Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir."
(Nisa, 58)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Kalem Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

GİRİŞ

Yüce Allah (cc) kâinatı en güzel şekilde düzenleyip yarattığı gibi, ilahi mesajını da aynı güzellikle ortaya koymuştur. Alak suresinde görev verilerek mücadeleye hazırladığı davetçiyi, Kalem suresinde yalnız bırakmayarak onun ahlaki yapısını tamamlamasını sağlamış yüce Zatına layık bir kişilik oluşturmasını istemiştir.

Davetin nasıl yapılacağını, davetçinin, nelere dikkat edip nelerden sakınacağını, hareket stratejisini en güzel bir şekilde açıklayan yüce Allah (cc), davetçinin hareket metodunu bir plan içerisinde en güzel şekilde ortaya koymuştur.

“…Gerçekten Rabbim dilediği şeyi çok ince düzenler…” (Yusuf, 100)

Kalem suresi, İslâm davetçilerinin ahlaki yapısını düzenlemekte, ruhi olgunluğa ulaşmalarını sağlamaktadır. Sure, ilahi mesajı duyurarak Tevhidi esasları toplum hayatına hâkim kılmaya çalışan Müslüman davetçilerin, sıkıntılı ve zor durumlarla karşılaşacaklarını, bu zor ve sıkıntılı zamanlarında Rab’lerinin kendileriyle beraber olduğunu bildirmektedir.

Davete muhatap olan toplumun, davetçilere sözel ve fiili olarak saldıracaklarını, bu durumda onların umutsuzluğa düşmemelerini, kendilerine yapılan hakaret ve eleştirilere aldırış etmemelerini bildiren Kalem suresi, yüce Allah’ın her zaman kendilerinin yanında olduğunu bildirmektedir.

Kalem suresi, Alak suresinin devamı niteliğindedir; bu yüzden birbirleriyle benzerlik gösteren birçok yönleri vardır. Bu benzerlikler, her şeyi tekrar tekrar anlatarak konuların daha net anlaşılmasını sağlamayan Kur'an bütünlüğüne uygun bir benzerlik ve tamamlamadır. Her iki suredeki tamamlayıcı ve ortak noktalar.

İki surede de, verilen nimetlerle azan kişilerin varlığına dikkat çekilmektedir. Alak suresinde “Kesinlikle insan azar, kendini yeterli gördüğünde” ifade edilirken kalem suresinde, “Davete engel olan saldırgan, günahkâr, kaba ve kötülükle damgalı kişilerin, mal ve oğullar sahibi oldular diye azdıkları” belirtilmektedir.

Alak suresinde “Kesinlikle ona itaat etme” uyarısıyla Tevhidi esaslara karşı çıkanlara itaat edilmemesi buyruğu ile davetçi uyarılırken Kalem suresinde, “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme” denilerek davetçilerin küfür ve şirk içerisindeki kişi ve sistemlere itaatini kesinlikle yasaklamaktadır.

İslâmi davetin, yüce Allah’ın bilgisi ve gözetimi altında bulunduğu, Alak suresinde “Dönüş ancak Rabb’inedir” ve “Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu?” şeklinde ifade edilir. Bu, Kalem suresinde, “Göreceksin onlar da görecekler” ve “Şüphesiz Rabb’in, kimin kendi yolundan saptığını ve kimlerin hidayet üzerinde bulunduğunu en iyi bilendir” buyruğu, hiçbir şeyin O’nun bilgisi dışında olmadığını belirtilmektedir.

Azgınlığı yol edinenlerin rezil edilecekleri ve rezil edildikleri her iki surede birbirini tamamlayıcı bir şekilde verilmektedir. Alak suresinde “Kesinlikle bundan vazgeçmezse, o yalancı, günahkâr perçeminden yakalar sürekleriz” denilmekte, Kalem suresinde “biz onun burnu üzerine damga vuracağız” ve “Biz bunlara da bela verdik, şu bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi,” denilerek azgınlık içerisinde bulunanların daha dünya hayatında iken nasıl rezil olduklarını ortaya koymaktadır.

Kalem suresi, Müslüman davetçinin bir taraftan moral düzeyini yükseltirken diğer taraftan onun daveti insanlara ulaştırırken nasıl bir metot izleyeceğini ortaya koymaktadır. Böylece davetçi Müslüman, nerede, nasıl hareket edeceğini, davetine karşı çıkanlara karşı nasıl bir tutum takınacağını bilmektedir.

Surede, başından sonuna kadar, Müslüman davetçide bulunması gereken vasıflar sıralanmakta, yapması ya da yapmaması gereken fiiller belirtilmekte, şirk ehline ve zorba güçlere karşı nasıl bir kimlik kuşanacağı ortaya konulmaktadır.

Delilsiz her söz ve davranışın boş ve hüsran olduğu, bu nedenle davetçilerin, mutlaka delil üzere hareket etmeleri surede önemli bir yer tutmaktadır, son pişmanlığın hiçbir şekilde fayda vermeyeceği, Kıyamet gününden bir örnek verilerek açıklanmaktadır.

Sure, davetçi Müslümanlara karşı müşriklerin nasıl kin ve düşmanlıkla dolu olduklarını bildirerek kurtuluşun ancak Kur'an’a tabi olmakla mümkün olacağını ve Kur'an’ın tüm insanlık için bir öğüt olduğunu bildirerek sonuçlanmaktadır.

Surenin açıklanması

1- Nun! Andolsun Kaleme ve yazdıklarına.

Nun harfi, Kur'an'da, yirmidokuz surenin başında bulunan ve harekesi bulunmayan harflerdendir. Bu harflere “Hurufu Mukattaa” (alfabetik harfler) denilmektedir. Bu harfler konusunda çok çeşitli ve değişik tanımlamalar yapılmıştır.

Müfessirler, sûrelerin başında yer alan hurûf-u mukattaa konusunda ihtilaflıdırlar. Kimilerine göre bu harfler, Allah'ın, bilgisini kendi katına sakladığı şeylerdendir deyip bu konudaki bilgiyi Allah'a havale ederek bunun tefsirine girmemişlerdir. Kimileri ise, Allah ve Rasulü arasında gizli bir şifredir derken bazı kimseler, anlamını ancak Allah bilir demişlerdir. Bu harfler, Allah Teâlâ'nın isimlerinden bir isimdir diyenler de olmuştur.

Sahabe arasında “Hurufu Mukattaa” konusunda çok değişik tanımlamalar yapılmıştır.

