahlarını bağışlaman için onları ne kadar davet ettimse parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler, direttiler, çok böbürlendiler.” (Nuh, 6-7)

Bütün Risalet önderleri rasuller ve onların izinden giden Tevhid erleri, kendi toplumlarında yalnızca Rab’lerinin adını anmışlar, insanları yalnızca Rab’lerini ilah edinmeye davet etmişlerdir. Bu davet, toplum tarafından ilahi mesaj net anlaşılıncaya ve onlar, bilinçli bir şekilde saflarını belli edinceye kadar devam etmiştir.

“Andolsun o saf saf dizilenlere, bağırıp sürenlere, Zikir okuyanlara ki ilahınız birdir; göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların Rabb’i, doğuların da Rabb’idir.” (Saffat,1-5)

Bu ilahi mesaj, Tevhid şirk tarihi boyunca her çağın Tevhid erlerince ortaya konulmuş, tüm çağların üzerine çöken şirk, nifak, fısk ve küfür karanlığını delerek Tarık yıldızı gibi ışık saçarak insanlara ulaştırılmıştır. Bu ilahi mesaj, beşeriyetin karanlık ufkunu aydınlatmış, şaşkınlık içerisinde bocalayan beşeriyete kurtuluş yolunu göstermiştir.

Tarihi süreçte yapılan davete, hem çok az icabet edilmiş hem de çok şiddetli bir şekilde tepki gösterilmiştir. Bu davet zincirinin en zayıf olduğu dönem içerisinde yaşadığımız bu çağdır.

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi; fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar.” (Hud, 116)

Pek az kimse Tevhidi esasları ortaya koyarken bazı kimseler, kendilerine verilen refahın peşine düşüp zalimler oldular, hakkı anlatmaları gerekirken müşrik ve kâfirlerin yasaları altına gizlenip şirke düştüler. Bunlar, bozgunculuk yapmayı men etmeleri gerekirken kendileri, tağuti sistemlerin verdiği izinle açtıkları vakıf ve derneklerde bozguncu olup çıktılar.

Tevhidi esaslara davet edilmesi sırasında gelecek tepkilere, yapılacak sözlü ve fiili saldırılara karşı yüce Allah (cc), “bütün gönlünle O'na yönel” buyurarak Kendisine sığınılmasını istemiştir. Müslümanlar, daveti ortaya koyarlarken ve davet sırasında sorunlarla karşılaştıklarında, yalnızca Rab’lerinin bildirdiği esaslara göre hareket etmekle mükelleftirler. Onların bu mükellefiyetleri, Kalem suresinde Müslüman davetçilerin görev ve sorumlulukları başlığı altında açıklanmıştı.

Müslüman davetçilerin yapmaları gereken şey, ilahi mesajı duyurup insanları Rab’lerine davet etmek ve onların tüm saldırılarına karşılık Rab’lerine yönelip O’ndan yardım istemektir. Bunun dışındaki herhangi bir davranış ve tepki, Müslüman davetçileri sorumluluk altına sokacak, belki de haddi aştıkları gerekçesiyle Rab’leri tarafından affedilmeyeceklerdir. Bu nedenle onlar, her halükârda Rab’lerinden indirilen esaslara teslim olmak zorundadırlar, iman ve teslimiyet bunu gerektirir.

“Ve Rabb’ine rağbet et.” (İnşirah, 8)

Her türlü zorluk ve sıkıntı, karalama ve hakaret, baskı ve zulüm karşısında yalnızca âlemlerin Rabb’ine iltica etmek, O’na yönelmek ve rağbet etmek Tevhidi mücadelede yer alan Müslümanların öncelikli görevleridir. Yalnız sıkıntı ve zorluklar sırasında değil, küfür ve şirk cephesinin her türlü şeytani oyunlarına, vaat ettikleri makam ve mevkiler, konfor ve rahat yaşam vaatlerine karşı da hiçbir meyil duygusuna kapılmadan yine âlemlerin Rabb’ine yönelip O’na teslim olmak gerekir.

“Kesinlikle ona boyun eğme, secde et ve (Rabb’ine) yaklaş.” (Alak, 19)

Müslüman davetçiler, karşılaştıkları fiili ve sözel tepkilere de vahyin dışında bir yolla cevap vermemeli, müşrikleri alt etmek ya da insanları inandırmak adına vahyin dışındaki kaynaklara yönelmemeli, hevai hareket ederek karşılık verilmemelidirler. Unutulmasın ki Müslümanlar, müşrikler gibi hevalarını değil âlemlerin Rabb’i yüce Allah’ı ilah edinmişlerdir. Bu nedenle her durumda Rab’lerinin indirdiği esaslara bağlı olmak zorundadırlar.

9- (O) doğunun ve batının Rabb’idir, O'ndan başka ilah yoktur; yalnız O'nu vekil tut.

Mülk, yüce Allah’ındır ve O, bütün güçlerin üzerinde bir güce sahiptir. Bu nedenle kimi kaygılarla O’ndan başkasından korkmak, yüce Allah’ı hakkıyla tanımamak ve gereği gibi O’na iman etmemektir. Ulûhiyet ve Rububiyet tamamen doğunun ve batının Rabb’i olan yüce Allah’a aittir. O halde hiçbir güce sahip olmayan, kendilerine dahi faydaları olmayan basit beşeri zorbalara karşı yalnızca âlemlerin Rabb’ine yönelmek en kazançlı bir iştir.

Hiçbir şeye malik olmayan beşerin gölgesine sığınmak, ondan korkarak ilahi mesajı gereği gibi ortaya koymamak, vahyin belirlediği esaslar dâhilinde Tevhidi esasları insanlara ulaştırmamak fısk ve zillettir. Müslümanlar, yüce hiçbir şekilde aşağılık tağuti sistemlerin yasalarına sığınarak zillet içerisine girmezler, yalnızca Rab’lerini vekil tutarlar.

Tevhidi esasların insanlara duyurulması sırasında Müslüman davetçiler, çok sert ve şiddetli tepkilere maruz kalabilirler. Bu durumda onlar, hiçbir endişe duymadan, küfür ve şirk olan beşeri sistemlerin yasalarına sığınmadan mücadelelerini sürdürmeli ve bu mücadele boyunca “Yalnız O'nu vekil tut.” Malıdırlar. İşte ancak bu durumda yüce Allah (cc) onlara yardım edecek ve onları her iki cihanda da kurtaracaktır.

“Yalnız O'nu vekil tut.”mak, bütün düşünce, söz ve davranışlarda yalnızca O’nun belirlediği esaslara göre hareket etmektir. Müslümanlar, bu vekâletin kendilerine kazandırdığı şerefle korkusuzca davetlerini ortaya koyacaklar, hiçbir nedenle ve gerekçe ile vahyin dışında harekete etmeyeceklerdir. Onlar, sabır ve metanetle insanlara Tevhidi esasları hatırlatacaklar, İslâm’ın güzelliklerini emredip küfrün ve şirkin kötülüğünü engelleyeceklerdir.

10- Onların dediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.

Davet aşamasında, Müslüman davetçiler için mücadelenin en zorlu yanı, hiç kuşkusuzdur ki sabırdır. Müşriklerin yalan, iftira, hakaret ve saldırılarına, küfür ve şirk düzeninin baskı, işkence ve zulmüne, belamların gerçekleri ters yüz edip saptırma ve Hakkı gizleme faaliyetlerine, münafık ve fasıkların fitne ve fücurlarına, onların seviyelerine düşerek karşılık vermeden, Kur'an’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket edip sabretmek.