Aslında Hurufu mukattaa harflerinin ne oldukları, yüklendikleri mananın ne olduğu başına gelen surelere bakıldığında kendiliğinden anlaşılacaktır. Kur'an’da hiçbir şey anlamsız ve boş değildir, her harfin, her hecenin, her kelimenin ve her cümlenin bir anlamı, bir mesajı vardır. Bu, Kur'an’ın bütünlüğüne bakıldığında çok açık bir şekilde görülmektedir.

Hurufu mukattaa harfleriyle başlayan surelere bakıldığında, bu surelerin hemen girişinde çok önemli konuların açıklandığı görülecektir. Al-i İmran, (1-2) “Allah’tan başka bir ilahın bulunmadığı” anlatılırken, Meryem suresinde –ki, Kitap ehlini çok yakından ilgilendiren bir suredir- Zekeriya (as)’a verilen nimetten, Hz. Meryem (as)’dan ve Hz. İsa (as) ile Hz. Yahya (as)’ın olağanüstü bir şekilde doğmalarından söz etmektedir.

Rum suresinde, (1-3) ehli Kitap olan Rumların, ateşe tapan Mecusilere yenilgilerinden sonra yakın bir zamanda yeniden galip gelecekleri bildirilmektedir. Kitap ehli olan Rumların ateşe tapan Mecusilere yenilmeleri, Rasulullah (as) ve Müslümanları üzmüş, Mekke müşriklerini sevince boğmuştu. Bunun üzerine bu sure nazil olmuş, Rumların yeniden galip geleceklerini müjdeleyerek Rasulullah (as) ile Müslümanların sevinmelerine neden olmuştu.

Kalem suresinde, Rasulullah (as)’ın şaşırmadığına ve deli olmadığına dikkatleri çekerek ilahi mesajı taşıyan elçinin güvenirliliğini ortaya koymuştur. Bu harflerle başlayan diğer yirmibeş surede, ilahi mesajı içinde taşıyan bu Kitabın, yüce Allah tarafından indirildiği, ayetlerinin mufassal bir şekilde açıklandığı, ayetlerin muhkem olduğu, bu Kitabın, şerefli bir kitap olduğu ve içerisinde hiçbir çelişkinin bulunmadığı bildirilmiştir.

Kısacası, ulûhiyet ve Tevhidi esaslarla ilgili olan ilahi mesaj ve onun taşıyıcısı konumundaki Kitap ve elçi gibi çok önemli konular duyurulacağı zaman bu harflerle hitaba başlanmış, dikkatler, duyurulacak mesaja çekilmiştir. Bu harflerle hitap, o dönem Arap edebiyatında bir gelenek ve seslenme şeklidir.

Kur'an, o toplumun edebi kalıplarını kullanarak mesajı ortaya koymuştur ki, o dönem Arap toplumu bu hitap şekline yabancı değildi. Şayet o dönem Arap toplumu bu harflerle hitap edilmeye alışkın olmasaydı, Rasulün bu tür hitaplarını yadırgayacak ve Rasule atfen, “Anlaşılmaz ifadeler kullanıyor” diye eleştireceklerdi ki, müşriklerin bu konuda itiraz ettiklerine dair hiçbir habere rastlanılmıyor. Elbette en doğruyu, en iyi bilen Allah'tır.

“Kaleme ve yazdıklarına andolsun.”

Yeminlerin, Kur'an’daki yeri ve önemi

Kur'an'da, Mekki surelerin birçoğuna başlanıldığında bazı şeylere yeminler edilmekte, bu yeminlerle körelen duygular ve hassasiyetler uyarılmak istenmekte, insanların dikkatleri anlatılacak konulara çekilmektedir. Anlatılacak konunun gerçek olduğunu, yüce Allah’ın şaka yapmadığını ortaya koyan bu yeminler, genellikle insanların yakından tanıdığı, bildiği şeylere yapılmaktadır.

Ayrıca üzerine yemin edilen şeylere insanların dikkatleri çekilerek bunların, yaratılışları üzerinde düşünmeleri istenmektedir. Yeminle anlatılan konular, Müslümanlara güven verirken, müşrik ve kâfirleri korkutmaktadır.

2- Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş (deli) değilsin.

Nimet: İnsanlara, yüce Allah (cc) tarafından verilen maddi ve manevi her şeydir. Ancak burada anlatılan ve elçinin, onun sayesinde delirip sapmadığı belirtilen nimet, yüce Allah’ın indirdiği ilahi hükümlerin manzumesi olan İslâm’dır. Kur'an'da, birçok ayette nimetin İslâm olduğu belirtilmektedir. Örneğin,

“…Bugün artık kâfirler, sizin dininizden umudu kesmişlerdir, onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a râzı oldum…” (Maide, 3)

“Ve Rabbinin nimetini anlat.” (Duha, 11)

“Kim Allah'a ve Rasul’e itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir, onlar da ne güzel arkadaştır!” (Nisa, 69)

“Bizi doğru yola ilet, nimet verdiklerinin yoluna; kendilerine gazaba uğramayan ve dalalette olmayanların.” (Fatiha, 5-6)

Birçok ayette, İslâm nimetinden söz edilir, bu nedenle “Sen, Rabb’inin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” hitabı, vahyi esaslara tabi olan Rasulün, bu vahyi esaslar sayesinde hiçbir şekilde yanlış ve delilerin davranışına benzer hareketler yapmayacağını vurgulamaktadır.

İslâmi esaslar üzerinde bulunan Müslümanlar, ilahi mesajı ölçü edindikleri, hayatlarını bu ilahi mesaja göre düzenledikleri sürece yanlış iş yapamaz, iman ettikleri Tevhidi esaslara aykırı konuşamazlar. Müslümanlar, İslâmi esaslara karşı çıkan şirk ve küfür cephesinin sözel ve fiili saldırılarına karşı da yalnızca vahyi bilinci kuşanarak hareket etmeli, hevai hareket kaçınmalıdırlar.

İlahi mesajın ortaya konulduğu her yerde ve her dönemde, Risalet önderlerine ve onların takipçileri Tevhid erlerine, akıl almaz hakaretler, baskılar ve zulümler reva görülmüş, İslâm davetçilerine karşı alay etme ile başlayan tepkiler giderek dozunu ve hızını artırmış, bu saldırılardan birçoğu şehadetle sonuçlanmıştır. Rasulullah (as)’a karşı gösterilen tepkinin ilk adımı da ona hakaret etmekle başlamıştır.

Geleneksel kültürlerini, atalarının yolunu din edinen Mekke müşrikleri, onların sapık inançlarını reddedip yalnızca âlemlerin Rabb’i adına hareket eden Hz. Muhammed (as)’a, “Sen delisin, cinlenmişsin” diyorlardı. Böylece akılları sıra Rasulullah (as)’ı toplumun gözünde küçük düşürecek, onu yalnızlığa mahkûm edecek, onu, kendi davasından şüpheye düşürecek ve getirdiği ilahi mesajın duyurulmasını engelleyeceklerdi. Ancak kâfirlerin bir hesabı varsa yüce Allah’ın da bir hesabı vardır ve O’nun hesabı, zorba ve saldırgan müşriklerin hesaplarını boşa çıkaracak, Rasulüne yardımını yetiştirecekti.

Yüce Allah (cc), Rasulü’ne “Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” diyerek destek olmuş, ona güç ve güven vermiştir. Yüce Allah (cc), kendi dinine yardım edene yardım edeceğini vadetmiş ve Rasulü’nü de müşriklerin saldırılarına karşı koruyup desteklemiştir.

Mekkeli zorbaların, daha kısa bir süre önce “el-Emin” dedikleri, ona her konuda güvendikleri Hz. Muhammed (as)’a birdenbire “Sen delisin, cinlenmişsin” demelerinin nedeni aslında gayet açıktır. Hz. Muhammed (as), daha önce müşriklerin şirk ve küfür olan sistemlerine uyup itaat etmese de, kendisi de alternatif bir mesaj, alternatif bir sistem ortaya koymamıştı. Bu nedenle müşrikler ondan bir rahatsızlık duymuyorlardı, ancak ne zaman ki onların küfür ve şirk üzerine kurulu düzenlerine alternatif bir sistem, alternatif bir din getirdi işte o zaman küfür cephesi ayağa kalktı ve en seviyesiz bir şekilde saldırıya başladı.

Şirk ve küfrün mantığında, hiçbir şeye karışılmadığı, yaptıkları zulüm ve haksızlığa karşı susulduğu sürece herkes iyidir, güvenilirdir. Ancak ne zaman ki, onların zulüm ve şirk düzenlerine aykırı bir söylem ortaya konulsa, işte o zaman bütün kinlerini kusmaya başlıyorlar, saldırı ve hakaretler yapıyorlar. Bu durum, hemen her peygamber döneminde vuku bulmuş, müşriklerin emin ve güvenilir gördükleri insanların, daha sonra kendilerine yeni bir mesaj getirmeleri karşısında saldırıya başlamışlar, Risalet önderlerini ve Tevhid erlerini kötüleyerek karalamaya çalışmışlardır.

Hz. İbrahim (as)’ın, bir ömür içlerinde yaşamasına hiçbir şey söylemeyen putperest toplum, onun Allah adına insanları ilahi mesaja davet etmesinden sonra onu ateşe atmışlar, yurdundan çıkarmışlardır. Yine daha önce namaz kılmasına rağmen insanlara karışmayan Hz. Şuayb (as)’dan rahatsızlık duymayan Medyen halkı ve onların zorba yöneticileri, onun ilahi mesajı duyurması üzerine saldırıya geçmişler ve onu susturmaya çalışmışlardır.

“Ey Şuayb, senin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen, yumuşak huylu, akıllısın!’ dediler,” (Hud, 87)

“Dediler ki: ‘Ey Şuayb, senin söylediklerinden çoğunu anlamıyoruz, biz seni içimizde zayıf görüyoruz, kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlardık, senin bizim yanımızda hiçbir değerin yoktur!” (Hud, 91)

“Dediler: ‘Sen iyice büyülenmişlerdensin, sen de bizim gibi bir insansın, biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz.” (Şuara, 185-186)

Şuayb (as)’a yapılan saldırının bir benzeri Salih (as)’a yapılmıştır, kavmi tarafından gelecek vadettiği için ümit beslenen Hz. Salih (as), Rabb’inin mesajını duyurmaya başlayınca kavmi tarafından kınanmış, sevilmemiş ve onu öldürülmeye bile teşebbüs edilmiştir.

“Dediler ki: ‘Ey Salih, sen bundan önce bizim aramızda ümit beslenen bir kişi idin, şimdi atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun? Biz senin bizi çağırdığın şeyden şüphe içindeyiz, kuşkulanıyoruz!” (Hud, 62)

“Dediler: Sen, iyice büyülenmişlerdensin.” (Şuara, 153)

“Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, düzeltmezlerdi. Allah'a and içerek birbirlerini: ‘Biz, gece ona ve ailesine baskın yapalım sonra velisine, ailesinin öldürülüşünde bulunmadığımızı, bizim doğru olduğumuzu söyleyelim’ dediler.” (Neml, 48-49)

Şirk ve küfür ehlinin, İslâm davetçilerine saldırıları yalnızca Risalet önderleriyle sınırlı kalmamış, Tevhid erlerine de yapılmış, kimileri, Ashabı Uhdud’a giden davetçilerde olduğu üzere, ateşte yakılırlarken, kimilerini, kasaba halkına giden davetçiler de olduğu gibi, taşlanarak öldürülmüşlerdir.

Fir’avn’ın, daha önce kendisine itaat ettiklerinde ödüllendirdiği sihirbazların, iman etmeleri üzerine kol ve bacaklarını çapraz kesip kazıklara çakmak istemesi ve Ashabı Kehf’in, en yakın arkadaşları ve halkı tarafından saldırıya uğramaları yine Tevhid şirk mücadelesinin sonucu olmuştur.

Hz. Muhammed (as)’ın, Allah adına hareket ederek ilahi mesajı ortaya koyması, Mekke ileri gelenlerini ve onların destekçilerini çılgına çevirmiş ve daha birkaç saat önce “el-Emin” dedikleri insanı, deli ve mecnun olarak vasıflandırmaya başlamışlardı.

Mekke müşrikleri, Hz. Muhammed (as)’a yakıştırmaya çalıştıkları deli sıfatına aslında kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü onlar, bir ömür boyu kendi içlerinde yaşayan Hz. Muhammed (as)’ın, akıllı biri olduğunu, hiçbir şekilde yanlış yapmayacağını, yalan söylemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Ancak onların Hz. Muhammed (as) ile bir sorunu yoktu, onların sorunu onun getirdiği mesaja yönelikti. Şayet Hz. Muhammed (as) o dakikada o mesajı bıraksaydı, müşrikler onu eskisi gibi yine sevecek ve ona yine güveneceklerdi. Onlar, aslında Hz. Muhammed (as)’ı değil, onun şahsında yüce Allah’ı inkâr ediyorlardı.

Günümüzdeki şirk ve küfrün mantığı, geçmişin şirk mantığı ile moda mod aynıdır. Günümüz müşrikleri de atalarının yolundan hareket ederek Tevhidi esasları ortaya koyan Müslümanlara, aynı kin ve düşmanlıkla saldırmakta, onları, gerici, yobaz çağdışı gibi çeşitli yaftalarla karalamakta, kimilerini zindanlarında tutarlarken kimilerini şehit etmektedirler.