Tağuti küfür sisteminin desteğindeki seviyesiz kişilerin, kafaları örümcek bağlamış çağın gerisinde kalmış zavallıların, İslâmi gerçekleri saptırmak için tağuti sistem tarafından makam ve mevki ile ödüllendirilip görevlendirilmiş ajanların, zorbaların tehdit, hakaret ve iftiralarına karşı ilahi emre uyarak sabretmek. Ta ki her şeyi yerli yerince yapan, her şeyi en güzel şekilde düzenleyen yüce Allah’ın takdir ettiği zamana kadar sabredilmelidir.

Müslümanlar, karşılaştıkları tepki ne olursa olsun, sabretmeli, muhataplarının seviyesine düşmeden, İslâmi kişiliklerine yakışacak bir onurla asaletle hareket etmeli, sokak ağzı ile muhataplarına cevap vermemelidirler.

Sabretmek, zor olsa da, yapılanlara karşılık içimiz içimize sığmasa da, avuçlarımız kaşınsa da, yutkundukça gözlerimizden aşağıya peş peşe koşarak akan gözyaşlarımızı durduramasak da sabretmeli, kâfir zorbaların, yalancı belamların, müşrik, münafık ve fasıkların seviyelerine düşmeden sabredilmeli.

Sabırla sürekli bir şekilde bilenmek, bilgilenmek, olgunlaşmak, pişerek direnç kazanılmalıdır, dopdolu bir bilince ulaşılmalıdır. İşte bu durumda yüce Allah (cc) yardım eder.

“Sabret, çünkü Allah güzel davrananların ecrini zayi etmez.” (Hud, 115)

“Bugün Ben, onlara sabretmelerinin karşılığını verdim; onlar işte kurtulup murada erenler onlardır.” (Mü’minun, 111)

Yüce Allah’ın rızasını ve müjdelediği cenneti kazanmak, makamların en yücesine ulaşmak için sabretmek. Bizden önce bu zorlu yollarda onca çile ve sıkıntılara karşı sabreden bizin öncülerimizle buluşmak için sabretmek.

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız! Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allâh'ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

Sabır, acı bir ilacın içilmesi gibidir ki, sonunda şifa ve sıkıntılardan kurtuluş vardır. Yapılan hakaret ve iftiralara, saldırı ve baskılara, zulüm ve işkencelere karşı sabretmek, karşılık vermeden durmak elbette çok zor bir durumdur. Ancak âlemlerin Rabb’i “Onların dediklerine sabret” diye emretti mi, Müslümanlar için akan sular durur ve psikolojik hiçbir sıkıntı, bedeni hiçbir rahatsızlık duymadan isteyerek sabretmek durumundadırlar.

“Onların dediklerine sabret”

Herkes kendisine yakışanı yapacak elbette; şirk pisliğine bulanmış müşrikler, küfür ve hakaretleriyle kişiliklerini ortaya koyacaklar, Müslümanlar da, temsil ettikleri yüce mesajın şanına yakışır bir tavırla hareket edecekler, hiçbir şekilde muhataplarının seviyesine düşecek söz ve fiilde bulunmayacaklar.

Müslümanlar, üstün ve onurlu kimselerdir, üstün ve onurlu kimseler de kendilerine yakışan vakarla hareket edip konuşacaklardır. Onların bu vakarlı tavrı, hem Rab’lerinin isteği hem de yüce bir davaya iman etmenin kendilerine kazandırdığı kişiliktir.

Şiddet ve hırçınlık, hakaret ve küfür, iftira ve karalama ancak acziyetin, cehalet ve bilgisizliğin, fikri çıkmaza girmenin bir sonucudur. Kıt bir bilgiye sahip cahil aciz ve zavallı kimseler, çıkmaza düştüklerinde, karşılarındaki insana cevap veremediklerinde çareyi hırçınlık içerisinde hakaret etmekte ve saldırmakta ararlar. Oysa denizler enginliğinde ve derinliğinde vahyi bir bilgiye sahip olan Müslümanlar, karşılaştıkları en zorlu sorulara karşı bile vahyin enginliğinden yararlanarak muhataplarına cevap verirler.

Müslümanlar, Rab’lerine ve kendilerine olan güven duygusu ile muhataplarına cevap verirlerken, onların saldırı ve hakaretlerine karşı ancak tebessüm ederler ve onlara güzellikle karşılık verirler ve onlardan güzellikle ayrılırlar. “Onlardan güzel bir şekilde ayrıl.”

İlahi mesaj ile kullarını şereflendiren yüce Allah (cc), bu ilahi mesajın metodunu da koymuş, Müslümanların nasıl, ne şekilde hareket edeceklerini de bildirmiştir. Bu nedenle onlar, metot olarak da Rab’lerinin belirlediği ölçülere uygun hareket etmekle mükelleftirler.

Yüce Allah (cc), davetle görevlendirdiği kullarını psikolojik ve bedensel olarak her türlü zorluğa alıştırmakta, onları en iyi şekilde insanlığa en güzel örnek olarak hazırlamaktadır. Böylece Müslüman davetçiler, rahmet elçileri olduklarının bilincinde, kendilerine yapılan seviyesiz saldırılara karşı sinirlenip kızmayacak, muhataplarından güzellikle ayrılacaklardır.

İlahi mesaj, evrensel ve çağlarüstü bir niteliğe sahiptir, bir defada anlatılıp bırakılacak bir görev değildir. Bu nedenle davet ulaştırılan insanlarla bir anda bağı koparıp gitmek doğru değildir. Unutulmasın ki, bu daveti biz Müslümanlara ulaştıran en güzel örnek ve önderimiz Hz. Muhammed (as), kendisine gösterilen onca ağır ve dayanılmaz tepkilere rağmen muhataplarına defalarca gitmiş, onları, tekrar tekrar ilahi mesaja, en güzel bir üslup ve tavırla davet etmiştir.

“Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücadele et, kuşkusuz Rabb’in, işte yolundan sapanları en iyi bilen O'dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir.” (Nahl, 125)

Rahmet ve güzellik dini olan İslâm’a ancak güzellikle davet edilir, şefkat ile muamele yapılır. Bu, İslâm’ın temel prensibidir; rahmet dini olan İslâm’ın anlamı sevgi ve barış olduğuna göre barış isteyen kimse, barışa uygun hareket etmelidir ki barış sağlanabilsin. Şiddet, kızgınlık, hakaret ve kabalık ile barış sağlanamayacağına göre rahmet elçileri olan Müslümanlar, bu sıfatlarına uygun hareket edip merhamet ve şefkatle mesajlarını ortaya koymalıdırlar.

Risalet tarihine bakıldığında, Risalet önderi peygamberlerin ve onların takipçileri Tevhid erlerinin, taşıdıkları mesajın ruhuna uygun hareket ederek davetlerini merhametle insanlara duyurdukları görülecektir. Yüce Allah (cc), onların durumlarını sonradan gelen davet erlerine haber vererek onların da muhataplarına karşı merhametle hareket etmelerini ve güzellik yolunu seçmelerini tesviye etmektedir.

“O halde sen de, azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret, onlar için acele etme...” (Ahkâf, 35)

Davet zincirinin günümüz halkasını oluşturan Müslüman davetçiler, bu kutlu halkanın tüm özelliklerini üzerlerinde taşımalıdırlar. Bu nedenle de davet görevlerinde kendilerinden öncekilerin yoluna uyup onlar gibi daveti ortaya koymalıdırlar. Küfür ve şirk cephesinin tahrikleri, Müslümanları üzerinde bulundukları doğru yoldan kaydırmamalıdır.