Risalet tarihinde görüldüğü üzere, Tevhidi esaslara iman edip hayatlarını ilahi mesaja uygun bir şekilde düzenleyen insanların, şirk ve küfür rejimi içerisinde eski konumlarını aynı şekilde korumaları mümkün değildir, olmamıştır da. Tevhidi esaslara iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, sosyal ve toplumsal statülerinde, eskisine oranla şayet hiçbir değişiklik olmayanlar, kesinlikle Tevhidi esaslara iman etmemişlerdir. Onlar, Tevhidi esasları, münafıkça bir tavırla kabul etmiş görünmekte, ancak eski küfür ve şirk durumlarını muhafaza etmektedirler.

Günümüzde tağuti Kemalist zorbalığın üniversitelerinde prof.lük, dekanlık, rektörlük unvanlarına sahip oldukları halde münafıkça bir tavırla İslâmi esasları kabul ettiklerini söyleyen kimseler yüce Allah’a değil, kendilerini mükâfatlandıran tağuti sisteme iman eden kimselerdir. Aynı şekilde, küfür sisteminden izin ve icazet alarak kurdukları şirk ve küfür yuvalarında Kur'an tefsirleri yaptıkları iddiasında olanlarda, insanları aldatan, kendi şirk ve küfürlerini gizleyen kimselerdir.

Tevhidi esaslara iman ettikleri iddiasında bulunan kimselerin, İslâm düşmanı küfür sisteminde konumlarının aynen korunmalarına Sünnetullah’ta örneğine rastlanmayan bir durumdur. Bu kimselerin iman iddiaları Sünnetullah’a aykırı bir olan bir inanma şeklidir.

Allah yolunda mücadele eden, yüce Allah’ın indirdiği esaslar doğrultusunda, Rabb’i adına hareket eden Tevhid erlerine yüce Allah (cc), daha önce olduğu gibi yardım edecek ve onlar için her iki cihanda da sonsuz mükâfatlar verecektir.

3- Elbette senin için kesintisiz bir mükâfat vardır.

Yüce Allah (cc), indirdiği esasları kabul edip hayatını buna göre düzenleyenlere kesintisin bir mükâfat vadetmektedir. Mükâfatın sürekli olabilmesi için iman eden kimsenin, hayatının her alanında, her konu ve durumda Kur'an'ı ölçü edip tıpkı Rasulullah (as) gibi, Kur'an'ı ahlak edinmesi gerekir.

Kur’an’dan en küçük bir sapma, mükâfatın kesilmesine neden olacak, sapan kimse sorumluluk altına girecektir. Tıpkı ışıklandırılmış bir yolda giden birinin, o yol üzerinde bulunduğu sürece ışıktan yararlanması, yoldan sapması halinde ise karanlıkta kalması gibi.

Kişi, ancak hayatın her alanında ve tüm ilişkilerinde, Tevhidi esasları öncelenmesi durumda doğru yolda bulunabilir ve ancak bu durumda yüce Allah’ın vereceği mükâfattan ve yardımdan yararlanabilir. Hayatının bir bölümünü vahyi esaslara, diğer bölümünü hevasına ya da içerisinde yaşadığı siyasal ve toplumsal kurallara göre düzenlemesi halinde kişi, dinin bir bölümünü alıp bir bölümünü bıraktığı için hem yüce Allah’ın yardımından mahrum olur hem de dünya ve ahirette hayatında rezil olur.

“…Yoksa siz, Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz; sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir, Kıyamet gününde de (onlar) azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.” (Bakara, 85)

Kur'an, insan hayatının tümünü düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu nedenle iman eden bir kimse, namaz, oruç, hac gibi ibadetleri gibi bireysel davranışlarını, her söz ve hareketini, ailesine, çevresine, Müslüman, müşrik, kâfir, fasık ve münafıklara karşı tutumunu, siyasi, ekonomik, ticari, hukuki, sosyal ve toplumsal yaşamını ve evlenme, miras gibi ailevi hayatının tümünü Kur’ani esaslara göre düzenlemelidir.

4- Ve muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.

Ahlak; kişinin yaşantısında ortaya koyduğu davranışlarının tümüdür. Hulk diye de adlandırılan bu davranışlar, güzel ve iyi bir şekilde ortaya konulduğunda kişiyi yüceltip büyütür, kişinin büyük bir ahlak üzerinde olmasını sağlar; davranışların kötü ve çirkin olması durumunda ise kişi, saygınlığını yitirerek alçalır, küçülür, toplumda ahlaksız diye adlandırılır.

İnandığı değerlere uygun bir yaşam tarzı ortaya koyanlar, büyük bir ahlak üzerindedirler ki, Rasulullah (as), Kur’ani esaslara uygun yaşayan canlı bir Kur'an’dı. Rasulullah (as), sözel olarak inzal olan ayetlerin yaşayan pratik yüzü idi. Nitekim birçok sahabe Hz. Aişe’ye Rasulullah (as)’ın ahlakını sorduklarında onun verdiği cevap Rasulullah (as)’ın ahlakının Kur'an olduğunu gösteriyordu.

Katâde der ki: Hz. Aişe'ye. Rasulullah (as)’ın ahlâkı sorulduğunda şöyle dedi: “Onun ahlâkı Kur'an'ın kendisiydi” demiştir. Saîd İbn Ebu Arûbe de: «Muhakkak ki sen, büyük bir ahlâk üzerindesin.» kavli hakkında şöyle der: Bize anlatıldığına göre, Hişam oğlu Sa'd Hz. Aişe'ye Rasulullah (as)’ın ahlâkını sormuş, o da: “Sen Kur'an okumaz mısın?” O, ‘evet’ deyince; “İşte Rasulullah (as)’ın ahlâkı Kur'an idi” demiştir.

Ebu Hüreyre'den nakledilen bir hadiste Rasulullah (as): “Muhakkak ki ben, yalnızca ahlâkın iyisini tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.

Rasulullah (as) Kur’an'ın temsilcisi idi ve Kur'an, ona neyi yapmayı emrettiyse, Rasulullah (as) onu yapmış, neyi yasakladıysa, onu terk etmişti. Bu Kur’ani hareket onun karakteri (seciyesi) haline gelmişti. Allah'ın yaratılıştan ona lütfettiği yüce ahlâk, hayâ, kerem, şecaat, kötülüklerden vazgeçme, hilm ve her türlü güzel huy onun tabiatında yer etmiş, Kur'an ile iyice perçinleşmişti. Rasulullah (as)’ın en güzel örnek olması, onun yaşayan bir Kur'an olmasındandır. O, Kur'an'ı, en güzel bir şekilde bütün yönleri ile yaşamıştır.