“Onların sana getirdiği her misale karşı mutlaka biz sana, gerçeği ve en güzel açıklamayı getiririz.” (Furkan, 33)

Bazı kimseler diyorlar ki, “Peki, inkârcı kâfirler, Hakkı batılla bulayan Samiri soylu belamlar, İslâm hakkında olmadık seviyesiz sözler sarfederken, gerçekleri gizleyip batılın yayılmasına neden olurlarken, Müslüman kadınlara ve erkeklere en seviyesiz şekilde hakaret edip saldırırlarken yine mi onlara karşı en güzel bir biçimde karşılık vereceğiz.” Elbette yine en güzel bir biçimde onlara karşılık verilmelidir. Çünkü bu yüce Allah’ın isteğidir. O, bu konuda, en güzel örnek edinmemizi istediği Rasulullah (as)’dan örnek vererek böyle hareket etmemizi bildiriyor.

“Kötülüğü en güzel şeyle sav, Biz onların (seni) nasıl vasıflandıracaklarını biliyoruz ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım.” (Mü’minun, 96-97)

Her düşünce ve her ideolojinin metodu, anlatım ve uygulama biçimi farklıdır. Bir din ya da ideoloji, başka bir dinin ya da ideolojinin metodu ile anlatılamaz. Örneğin, demokratik küfür ve şirk sistemlerinin kuralları ile Tevhid ve hidayet dini olan İslâm anlatılamaz. Herkes, inandığı din ve ideolojiye göre hareket eder, konuşur ve mücadele eder.

Müslümanlar, demokratik ve Marksist sistemlerin metotlarını esas alarak müşrik ve kâfirlerin yaptıklarını yapamaz dediklerini diyemezler. Bu nedenle küfür ve şirk cephesinin ve onların akıl hocaları şeytan (aleyhillaneni)ın her türlü tahriklerine karşılık yüce Allah’a sığınmak ve onları yüce Allah’a havale etmek gerekir.

İnkârcıların muhatabı yüce Allah’tır

Tarihi süreçteki Tevhid şirk mücadelesine bakıldığında, Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin çıkmaza girdiklerinde yüce Allah’ın devreye girdiği, kullarına yardım ettiği görülecektir. Yüce Allah (cc), bu yardımını, bütün davetçilere vadetmiştir.

“Sakın, Allah'ı, elçilerine verdiği sözden cayar sanma! Çünkü Allah daima üstündür, öç alandır!” (İbrahim, 47)

“Ne zaman ki elçiler umutlarını kestiler ve kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandılar, işte o zaman onlara yardımımız geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı, azabımız suçlular topluluğundan asla geri çevrilmez.” (Yusuf, 110)

Yüce Allah’ın elçilerine yardım ettiği ile ilgili birçok örnek vardır. Hz. Nuh (as) ve Hz. Musa (as)’ın örneklikleri burada verilebilir, onlar, davetlerini yaptıktan sonra artık yapacak bir şeyleri kalmayınca Rab’lerine iltica etmişler, O da, onlara yardım etmişti.

“Nuh: ‘Rabb’im, onlar bana karşı geldiler de malı ve çocuğu kendisinin ziyanını artırmaktan başka işe yaramayan bir adama uydular, (bana) çok büyük tuzaklar kurdular’ dedi” (Nuh, 21-22)

“Onlar, birçok kimseyi yoldan çıkardılar, Sen de o zalimlere şaşkınlıktan başka bir şey artırma.” (Nuh, 24)

“Nuh dedi ki: ‘Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden tek kişi bırakma; çünkü sen onları bırakırsan, kullarını şaşırtırlar ve sadece ahlâksız, nânkör (kişiler) doğururlar.
Rabbim beni, babamı-anamı, inanarak evime gireni, inanan erkek ve kadınları bağışla; zâlimlerin de sadece helâkini artır.” (Nuh, 26-28)

“Musa: ‘Rabbimiz, sen Fir’avn’e ve adamlarına yakın hayatta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi! Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalplerini sık ki, acı azabı görünceye kadar inanmasınlar!’ dedi.” (Yunus, 88)

Yüce Allah’ın yardımı elbette bugün için de geçerlidir ve Sünnetullahta görülen Tevhid şirk mücadelesinin bir benzeri günümüzde de yapılması durumunda O, aynı yardımı günümüz davetçilerine de yapacaktır.

11- Beni ve o nimet sahibi yalanlayıcıları yalnız bırak ve onlara biraz mühlet ver.

Yüce Allah’ın buyrukları dışındaki yol ve yöntemlerle mücadele edenler, Rab’lerine muhalefet ederek haddi aşmış, isyan etmiş olurlar. Oysa vahyi esaslara iman edip teslim olan Müslümanlar, Rab’lerinin kendilerine bildirdiklerini yalnızca tebliğ etmekle mükellef olduklarının bilincinde hareket eder ve sonucu yüce Allah’a bırakırlar.

Müslümanlar, “Beni ve o nimet sâhibi yalanlayıcıları yalnız bırak” diye buyuran Rab’lerine, “Hayır Allahım, daveti kabul etmeyip bize hakaret edenleri sen bize bırak da analarını ağlatalım” diyemezler. Müslümanlar, davet sırasında ne ile karşılaşırlarsa karşılaşsınlar sonucu yüce Allah’a bırakmakla mükelleftirler.

“Onlara biraz mühlet ver.”davet insanlara ulaştırıldıktan sonra düşünüp taşınmaları, kendi iç dünyalarında değerlendirmeleri için onlara mühlet verilir. Müslümanlar, yaptıkları davetin sonucunu belirleyemez, muhataplarının kabul ya da reddetmeleri konusunda ısrar edemezler. Davete muhatap olanların, hiçbir baskı altında kalmadan, sorumluluk tamamen kendilerine ait olmak üzere kabul ya da reddetmeleri, kendilerini netleştirmeleri için onlara mühlet verilir.

Davet tarihine bakıldığında davete muhatap olanlar, çok az bir kısmı dışında genellikle inkârcı bir tavır takınıp saldırmışlardır. Bu saldırganlık karşısında Müslümanlar, Rab’lerinin buyruğuna uygun hareket edip onlardan en güzel bir şekilde ayrılmışlardır.

“Hele sen o kâfirlere mühlet ver, biraz bırak onları.” (Tarık, 17)

Tevhidi esasları reddedip şirk ve küfür içerisinde bocalayan inkârcılar, Rab’lerine isyan ettikleri için onları cezalandıracak olan da yine ilahi mesajın sahibi olacaktır. Kendilerine ulaşan daveti reddedip inkârlarında ısrar eden ve davetçilere karşı sözel ve davranış olarak en seviyesiz bir şekilde saldıran küfür ve şirk cephesine karşı davetçi Müslümanların zaten yapacakları fazla bir şeyleri de yoktur. Oysa yüce Allah’ın yapacağı azap Müslümanların yapacakları ile kıyaslanamayacak kadar büyük ve şiddetlidir.

12-13- Doğrusu, bizim yanımızda bukağılar ve cehennem, boğazı tırmalayan bir yiyecek ve acı veren bir azap var.

Küfür ve şirk cephesinin göreceği azabı, yüce Allah’a bırakmak en iyi harekettir. Hevalarını, hoca, ağabey ve önderlerini, beşeri küfür sistemlerini ilah edinip azgınlıklarında sınır tanımayan tüm kâfir ve müşrikler, hayal edemedikleri en acı azabı kıyamet günün tadacaklardır.

Güzel sözden, sevgiden, şefkat ve merhametten anlamayan, kendilerine gösterilen rahmet ve aydınlık yolunu terk edip sapıklığı yol edinip karanlıklar içinde zulüm dolu bir hayatı yeğleyen küfür ehli için en ağır ve en acı bir azap vardır. Müslümanlar, yüce Allah’ın vereceği cezayı küfür ve şirk ehline veremeyeceklerine göre, karşılaştıkları her türlü zulme sabredip davetlerinin sonucunu yüce Allah’a bırakmalıdırlar.

“O gün O'nun yapacağı azabı kimse yapamaz ve O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz!” (Fecr,25-26)

Dünya hayatında, kendilerini güçlü görüp her şeyi yapabileceklerini zanneden, kendilerini herkesin üzerinde gören, Müslümanlara düşman olan, böbürlendikçe böbürlenen, azdıkça azan küfür ve şirk ehlinin hak ettikleri ceza isyan ve küfürlerine orantılı olarak çok şiddetli olacaktır. Onlar, zulmetmeleri, kendilerine verilen nimetin karşılığında Rab’lerine şükretmemeleri, yoksullara, düşkünlere haklarını vermemeleri, dünya hayatını mide ve şehvetlerinden ibaret bilmeleri nedeniyle onlara, çok kötü yiyecekler verilecektir.

“…Kâfirlere gelince, küfürlerinden dolayı onlara kaynar sudan bir içki ve acı bir azap vardır.” (Yunus, 4)

“Ardından da kendisine irin bir suyun içirileceği cehennem vardır; o suyu yutmağa çalışır, fakat boğazından geçiremez ve her yandan ona ölüm geldiği halde yine ölemez; bunun ardından da kaba bir azap!” (İbrahim, 16-17)

“İrinden başka yiyecek de yoktur, onu, hatalılardan başkası yemez.” (Hakka, 36-37)

“İşte onu tatsınlar, kaynar ve kokuşmuş sudur!” (Sad, 57)

“Ağırlanmak için bu mu hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı, Biz onu zalimler için bir fitne yaptık; o, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır tomurcukları, şeytanların başları gibidir. Onlar, ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır, sonra onların, bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır.” (Saffat, 62-66)

İşte kâfirlere layık olan ahiret hayatı budur; dünya hayatlarını en şaşalı bir şekilde yaşayan, kendilerinden başkasını düşünmeyen kimseler, Ahiret hayatında en aşağılık bir durumdadırlar ve dünyada yediklerinin hiçbirini ahirette bulamayacaklar.

“Zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir; pota gibi karınlarda kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi.” (Duhan, 43-46)

“Mutlaka bir Zakkum ağacından yiyecekler, onunla karınları(nı) dolduracaklar, üzerine de kaynar su içeceklerdir; susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceklerdir! İşte ceza gününde onların ağırlanışı böyledir.” (Vakıa, 52-56)

“Tat, zira sen kendince üstündün, şerefliydin, işte o kuşkulanıp durduğunuz şey budur!” (Duhan, 49-50)

Zillet içerisinde bulundukları halde kendilerini üstün gören, dünya hayatını tek ve ebedi zannedip sefaleti yaşam tarzı olarak alan kâfir, müşrik, münafık ve fasıklar için ön görülen ceza işte böyledir. Müslüman davetçiler çok iyi düşünmeli, yüce Allah’ın küfür ve şirk ehline vereceği ceza ile kendilerinin onlara verecekleri cezaları karşılaştırıp değerlendirmelidirler; hangisi daha şiddetli ve küfür ehli hangisine daha layıktırlar!

Hiçbir Müslümanın, Rabb’i sabrı tavsiye edip sonucu kendisine bırakmasını istediği halde hâşâ, yüce Allah’ı devre dışı bırakıp kendisi, daveti kabul etmeyen saldırganlık yapanlara karşı şiddet kullanmaz, onları cezalandırmaya kalkışmaz. Böyle bir şey düşünen bir Müslüman, kendisi yüce Allah’a karşı sorumlu olacak ve kendisi cezalandırılacaktır. Bu nedenle davetçiler, davetlerini yapıp haddi aşmadan sonucu yüce Allah’a bırakmalıdırlar.

Çok güvenilen dünya hayatının sonu

Dünya hayatını ebedi sanıp ahireti unutan, bu nedenle de kendilerine ulaşan Tevhidi esasları reddedip dünyevi basit çıkarlar için saldırganlaşan, dünyayı kendi mülkleri zanneden zalimlere, yüce Allah (cc), onların yanıldıklarını şu ilahi duyuru ile bildiriyor.

14- O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar, dağılan kum yığınları olur.

Hayat kısa ve her şey geçicidir, tek hâkim olan yüce Allah’tır. O halde geçici olan bir şeyi ebedi sanıp ardından gitmek ve bu geçici şeyleri baki olana tercih etmek, yanılgı ve gafletin en büyüğüdür. Mülkün sahibi olan yüce Allah (cc), dilediği zaman insanlara verdiğini geri alacağı gibi dünyayı da bir anda yok edebilir.

“Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar serpildikçe serpildiği, dağılan toz duman haline geldiği zaman.” (Vakıa, 4-6)

“Dağlar atılmış renkli yün gibi olur.” (Karia, 5)

O gün, gerçekler bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacak ve yüce Allah’tan başka her şey yok olup gidecektir. O gün gelip çatmadan önce Müslümanlar, sorumluluklarının bilincinde hareket ederek vahiy doğrultusunda Tevhidi esasları bütün benlikleriyle önce kendileri yaşamalı, sonra da hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmadan diğer insanlara ulaştırmalıdırlar.

Her yolun bir hedefi, her hareketin bir amacı, bütün bunların sonucunda da her yapılan işin bir hesabı vardır. Bu nedenle Müslümanlar gibi küfür cephesini oluşturan kâfir, müşrik, münafık, fasıklar da hesap vereceklerini bilmeli buna göre hareket etmelidirler. Çünkü herkes, dünya hayatlarında yapıp söylediklerinin, düşünüp planladıklarının hesabını vereceklerdir.

“O gün, (herkes) varıp Rabb’inin huzurunda duracaktır.” (Kıyamet, 12)

Yüce Allah (cc), hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamış, hiç kimseyi başıboş bırakmamış, yeryüzüne gönderdiği ilk insanlarla beraber insanların uyacakları kuralları da kendilerine bildirmiş, o kurallara uygun hareket edilmesini istemiş, sonunda kendisine döndürüleceklerini haber vermiştir. Zaman içerisinde gelen bazı nesiller, yüce Allah’ın kendilerine indirdiği kuralları ya değiştirmeye kalkışmışlar ya da unutmuşlardır. Bunun üzerine yüce Allah (cc), kâinattaki fesadı ve fitneyi kaldırmak, kâinatı yeniden yaratılış fıtratına döndürmek için yeni elçiler ve yeni hükümler göndermiştir.

15-16- Doğrusu biz size, aleyhinize tanıklık edecek bir elçi gönderdik; nasıl ki Fir’avn’e da bir elçi göndermiştik, Fir'avn, elçiye isyan etti, Biz de onu ağır bir yakalayışla yakaladık.

Kıyamet günü, tüm insanlara, dünya hayatlarında düşünüp söylediklerinin ve yaptıkları her hareketin neden, niçin ve neye göre söylenip yapıldığı sorulacaktır. Bu sorgulama, yüce Allah’ın indirdiği Kitaplara göre yapılacak ve gönderdiği rasuller ile her dönemde daveti ortaya koyan davetçi Müslümanlar şahit gösterileceklerdir. Bu nedenle yüce Allah (cc): “Doğrusu biz size, aleyhinize tanıklık edecek bir elçi gönderdik.”buyuruyor.