Yüce Allah (cc), Rasulullah (as)’ın en güzel örnek olarak alınmasını istemiştir.

“Andolsun Allah’ın Rasulü’nde sizin için Allah'a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Kur'an'ı, hayatlarında yaşamak isteyen kimselerin, mutlak anlamda Rasul (as)’ı örnek edinmeleri ve onun gibi kendi hayatlarında Kur'an'ı yaşadıktan sonra Tevhidi esasları insanlara duyurmaları gerekir. Bu yapıldığında yüce Allah’ın yardımı mü’minlerle beraber olacak ve artık şirk ve küfrün hakaret, baskı, saldırı ve zulümleri hiçbir şey ifade etmeyecektir.

5-7- Göreceksin, onlar da görecekler; hanginizin fitnelenmiş olduğunu. Şüphesiz Rabb’in, kimin kendi yolundan saptığını ve kimlerin yolda olduğunu en iyi bilen O'dur.

Yüce Allah (cc), Kur'an'ı inzal etmiş, Hakkı ve batılı açıklamış, insanların neyi, nasıl, neye göre ve ne şekilde yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini belirtmiş, doğru ve yanlış olanı ortaya koymuştur. O, kimin doğru, kimin yanlış yaptığını Kur'an’a göre belirleyecek ve hesabını soracaktır.

“Yarın onlar, yalancı, küstahın kim olduğunu bilecekler.” (Kamer, 26)

“(O gün) Her ümmeti toplanmış görürsün; her ümmet, kendi Kitabına çağırılır: ‘Bugün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!’ İşte Kitabımız, aleyhinize gerçeği söylüyor, çünkü biz, yaptıklarınızı yazıyorduk.” (Casiye, 28-29)

Kur’ani hükümleri bırakıp değiştirip kendi arzularına göre hareket dünya ve ahirette acı azaba sürüklenirler. Doğru ve yanlışı yüce Allah (cc) belirler, hayatın ölçüsünü yalnızca O, koyar ve bunu Kur'an'da açıkça belirtir. Kur’ani esaslara, Tevhidi ilkelere uygun hareket edenler doğru yoldadırlar. Bunun dışında yol ve yöntem koyanlar, Kur'an dışı yol ve yönteme tabi olanlar ise, yanlış üzerinde bulundukları için sapıklık ve dalalet içerisindedirler.

“Şüphesiz Rabb’in, kimin kendi yolundan saptığını ve kimlerin yolda olduğunu en iyi bilen O'dur.”

Kimin doğru yolda, kimin de yanlış üzerinde bulunduğu, Kur'an’a bakıldığında çok açık bir şekilde görülecektir. Kendilerini doğru yolda zannedenler, Kur’ani gerçeklerle yüzyüze geldiklerinde ve Kur’ani hükümleri kendi yapıp söyledikleri ile karşılaştırdıklarında ne kadar doğru üzerinde bulunduklarını göreceklerdir.

Müslümanlar, Kur'an'ı ahlak edinip davranışlarını ona uygun bir şekilde düzenledikleri sürece, doğru yolda bulunacaklar ve yüce Allah’ın yardımına mazhar olacaklardır. Doğru yol üzerinde bulunan Müslümanların, şirk ve küfür taraftarlarına ve onların tabi oldukları zorba sistemlere karşı tavırlarının nasıl olacağı Kur’an’da açık bir şekilde belirtmiştir.

8-9- Öyleyse yalanlayanlara itaat etme; istediler ki sen, yağcılık yapasın da (taviz veresin de) onlar da yağcılık yapsınlar (sana taviz versinler).

Kur’an, Müslüman davetçiye davet görevini yüklerken, onun kim adına hareket edeceğini, davette izleyeceği yolu ve daveti ulaştıracağı insanlara karsı tavrının ne olacağını de çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Müslümanların görev ve sorumlulukları, konulan ilahi esaslara şartsız bir şekilde uymaktır. Hiçbir şart ya da neden Müslümanı, Rabb’i tarafından konulan hükümlerden taviz verdiremez, verdirmemelidir. Aksi halde davet görevini yerine getirmediğinden dolayı yüce Allah (cc) indinde sorumluluk altına girer.

“Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O'nun mesajını duyurmamış olursun. Allah seni insanlardan korur, doğrusu Allah, kâfirler toplumuna hidayet vermez.” (Maide, 67)

“(Elçiler), Allah'ın mesajlarını duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar; hesap görücü olarak Allah yeter.” (Ahzab, 39)

Müslümanlar, Tevhidi esasları duyururlarken yalnızca Kur’ani hükümlerden hareket ederler ve hiçbir şekilde içerisinde yasadıkları beşeri sistemlerin yasalarından hareket etmezler, edemezler, etmeleri de zaten mümkün değildir. Çünkü onlar, toplum hayatına egemen olan ve Kur'an’ın fitne olarak gördüğü beşeri sistemleri ortadan kaldırmak için Rab’leri tarafından görevlendirilmişlerdir.

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (fitnelerine) son verirlerse muhakkak ki Allah, ne yaptıklarını görmektedir.” (Enfal, 39)

Fitne olan beşeri sistemleri yeryüzünden kaldırmayı gaye edinen Müslümanlar, beşeri sistemlerin temsilcileri ile hiçbir şekilde ortak bir noktada bulunamazlar ve ortak bir konuda anlaşamazlar. Müslümanlar, Tevhidi esaslara zıt olan hiçbir konuda küfrün temsilcilerine itaat edemezler.

“Öyleyse yalanlayanlara itâat etme”

Küfrün temsilcilerine, Tevhidi esaslara zıt olan konularda itaat etmek, Haktan yüz çevirmektir ki bu, kişinin şirke düşmesine de sebebiyet verir. Bu nedenle yüce Allah (cc) kullarını bu durumdan sakındırmaktadır.

“Ey iman edenler, eğer kâfirlere itaat ederseniz, sizi arkanıza (küfre) çevirirler, o zaman büsbütün kaybedersiniz.” (Al-i İmran, 149)

Bu öyle bir durumdur ki, küfrün temsilcilerine değil itaat etmek, Tevhidi konularda onlara, yumuşak davranmak bile iman eden kimsenin helak olmasına neden olur.

“Az daha onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak ondan başkasını üstümüze atman için kandıracaklardı, işte o zaman seni dost edinirlerdi.

Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın, o takdirde sana hayatın da, ölümün de kat kat(azabı)nı tattırırdık, sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra, 73-75)

Müslümanlar, küfre karşı, İbrahim’i bir tavırla hareket etmeli, tavizsiz bir şekilde Hakkı ortaya koymalıdırlar. Hz. İbrahim (as), Hakkı çok net ve açık bir şekilde ortaya koymuş, küfre karşı tavrını belirlemiş ve ne istediğini açıkça söylemiştir.

“İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; onlar kavimlerine ‘Biz sizden ve sizin Allah'tan başka itaat ettiklerinizden uzağız, sizi tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir" demişlerdi…” (Mümtehine,4)

Vahyi esaslar apaçık bir şekilde ortada iken, günümüzde alçalarak küfür sisteminden izin ve icazetle kurdukları şirk yuvası vakıf ve derneklerde zillet ve meskenet içerisinde insanları kandırmaya ve Allah yolundan ayırmaya çalışan Samiri soylu belamlar, hangi yüzle yüce Allah’ın huzuruna çıkacaklar. Elbette ilahi huzura çıkacaklar, ancak koştukları şirki nasıl savunacaklar. Oysa yüce Allah (cc), bu surede ve daha birçok surede küfrün özelliklerini sayarak bunlara kesinlikle itaat edilmemesini emretmiştir.

Küfrün temsilcilerinin taviz vermesi

Küfür sisteminin temsilcileri, kendilerine karşı oluşan tepkileri azaltmak ve hatta yok etmek için kimi zaman bazı tavizler verirler. Bu tavizlerin başında vakıf, dernek ve parti kurulmasına izin vermeleri gelmektedir. Ancak bu izinler, her isteyene, kişinin isteğine göre değil belli kurallar içerisinde verilir.

Vakıf kurmak isteyen kişi, önce küfrün mahkemesine müracaat edecektir. Mahkeme, vakıf kuracak kişilerin, kuracakları vakfı, İslâmi amaçlarla kullanmayacaklarına, sistemin temel yasalarına aykırı davranmayacaklarına dair garanti alır ve bunu vakıf kurmakla ilgili maddelerde belirtildikten ve vakıfta yer alacak kişilerin, Tevhidi anlamda Müslüman olmadıklarına kanaat getirdikten sonra izin verir.

Vakıfla ilgili bir başka bir husus, mahkeme, her hangi bir şüphe duyması halinde istediği anda vakfı kapatır, vakfın mal ve paralarını din düşmanı olan başka bir vakfa devredebilir. Vakıfçı müşrikler, şekilden şekle girerek, zaten doğru dürüst olmayan imanlarından taviz üstüne tavizler vererek vakıflarının kapatılmamasına çalışırlar. Kâfirlere taviz vermek, Kur'an’ın hükmüne aykırıdır.

“İstediler ki, sen yağcılık yapasın da (taviz veresin de) onlar da yağcılık yapsınlar (sana taviz versinler).”

Burada ifade edilen DHN dehene kelimesi, yağcılık, yalakalık yapmak, şirin gözükmek anlamınadır. Çünkü yağ ve yağdanlık aynı kökten gelen harflerden meydana gelmektedir. Ed-Duhne=yağ, yağdanlık demektir. Vakıfçıların küfür sistemine karşı takındıkları tavır da tam burada ifade edilen kelimeye uygundur.

Kur’ani hükümlere karşı kişilerin sorumluluğu her dönemde aynıdır aynı olmalıdır; Hz. Peygamber (as) ve arkadaşlarının Kur'an’a karşı mükellefiyetleri ile daha sonra gelen nesillerin ve günümüz iman edenlerinin sorumluluk ve mükellefiyetleri de aynıdır. Bu, yüce Allah’ın adalet sıfatı ve kulların O’nun indindeki eşit konumları ile Sünnetullah’ta değişmezlik ilkesi gereği böyledir. Bu nedenle ilahi vahye muhatap olan ilk neslin, içerisinde yaşadıkları topluma ve bu toplumu yöneten güç sahiplerine karşı tavrı ne idiyse günümüz iman edenlerinin de tavrı aynı olmalıdır.

10-14- Şunların hiçbirine itaat etme; yemin edip duran aşağılık, kötüleyip duran, söz götürüp getiren, hayra engel olan, saldırgan, günahkâr, kaba, sonra da kötülükle damgalı, mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.

İlahi hüküm, herkese aynı sorumluluğu ve mükellefiyeti yüklediğine göre, hangi çağda yaşarsa yaşasın, iman eden bir kimse, vahye ilk muhatap olanlar gibi hareket etmek zorundadır. İman edenlerin benzerlikleri, küfrün de her çağda aynı olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. İnsanlar, aynı mayadan yaratıldıklarına göre, sergileyecekleri tavır ve tutumlar, hangi çağda yaşarlarsa yaşasınlar, doğal olarak aynı olacaktır. Nitekim yüce Allah (cc) bu gerçeği açıkça bildirmektedir.

“Şimdi sizin kâfirleriniz, ötekilerinizden güçlü mü, yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var?” (Kamer, 43)

Küfür, her dönemde aynı olduğuna göre Müslümanlar da, Rasulullah (as) ve arkadaşlarının kendi dönemlerindeki kâfir ve müşriklere karşı sergiledikleri tavrı kendi çağlarında sergilemeli, küfür ve şirk ehline karşı tavizsiz bir tutum takınarak davet görevlerini yapmalıdırlar.

Müşrikler, Müslümanları yollarından döndürmek için elbette birçok tavizler verip yumuşak görünecekler; ancak Müslümanlar, Rasulullah (as)’ın örnekliğini esas alarak kâfirlerin oyunlarına gelmemeli, onlara taviz vermemelidirler.

Müşriklerin, Peygamber (as)’a yaptıkları birçok cazip tekliflerde bulunmuşlardır. Bu tekliflerine uygun cevap alamayan müşriklerin, “Kendin istediğin gibi inan ancak bizim değer putlarımıza dil uzatma ya da gel bir sene sen bir sene biz yönetelim” tekliflerine, Rasulullah (as) “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz yine de bu yoldan dönmem” diyerek reddetmiştir. Rasulullah (as), müşriklere nasıl itaat etmediyse, Müslümanlar da kendi çağlarındaki küfrün parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarını reddetmeli, bu şirk yuvalarına gitmemelidirler. Çünkü küfrün karakteri ve yapısı her dönemde aynıdır.

“Yemin edip duran aşağılık” Yemin; bir kimseyi bir şeye inandırmak için söylenen sözler ve yapılan hareketlerdir. Bu, birey bazında, sözel olarak kimi zaman bir şey üzerine yemin edilerek yapılabildiği gibi, kimi zaman kendisinin her zaman doğru söylediğini, kimseyi kandırmadığını, dürüst kimseleri sevdiğini, yalanı ve yalan söyleyenleri sevmediğini ve benzeri ifadeler kullanarak yapılır.