“Yer, Rabbinin nuru ile parlamış, Kitap (ortaya) konmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiş ve aralarında adâletle hükmedilmiştir; onlara asla haksızlık edilmez.” (Zümer, 69)

“Her ümmeti toplanmış görürsün, her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yaptıklarınızla cezâlandırılacaksınız! İşte Kitabımız, aleyhinize gerçeği söylüyor. Çünkü biz, yaptıklarınızı yazıyorduk.” (Casiye, 28-29)

Yüce Allah (cc), kitap göndermiş ve bu kitaplara uygun hareket edilip edilmediğini sorgulayacak, her Rasul ve davetçiyi de şahit olarak konuşturacaktır. Her Rasul ve davetçi, kendi toplumunun ve çağının şahididir.

Rasuller, kendilerine bildirilen vahiyle toplumları üzerinde tebliğ ettikleri ilahi mesaja uygun bir biçimde şahitlik yapacaklardır. Davetçi Müslümanlar ise, şahitliklerini rasullerin bıraktıkları ve kendilerinin insanlara ulaştırdıkları ilahi mesaja uygun yapacaklardır.

Müslümanlar, insanlar üzerinde doğru şahitlikte bulunabilmeleri için, ilahi mesajı öncelikle kendileri yaşamaları, onu çok iyi bilmeleri, içerisinde yaşadıkları toplumu tanımaları ve Tevhidi esasları açık bir şekilde tıpkı Risalet önderleri gibi duyurmaları gerekir. Tevhidi esasları insanlara açıkça duyurmadan, onların, davete karşı tutumlarını ve tavırlarını görmeden şahitlik yapmak mümkün olmayacaktır.

“Ey peygamber, biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak ve izniyle, Allah'a davetçi ve aydınlatıcı bir lamba olarak gönderdik.” (Ahzab, 45-46)

“Ve yine Allah demişti ki: ‘Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara, beni ve annemi, Allah'tan başka iki ilah edinin' dedin?’ Hâşâ, Sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek haddime değildir; eğer demiş olsaydım, sen bunu bilirdin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gizlileri bilen yalnız sensin, sen!’ dedi.

Ben onlara: ‘Benim ve sizin Rabb’iniz olan Allah'a kulluk edin diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onları kolladım, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen Sen oldun. Sen her şeyi görensin.” (Maide, 116-117)

Şahitlik, davete paralel ve ona bağlı bir husustur; davet yapılmadan toplumu yargılamak, onların tepkilerini görmeden onlar hakkında yüce Allah (cc) indinde şahitlik yapmak mümkün olmayacaktır. İnsanlara davetin duyurulması, birçok zorlukları beraberinde getirecektir; Müslüman davetçiler, zorluklar karşısında yılgınlık göstermemeli, taviz vermemeli ve davet görevini kesinlikle bırakmamalıdırlar. Davetin zorluklarına örnek olarak yüce Allah (cc), Fir’avn’e gönderilen Hz. Musa (as)’ı örnek vermektedir.

Elçiye karşı gelenler, helak edilirler

“Nasıl ki Fir’avn’e da bir elçi göndermiştik, Fir'avn, elçiye isyan etti, Biz de onu ağır bir yakalayışla yakaladık.”

Fir’avn, tarihi süreçte ilahi mesaja karşı çıkan en zalim zorbalardan birisiydi, her şeyi yapabileceğini, kendisine güç yetirilmeyeceğini sanıyordu. Fir’avn örneğinin verilmesinde alınacak iki önemli ders vardır.

Birincisi, zorbalar, ne denli güçlü olurlarsa olsunlar, yüce Allah’ın azabıyla bir anda yok edilebilirler, onları, O’nun azabından hiç kimse kurtaramaz. O halde hiç kimse, gücüne güvenip kendisini üstün görmemeli, ne kadar aciz olduğunu düşünmelidir.

Kendisini Mısır’ın sahibi olarak görüp böbürlenen (42/54), kavmini küçümseyip onlara boyun eğdiren (28/38), halkı partilere bölüp bir kısmının erkek çocuklarını kesen (28/4), kendisini halkın ilahi olarak ilan ederek (28/38) başka ilah edinilmesini yasaklayıp başka ilah edinenleri cezalandıracağını söyleyen (26/29), en büyük rab olduğunu iddia edip (79/24) emirlerine aykırı hareket edenleri kazıklara geçirmekle tehdit eden (89/10) Fir'avn, ilahi mesajı ortaya koyup insanların yönetimine talip olan (20/47) ve yalnızca ayetlerle hareket eden (28/35) Hz. Musa (as) karşısında küçüldükçe küçülmüş ve zelil olmuştur. (Not; paragraftaki rakamlar, sure ve ayet numaralarıdır.)

“Fir'avn'dan. Çünkü o, ululanan, haddi aşanlardan biri idi.” (Duhan, 31)

“Yahut ben, şu aşağılık, nerdeyse söz anlatamayacak durumda olan adamdan daha iyi değil miyim?” (Zuhruf, 52)

Üstün olduğunu iddia eden Fir'avn, elçiye isyan eden bir zavallı durumuna düşmüştü. Aslında Elçi’ye değil, Elçi’yi gönderen Rabb’ine isyan ediyordu. Elçi, Rabb’ini temsil ettiği için Elçi’ye yapılan isyan, inkâr ve yalanlama, bizzat yüce Allah’a yapılmıştır.

“Fir'avn, elçiye isyan etti”

Yüce Allah’ın verdiği mülkü kendilerinin zannederek azgınlık gösterenlerin tipik ve kötü bir örneği olan Fir'avn, Elçiye, getirdiği ilahi mesaja ve doğal olarak elçinin görevlendirdiği yüce Allah’a karşı gelince basitleşip zillet içerisine girmiş, ne yapacağını bilmez bir hale düşmüştü.

Fir'avn’ın verilen bu örneği, zorbalığı yaşam tarzı olarak alan bütün sistemlerin, Rab’lerine isyan edenlerin, halklarına zulmedip onların inançlarına düşman olanların karşılaşacakları akıbetin apaçık bir göstergesidir.

Zalim kâfirlerin Fir'avn’ın durumuna düşebilmeleri için Müslüman davetçilerim mutlak anlamda Hz. Musa (as) gibi ilahi mesajı, net olarak ortaya koymaları ve hiçbir şekilde hiç kimseden korkmadan hareket etmeleri gerekir.

“Fir'avn, elçiye isyan etti” Mülk yüce Allah’ın, ilahi mesaj O’nun tarafından gönderilmiş, davetçiler de O’nun temsilcisi olunca bu durumda elçiye karşı gelen, direkt olarak yüce Allah’a isyan etmiş olur. Kullanılan ifade burada önem arz ediyor; “Fir'avn, Musa’ya isyan etti” demiyor, “Elçiye isyan etti” buyuruyor.

Normal şartlarda isyan, alt katmanlarda olanların üst konumda bulunanlara karşı gösterdikleri bir itaatsizlik durumudur. Burada normal şartlarda konuya bakıldığında, Hz. Musa (as)’ın, yıllarca sarayında kaldığı, ekmeğini yediği ve kendisini koruyan Fir'avn’e isyan etmesi gerekirdi. Ancak Hz. Musa (as), âlemlerin Rabb’i yüce Allah’ın Elçisi olduğundan ona karşı gelmek doğal olarak yüce Allah’a isyan edilmiş olarak değerlendiriliyor. Yüce Allah (cc) da kendisine isyan edenleri en şiddetli bir şekilde yakalayıp alçaltıyor.

“Fir'avn, elçiye isyan etti, Biz de onu ağır bir yakalayışla yakaladık.”