Hareket olarak yemin etmek ise, kişinin namaz kılması, karşısındakinin hakkını gözetiyor gibi davranması, iyi ve dürüst görüntü içerisine girmesi şeklinde yapılır. Bütün bu söz ve davranışlarla kişi, karşısındakini kendisine inandırmağa çalışır.

Sistemler bazında yemin, radyo ve televizyonlarda din sohbeti programı yaptırmak, dini içerikli filmler göstermek, Kur'an’dan, kendilerine zarar vermeyecek ayetleri seçerek okutmak, namaz memurları, vaiz ve müftüler atamak, okullara din dersi adı altında, çoğu kez İslâm ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan dersler okutmak, iman hatip okulları, ilahiyat fakülteleri açmak, dernek, vakıf, parti gibi yapılara izin vermek şeklinde yapılmaktadır.

Beşeri sistemlerin verdikleri tavizler, Kur’ani deyimle o “aşağılık” yüzlerini gizlemek, insanların kendilerine olan tepkilerini azaltmak, kendi küfür ve şirk düzenlerini sürdürmek için yaparlar.

Küfür sisteminin koruyucuları, bütün bu tavizleri neden verdiklerini, kimi zaman itiraf da ederler. Küfür sisteminin koruyucularından olan, sistemin Cumhurbaşkanlığını da yapan, ateist Celal Bayar’ın itirafı; Bayar, “Ben de yazdım” adlı kitabında özetle şu itirafta bulunur.

Bayar, “CHP (Cahiller Hizip Parti)li kurmayların, ezanı Türkçe okuttukları, imam hatip okullarını ve ilahiyat fakültelerini açtıkları için kendilerine kızdıklarını ifade ettikten sonra, bunları neden yaptıklarını da belirtiyor. Bayar, bu yaptıkları işlerle devrim bahçesini suladıklarını, şayet bunlar yapılmasaymış, İslâmi birikimin Atatürk devrimlerini yerlebir edeceğini söylüyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Bir barajın önüne biriken sular, alt kanallarından tahliye edilmezse nasıl ki, bendi yıkacaksa, İslâmi birikimin de bu tür küçük işlerle deşarj edilmemesi halinde Atatürk devrimlerini yerlebir edecektir.”

Müslümanlar, elbette bu aşağılık sistemin ayak oyunlarına ve tuzaklarına düşmeyeceklerdir. Ancak imanın hazzına ulaşmamış, imanı, bir kimlik olarak üzerinde taşıma onurunu göstermemiş, imanını şirkle bulaştırmış kimseler, zillet içerisinde sistemin tuzağına düşerek saparlar. Günümüzde vakıf, dernek ve parti gibi şirk yuvalarında yuvalanan müşrikler, sistemin oyununa gelerek sapışlardır.

“Kötüleyip duran” küfür ve şirk ehli kişi ve sistemler, bir taraftan insanları kandırmak için kısmi tavizler verirlerken diğer taraftan, bütün kin ve düşmanlıkları ile Müslümanlara ve onların inançlarına saldırırlar. Kendileri, put edindikleri taştan ve betondan yapılan cansız totemler karşısında, ilkel toplumlar gibi tapınmalarına bakmadan, o ruhsuz ve kıt akıllarınca Müslümanları, gerici, yobaz, çağdışı diye karalarlar ve İslâmi hükümleri de geçmişte kalmış, günümüzde uygulanması mümkün olmayan, çöl yasası diye kötülemeye çalışır.

“Söz götürüp getiren,” şirk ve küfür ehlinin en belirgin özelliklerinde biri de laf taşımaları, insanları kamplara ayırmaları ve onları birbirlerine düşürmeleridir. Onlar, bu yaptıklarıyla insanları birbirine düşürüp kendi sistemlerini sürdürme gayretindeler. Tıpkı ataları Fir’avn’ın İsrail oğullarını birbirine düşürüp onları, kamplara ayırarak onlar üzerinde saltanatını sürdürmesi gibi.

“Fir'avn, orada ululandı, halkını çeşitli gruplara böldü; onlardan bir zümreyi eziyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu, çünkü o, bozgunculardan idi.” (Kasas, 4)

Günümüzde Kemalist zorbalığın yaptığı şey de atası Fir’avn’ın yaptığının neredeyse tıpatıp aynısıdır. İnsanları sağcı, solcu, milliyetçi, liberal, İslâmcı, Kürtçü, partilere ayırdığı yetmiyormuş gibi, onları birey olarak da alevi, Sünni, Kürt, Türk, sağ, sol, şeriatçı, laikçi gibi yaftalarla birbirine düşman yapmış, insanların birbirlerini boğazlayıp öldürmeleri için ajanlarını hem kiralık katiller, hem de grupları birbirine düşürmek için fitne üretenler olarak görevlendirmiştir. Bunun sonucunda Anadolu’yu işgalinden bugüne kadar onbinlerce masum insanın öldürülmesini sağlamıştır.

“Hayra engel olan, saldırgan, günâhkâr, kaba, sonra da kötülükle damgalı,”

Hayır: İslâm, iyi ve güzel işlerin yapılması, iyilik şeklinde tanımlanan hayır, Kur'an’da ağırlıklı olarak İslâm olarak geçmektedir. Yüce Allah (cc),

“Her ümmetin yöneldiği bir yönü vardır; o halde hayırda yarışın; nerede olsanız, Allah sizi bir araya getirir, kuşkusuz Allah, her şeyi yapabilir.” (Bakara, 148)

Ayette belirtilen hayır, ümmet ifadesi ve hemen bu ayetten sonra gelen ayetlerde Kıblenin Mescidi Haram’a dönülmesi ile ilgili hükmün gelmesi nedeniyle hayrın İslâm olduğu anlaşılmaktadır. Aşağıdaki ayetlerde, hayrın iyiliği emredip kötülükten sakındırılması şeklinde verilmesi hayırdan maksadın İslâm olduğu ortaya çıkmaktadır.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104)

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz, iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz ve Allah'a iman edersiniz.” (Al-i İmran, 110)

Tarihi süreçte bütün zorba güçler, insanların birbirlerine iyilik etmesi şeklinde anlaşılan hayrı değil, Tevhidi esasların insanlara duyurulmasını engellemişler, Risalet önderlerine ve Tevhid erlerine en kaba ve zorba bir şekilde, en ağır işkenceleri ve zulümleri reva görerek saldırmışlar, onların hayrı insanlara anlatmalarına engel olmuşlardır.