Tevhidi esaslara uygun hareket edilmesi sonucunda ilahi mesajı yalanlayanlar yüce Allah’a havale edildiğinde yüce Allah (cc) sonucu bizzat kendisi belirliyor. Tarihi süreçteki Tevhid şirk mücadelesinde, Risalet önderi peygamberler ve onların takipçileri Tevhid erleri, daveti ortaya koyduktan sonra sonucu yüce Allah’a havale etmişler, yüce Allah (cc) da zalim inkârcılara hak ettikleri cezayı vermiştir.

“Bütün ayetlerimizi yalanladılar, Biz de onları, galip ve güçlünün yakalaması gibi yakaladık.” (Kamer, 42)

“Ne zaman ki elçiler umutlarını kestiler ve kendilerinin yalana çıkarıldıklarını sandılar, işte o zaman onlara yardımımız geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı; azabımız suçlular topluluğundan asla geri çevrilmez.” (Yusuf, 110)

“Elbette biz elçilerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem şahitlerin duracakları günde yardım ederiz.” (Mü’min, 51)


Yüce Allah’ın yardımının olabilmesi için Müslümanların, mutlaka vahyi ölçüler içerisinde daveti ortaya koymaları, hiçbir şekilde vahyin esaslar dışında ve duygusal hareket etmemeleri gerekir. Davetçiler, yüce Allah’ın temsilcileri olduklarını unutmamalıdırlar. Yüce Allah (cc), birçok ayette Kendisini, Müslümanların yerine koymaktadır.

“Biliyoruz, onların dedikleri seni üzüyor, gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.” (En’am, 33)

“Müşrik kadınlarla, onlar hoşunuza gitse dahi, iman edinceye kadar evlenmeyin, iman eden bir cariye, müşrik kadından iyidir; müşrik erkekler de iman edinceye kadar, hoşunuza gitse dahi, onları (kadınlarınızla) evlendirmeyin. İman eden bir köle, müşrik adamdan iyidir. Onlar ateşe çağırıyorlar Allah ise izniyle cennete ve mağfirete çağırıyor. İnsanlara ayetlerini açıklıyor ki öğüt alsınlar.” (Bakara, 221)

İkincisi, bu surede verilen Fir’avn örneğinden alınacak ikinci ders, hiç kuşkusuzdur ki davetçilerle ilgilidir. Müslüman davetçiler, ne kadar zorlanırlarsa zorlansınlar, ne kadar baskıya uğrarlarsa uğrasınlar, ne kadar sıkıntıya düşerlerse düşsünler kesinlikle davete ara vermemeli, daveti terk etmemelidirler. Zorbalığa karşı mücadelede ve davetin kesintisiz yapılması konusunda Hz. Musa (as), en güzel örneklerden biridir.

Her Müslüman davetçi, kendi toplumunun şahididir; onlar, toplum içerisinde Kur'an’ın emirlerini bütün yönleriyle insanlara anlatmalı, müjdeci ve uyarıcı olmalı ve iman edip tebliğ ettiği Kur'an’a uygun örnek bir kişilik oluşturmalıdırlar ki, insanlar, Kur'an’ın yaşayan örneğini görsünler. Çünkü onlar, kıyamet günü, kendi toplumlarının şahitleri olacaklardır.

“Her ümmet içinde, kendi aralarından, aleyhlerine bir şahit getireceğimiz gün, seni de bunların aleyhine şahit getirmiş olacağız. Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik.” (Nahl, 89)

Rasullerin şehadetleri, içerisinde yaşadıkları toplumda kendilerine iman edenlerin ilahi mesajı nasıl yaşadıkları ve ilahi mesaja karşı tutum ve davranışlarının nasıl olduğu ile ilgili olacaktır. Rasuller, kendilerine karşı olanlar hakkında da şahitlik yapacaklar ve bu şahitlik, onların kendilerine karşı takındıkları tavır ve düşmanlığın nasıl olduğu, neden düşmanlık yaptıkları, daveti niçin reddettikleri ile ilgili olacaktır.

Rasuller, kendi dönemlerinden sonra gelen Mü’minler hakkında da şahitlik yapacaklar, bu şahitlik, onların yaşadıkları dinin, tebliğ ettiği dinle ilgisi olup olmadığı hakkında olacaktır.

Müslümanların şahitleri ise, kendi yaşadıkları dönemde, tebliğ ettikleri ilahi mesajı duyurdukları kişiler üzerine olacaktır. Onlar, insanlara duyurdukları ilahi mesajı, insanların hangi gerekçelerle reddettiklerini ve neye göre hareket ettiklerini, Kur'an’a ve Peygamberi örnekliğe onların neden uymadıklarını söyleyeceklerdir. Davet edilen kimseler de, davetçilerin kendilerine daveti nasıl ulaştırdıkları konusunda şahitlik yapacaklardır.

“Hem kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız, hem de gönderilen elçilere soracağız.” (A’raf, 6)

Müslüman davetçiler, kimi dünyevi kaygılardan, zorbaların baskısından korkarak, kendilerine ya da aile bireylerine bir zararın gelmesinden endişe duyarak daveti bırakmamalı, taviz vermemelidirler. Çünkü bu durumda kendileri sorumlu olacak, kıyamet gününün dehşetinden kurtulmayacak ve yüce Allah’ın azabından emin olmayacaklardır.

17-18- Peki inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi nasıl kurtaracaksınız! Gök onun dehşetinden yarılır, Allah’ın vaadi mutlaka yapılmıştır.

Çocukları bile ihtiyarlatan bir günün dehşetinden korunmanın, o dehşeti yaşamamanın tek yolu, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esaslara uygun hareket etmektir. Bu, durum, hem Müslümanlar, hem de inkârcılar için geçerlidir.

Müslümanların, vahyi esasları insanlara gereği gibi duyurmamaları, Tevhidi gerçekleri çarpıtıp gizlemeleri, toplumdan ya da egemen beşeri siyasi sistemlerden korkarak ilahi mesajı tebliğ etmemeleri, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde Kur'an'ı ahlak edinerek yaşamamaları durumun da kıyamet gününün o dehşetini yaşayacaklardır. Yüce Allah (cc), bu konuda Müslümanları uyararak onların, acı azaptan sakınmalarını istemektedir.

“Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız zalimlere erişmekle kalmaz, bilin ki Allah’ın azabı çetindir.” (Enfal, 25)

Kıyametin o dehşetini, Tevhidi esasları bile bile çarpıtan, Hakkı batılla bulayıp gerçekleri gizleyen Samiri soylu belamlar da en acı bir şekilde yaşayacaklardır. Onlar ki, basit bir dünyalık için, yüce Allah’ın reddedilmesini emrettiği tağutu tanıdılar, tağutun izin ve icazeti ile kurdukları şirk yuvalarında Tevhidi esasları gizlediler, insanlara Tevhidi esasları anlatmak yerine batıl ve hurafeleri din diye anlattılar ve Rablerine şirk koştular.

Dehşetinden göğün yarıldığı o günü, küfrü şiar edinen, Tevhidi esasları kendilerine ulaştıran elçileri yalanlayıp onlara saldıran kâfirler de en zorlu bir şekilde yaşayacaklardır. Dünya hayatlarında kendi acziyetlerini unutup kendilerine verilen nimetlerle böbürlenerek yaşayanların, ilahi mesajı reddedip müstağnileşenlerin, Rab’lerine tuğyan ederek vahyi gerçekleri reddedenlerin sonu o dehşetli günde korkunç olacaktır.

Yüce Allah’ın gücü karşısında hiçbir güç duramaz. Bu gerçeği unutan kimselerin, kendilerine dünyada şifa ve huzur veren, ahirette kurtuluşlarını sağlayacak olan Tevhidi esasları kabul etmeyerek kendi hayatlarının korkunç bir şekilde sona ermesine ve ahirette ebedi bir azaba sürüklenmelerine neden olmaktadırlar.

Küçük bir rahatsızlık karşısında acizleşip zavallılaşan insanın, Rabb’ine karşı nankörlüğünde haddi aşarak tuğyan etmesini anlamak gerçekten zordur. İnsanoğlu, Kıyamet gününün o dehşetli anında, içerisine düşeceği acziyetini düşünmeden isyanını sürdürmesi ancak akıl nimetini devre dışı bırakması ile izah edilebilir. Yoksa hangi akıl sahibi, korkunç bir durumla karşılaşacağını bildiği halde bu kadar pervasız hareket edebilir!

Yüce Allah (cc), rahmetini bir kez daha göstererek kullarını gelecek o korkunç sona karşı uyarmakta, onların kendi nefislerini kurtarmalarını öğütlemektedir. Bu nedenle tarih boyunca elçileri vasıtasıyla kullarının kurtuluşunu sağlayacak ilahi mesajını göndermiştir.

19- Bu bir öğüttür dileyen, Rabb’ine varan bir yol tutar.

İman ve amel, özgür iradeyi gerektirir; Müslüman davetçiler, Tevhidi esasları açık ve net olarak ortaya koyduktan sonra fiili ve psikolojik hiçbir baskı yapmamalıdırlar. İman ya da inkâr etme seçimini kişilerin özgür iradelerine bırakmalıdırlar. Kişiler, isterlerse iman ederler, isterlerse reddederler, her iki halde de sorumluluk onlara aittir.

İman ve amel, özgür irade ve istekle yapıldığı zaman bir anlam ifade eder. Baskı sonucu iman etmek ya da isteksizce yapılan bir amel sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Müşrik, münafık ve fasıklar, iman ve amellerini isteksiz yaptıkları için yaptıklarının kendilerine faydası olmaz, hepsi boşa gider.

Yüce Allah (cc), iman ve amel konusunda kullarının özgür iradeleri ile hareket etmelerini isteyerek “Bu bir öğüttür, dileyen, Rabbine varan bir yol tutar.” buyurmuştur. Yüce Allah’ın zorlamadığı bir kulu, Müslümanların zorlaması, onların haddi aşmalarına ve sorumlu olmalarına neden olacaktır.

Gece namazının hafifletilme nedenleri

20- Rabb’in, senin, gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını; seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Geceyi ve gündüzü takdir eden Allah, sizin onu sayamayacağınızı bildiği için sizi affetti; artık Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun, Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar bulunacağını bilmiştir. Onun için Kur'an'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için verdiğiniz hayırları, Allah katında verdiğinizden daha hayırlı ve mükâfatça daha büyük bulacaksınız. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Şu bir gerçektir ki, insanların sorumluluk yüklenme kapasiteleri -fiziksel ve düşünsel yapılarındaki değişkenliklerden dolayı- ayrı ayrıdır. Kimileri, çok büyük sorumlulukların üstesinden rahatlıkla gelirlerken, kimileri, küçük bir sorumluluğun altında zorlanır, ezilir.

"Biz, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz, katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır, onlara asla haksızlık edilmez." (Mü’minun, 62)

Kullarına güçleri oranında mükellefiyet yüklediğini bildirmiştir ki bu kural, her konuda olduğu gibi, gece (vitir) namazı konusunda da geçerlidir.

İnsanın, kulluk sorumluluğunun gereğini yapması sırasında, beşer oluşu nedeniyle, fiziksel yapısında ve konumunda zaman zaman acziyet içerisinde kaldığı bir gerçektir. Böyle durumlarda insana yüce Allah (cc), lütufta bulunarak kimi kolaylıklar sağlamaktadır. Çünkü belirli bir sorunu olan bir kimsenin, normal durumda bulunan biriyle aynı şekilde sorumlu tutulması, so¬runu olan insanın gücünü zorlamasına neden olur ki bu, çoğu kez insanın sıkıntıya düşmesine neden olmaktadır.

Yüce Allah (cc), kullarının, sorumluluklarını yerine getirirlerken sıkıntı duymalarını istememekte, yapacakları ibadet ve görevlerini huzur ve iştiyakla yapmalarını istemektir.

Kullarına karşı şefkatli ve merhametli olan yüce Allah (cc), sıkıntı ile yapılan ibadetlerin boşa gittiği bildirilmektedir. Kullarının ne pahasına olursa olsun değil, güçleri oranında mükellefiyetlerini yerine getirmeleri için gece (vitir) namazında belli sorunları olan kullarına bazı kolaylıklar sağlamıştır. Bu kolaylıklar, şu şekilde açıklanabilir.

“Rabb'in senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını; seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor.”

Ayetin buraya kadar olan bölümünde:

1. Gecenin her hangi bir zaman diliminde kalkıldığı ve bunun bir sakıncasının olmadığı belirtilmektedir.

2- 'Tekumu' ifadesinde, kalkma eyleminin gerçekleştiği, bunun İsra,79'da ifade edildiği üzere, uyku bölünerek, Secde, 16'da belirtildiği gibi yataktan kalkılarak yapıldığı belirtiliyor. Uykunun bölünerek kalkma eyleminin gerçekleştiğinin delili, bu kalkışın herhangi bir saatte yapılmış olmasıdır.

Şayet bu kalkış uykudan önce olsaydı; birincisi, hep aynı saatte kalkılırdı; ikincisi, Secde 16'da "yanları yataklarından uzaklaşır" ifadesi kullanılmaz; üçüncüsü, "yarısında ve üçte birinde" şeklinde bir ifade kullanılmaz, yalnızca "üçte ikisinden daha azında" denilirdi.

3- "Seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da kalktığını" ifadesi ise,

a) Rasulullah (as) ile aynı saatte uyananlar, namazı beraber eda ediyorlar.

b) Hasta olmayanların, savaşta ya da ticari seyahatte bulunmayanların, Rasulullah (as) ile beraber bulundukları belirtiliyor.

c) Gece namazının, farz oluşu nedeniyle, cemaatle eda edildiği ifade ediliyor.

4- Cemaatle eda edilmesi ve ‘kalkma’ eyleminin gerçekleşmesi hadiseleri de gösteriyor ki, gece Kur'an okunması, namaz kılma şeklinde gerçekleşmektedir. Çünkü Kur'an okumak için beraber bulunmaya ve cemaat olmaya gerek yoktur.

“Geceyi ve gündüzü takdir eden Allah, sizin onu sayamayacağınızı bildiği için tevbenizi kabul etti, o halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun.”

Ayetin bu bölümünde ise;

1- Ayetin nazil olduğu dönemde saat kavramı bulunmadığı için gece parçalar halinde (gecenin ikisi, üçü vs. gibi) değil, bir bütün olarak algılanıyordu. Bu da, çoğu kez sıkıntılar doğuruyordu. Şöyle ki;

a) Saat kavramının olmayışı nedeniyle sahabe, gece ayrı ayrı vakitlerde uyanıyorlardı. Bu da onların, çoğu kez Rasulullah(as)'dan ayrı namaz kılmalarına neden oluyordu ve bu durum ise, onları oldukça üzüyordu.

Diğer taraftan, İslâm’ın evrensel ve çağlarüstü olması, bütün insanlığa indirilmesi nedeniyle yeryüzünde insanların ayrı ayrı coğrafyalarda yaşamaları, bu coğrafyalarda gece ve gündüzün farklı zamanlarda olması nedeniyle de saat kavramı ya da sabit zaman dilimi belirtilmemiştir.

b) Günümüzde olduğu gibi, insanların çalışma saatlerinin farklı farklı olması ve birçok insanın gece yarılarına kadar iş yerinde bulunmaları, diğer taraftan bazı insanların ağır işlerde çalışmaları ve uyku saatlerinin farklılıklar arzetmesi nedenlerinden dolayı da gece (vitir) namazı için sabit bir zaman dilimi belirtilmemiştir.

c) Gündüzleri, öğle uykusuna yatıldığı ve bedeni yoracak bir sıkıntının olmayışı nedeniyle, gece saat 11 ya da 12' de yatan bir Müslüman ya da Rasulullah (as)'ın bizzat kendisi, bir ya da iki saat sonra rahat bir şekilde uykudan uyanarak emredilen gece (vitir) namazını kılmaya başlıyordu.

Gece (vitir) namazına kalkan kişi ya da kişiler, gecenin hangi bölümünde bulunduklarını ve sabah namazına ne kadar kaldığını bilmedikleri için, sabah namazına kadar olan süreyi, namaz kılarak kapatmaya çalışıyorlardı. Bu da çoğu kez, uzun bir süre olması nedeniyle sıkıntı yaratıyordu. Hatta bazı rivayetlerde belirtildiği üzere Rasulullah (as)'ın ayaklarının bazen şiştiği de oluyordu.

2. Gece namazı ile sabah namazı arasındaki sürenin uzun olması bedeni olarak zayıf olan sahabede büyük sıkıntı yapıyordu. Bu da, namaza karşı sanki bir sıkıntıymış gibi bir durum ortaya koyuyordu. Bir tarafta namazın farziyeti, diğer tarafta ise, Müslümanlardan kimilerinin zayıf yapılı ya da hasta olmaları, o insanları alabildiğine endişelendiriyordu.

Sahabe, gece namazını kılmak istiyor, ancak başgösteren bedeni rahatsızlıkları olanları üzüyordu. Bu da, onların sürekli olarak yüce Allah'tan tevbe ile mağfiret dilemelerine neden oluyordu. Yüce Allah (cc) onlara; “sizin geceyi sayamayacağınızı bildiği için tevbenizi kabul etti, o halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun” buyurarak hem onların tevbelerini kabul etmiş, hem de bu durumda olanlara, bazı hafifletmeler getirmişti.

“Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah'ın fazlından arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar bulunacağını bilmiştir; öyleyse Kur'an'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun.”

Yüce Allah’ın, gece (vitir) namazında bazı hafifletmeler ge¬tirmesinin nedenlerine bakıldığında, hafifletme getirilenlerin belli mazeretleri olduğu görülmektedir. Bunlar;

1- Hastalar: Belli bazı bedeni rahatsızlıkları bulunanlardır. Hastalık insanın elinde olan, istenerek yapılan bir durum değildir; insan, normal zamanda yaptığı görevlerini aynı tempo ile sürdürme gücünden yoksundur. Böyle durumda olan birine, normal durumda olan birisinin sorumluluğu yüklendiğinde, ister istemez sıkıntı duyacak, zorlanacaktır. Böyle birinin cemaatle namaz kılması ise oldukça zordur.

2- Allah’ın fazlından rızık arayanlar: İnsan yaşamak için doğal olarak bazı şeylere ihtiyaç hisseder, bu ihtiyaçların temini ise, ancak kişinin çalışması ile mümkündür. Çalışma şartları, çalışanın değil, çalıştıranın belirleyeceği ölçüler içinde sürdürüleceğinden, ça¬lışan kimse, bazen gecelerini de iş yerinde geçirebilir. Bu durumda olan birisinin ise, gece (vitir) namazını cemaatle kılması ya da uzun süre namaz kılması imkânsızdır.

3- Allah yolunda savaşanlar: İslâmi esasların diğer toplumlara ulaştırılması için çalışanlar, her dönemde varolagelmiştir. Daveti ilk iş edinen bu insanlar için gece ve gündüz bir bütündür. Davetçiler, İslâmi esasları insanlara ulaştırmak için tüm değerlerini feda ettikleri gibi, bu uğurda zamanlarını da feda etmekten kesinlikle çekinmezler. Onlar, ne zaman fırsat bulurlarsa o an daveti ortaya koyarlar.

Davetin insanlara ulaştırılması, bazen davetçilerin ikamet ettikleri mekânların çok uzağında olabildiği gibi, bazen de -yakında olmuş olsa bile- gece saatlerine kadar sürebilmektedir. Daveti ortaya koyuş biçimi, kimi zaman sözlü olabildiği gibi, kimi zaman da, muhatabın saldırması, vb. hallerde savaş şeklinde de olabilmektedir. Bu gibi durumlarda davetçiler, gece namazını uzun olarak veya cemaatle ya da Rasulullah (as) ile beraber eda etmeleri mümkün olmayabiliyordu. Bu durum ise, onları oldukça üzüyordu.

4. Yukarıda sayılagelen nedenlerden dolayı yüce Allah (cc), “O halde Kur'an'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun” buyurarak bu durumda olan insanlardan namazı kaldırmamıştır, bunun yerine böyle kimselere bazı kolaylıklar sağlamıştır. Bu kolaylıklar;

a. Namazın kısa tutulması: Nihayet Rasulullah(as), sürekli olarak on bir rekat kıldığı gece (vitir) namazını, Hz. Aişe (r.anha)'nın ifadesiyle, vücudu ağırlaşmaya başlayınca bu namazı önce dokuz, daha sonra da yedi rekat olarak kılmıştır.

b. Namazda okunan ayetlerin kısa tutulması.

c. Herkesin, bulunduğu yerde kılması: Bu Müzzemmil 20. ayeti nazil olduktan sonra Rasulullah (as), artık gece (vitir) namazını cemaatle kılmamış, mescitteki bir perdenin arkasına geçerek yalnız başına kılmıştır.

d. Gece (vitir) namazında cemaat olma zorunluluğunun kaldırılması, insanların, bu namazı evlerinde kılmalarına neden olmuştur. Daha önce sahabeden, aynı saatte uykudan uyananlar, mes¬citte Rasulullah (as) ile beraber bu namazı eda ediyorlardı, ayette geçen “seninle beraber bir grubun da böyle yaptığını biliyor” ifadesi bu olaya işaret etmektedir.

5. Namazın kısa tutulması, yukarıda mazeretleri sayılan in¬sanlar için geçerlidir, belli bir mazereti olmayanlar namazı, tıpkı Rasulullah (as) gibi, onbir rekât kılmakla mükelleftirler.

6. "Kur'an'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun" ifadesinden de anlaşılacağı üzere, gece (vitir) namazı kaldırılmıyor, tam aksine mutlaka kılınması gerektiği üzerinde durularak, belli mazeretleri olan¬lara, kısmi hafifletmeler getiriliyor.

Gerek yukarıdaki Müzzemmil 20. ayeti, gerekse diğer ayetlerin hiçbirinde gece (vitir) namazının kaldırıldığına dair herhangi bir işaret görülmemektedir. Gece (vitir) namazının kaldırıldığını iddia edenlerin, ne Kur'ani, ne de Peygamberi hiçbir delilleri yoktur.

“...Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a güzel bir borç verin, kendiniz için verdiğiniz hayırları, Allah katında verdiğinizden daha hayırlı ve mükâfatça daha büyük bulacaksınız. Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”(73 Müzzemmil, 20)


Eklenme: 2010-12-19
Kategori: Tefsir Çalışması
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 3086
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.04 Saniye