Günümüzde de durum, geçmiş kâfirlerin durumu ve zulmü ile tıpatıp aynıdır. Hatta onları aratmayacak ve onlardan daha fazla bir şekilde İslâmi esasların insanlara ulaştırılması engellenmektedir. Hem de en seviyesiz propaganda araçlarıyla, teknolojik imkânlarla ve ekonomik, askeri bütün güçleri ile saldırganlaşarak hayrı engellemektedirler.

“Mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.”

Tevhid eri Müslümanların, faili belli olan katilleri vasıtasıyla faili meçhulle şehit edilmeleri, çeşitli suçlama ve karalamalarla, yalnızca “Rabb’imiz Allah’tır dedikleri için” Müslümanların zindanlara doldurulup işkence edilmeleri, İslâm’ın göstergesidir diye başörtünü yasaklamaları, kamusal alanda namaz kılınmasını engellenmeleri, küfür sisteminin mali ve askeri gücüne dayanarak yaptığı saldırganlık ve kaba kuvvettir.

“Yemin edip duran aşağılık, kötüleyip duran, söz götürüp getiren, hayra engel olan, saldırgan, günâhkâr, kaba, sonra da kötülükle damgalı, mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.”

Bu sıfatları taşıyan küfür ve şirk temsilcileri kâfirlere itaat edilmeyeceği gibi, aynı zamanda bu kötü sıfatlar, Müslümanların da üzerinde bulunmamalıdır. Çünkü bu sıfatlar, küfür ve şirk ehlinin vasıflarıdır ve yüce Allah’ın hoş görmediği sıfatlardır. Kur'an’da bu kötü sıfatların yerildiği birçok ayet bulunmaktadır.

Müslümanlar, olur olmaz yemin etmemeli, hiç kimseyi hor görüp kınamamalı, insanların arasını bozmak için söz taşımamalı, İslâm’ın yayılmasını, Tevhidi esasların duyurulmasını engelleyecek davranışlardan uzak durmalı, saldırgan, kaba olmamalı, kötülük yapmaktan kaçınmalı, günah yüklenecek davranışları yapmamalı, hiçbir şekilde zorbalığa tevessül etmemelidirler.

15- Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘Eskilerin masalları’ der.

Küfrün mantığı her dönemde aynıdır, ilahi mesajı yetersiz görmek ve kendilerinin daha çağdaş ve ilerici olduklarını iddia etmek. Vahyin nazil olduğu dönemde, kendilerine Allah’ın ayetleri okunan kâfirler, “Bunlar eskilerinin masallarıdır” derlerken, günümüz kâfirleri de aynı mantıkla “Bunlar, 1400 yıl önceki kanunlar, çöl kanunu” diyerek atalarının yolunda olduklarını ortaya koymuşlardır.

Kendi yetersizliklerini, yarın ne olacaklarını bilmeyen, aciz kâfirler, insanların yarınları için yasalar çıkararak onların geleceklerini ipotek altına almışlardır. Bunlara karşı Hakkı ortaya koyarak yetersizliklerini yüzlerine vurması gereken ilmi olarak belli bir bilgiye sahip olan bazı kişiler, küfrün karşısında zillet içinde, dilsiz şeytan vasfına bürünmüşlerdir.

Diğer taraftan sermaye sahibi müşrik kimselerin de, mal ve sermayelerini Allah yolunda harcayıp İslâmi esasların yayılmasına destek verecekleri yerde bunu yapmayarak Karunlaşmışlar, küfür rejimini, verdikleri vergi ve diğer ödeneklerle beslemişlerdir.

Hakkı ortaya koyup beşeri sistemlerin yetersizliğini söyleyen kimse olmayınca kâfirler, kendilerini üstün görüp pervasızca İslâmi değerlere karşı hakaretlerini sürdürmekte, iyice azgınlaşarak, saldırılarını sıklaştırarak sürdürmüş, sürdürmektedir.

Allah ve Rasulünün düşmanı olan küfür cephesi, İslâm’a karşı olan kin ve düşmanlığını elindeki sermaye ve emniyet gücünü kullanarak ortaya koymaktadır. Bunu kimi zaman emniyet gücünü kullanarak baskı ve zorbalıkla yaparken, kimi zaman da sermaye gücünü kullanarak insanları açlık korkusuyla sindirmektedir.

Kur’ani gerçekler net bir şekilde insanlara duyurulmaya başlandıkça küfrün ve onun temsilcileri ile zillet içerisindeki müşriklerin bu saldırıları duracak ve Müslümanlar, Kur'an doğrultusunda hareket ettikçe tağuti sistemin ve onun destekçilerinin sonu gelecektir inşaAllah. İşte o zaman küfrün beli kırılacak, fitne olan sistemleri yeryüzünden kalkacak ve kâfirlerin burunları yerlere sürtülecektir.

16- Biz, onun burnunu yakında yere sürteceğiz.

Tarihi süreçte hiçbir zorbalık, küfür ve şirk karşılıksız kalmamış, zorbalığı iş edinmiş küfür ve şirk cephesi ile onlara destek veren ya da onların zulmüne sessiz kalan İslâmcı müşrikler, her dönemde dünya hayatında alçaltılarak rezil edilmişlerdir. Tıpkı Cumartesi günü yasaklarını çiğneyenler ile onlara karşı sessiz kalanların alçaltılarak rezil edilmeleri gibi.

“Onlara, deniz kıyısında bulunan kentin durumunu sor, hani onlar Cumartesine saygısızlık edip haddi aşıyorlardı; Çünkü Cumartesi (tatil) yaptıkları gün, balıkları onlara akın akın gelirdi, Cumartesi (tatil) yapmadıkları gün balıkları gelmezlerdi. Biz onları yoldan çıkmaları nedeniyle böyle sınıyorduk.

İçlerinden bir topluluk: ‘Allah’ın helak edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme artık ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi, dediler ki: ‘Rabbinize mazeret için, bir de belki korunurlar diye.’

Ne zaman ki onlar, kendilerine hatırlatılanı unuttular, biz de kötülükten men edenleri kurtardık; zulmedenleri de, yoldan çıkmaları yüzünden çetin bir azap ile yakaladık. Kibirlerinden dolayı kendilerine yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.” (A’raf, 163-166)

Bu Sünnetullah’tır ve aynı şartlar oluştuğunda aynı son, küfür ve şirk ehli ile onların destekçilerini bulacaktır. Geçmişte Cumartesi günü yasaklarını çiğneyenlere karşı sessiz kalıp davetçi Müslümanları susturmaya ve davetlerinden döndürmeye çalışan İslâmcılar, engellemedikleri o kişilerle birlikte nasıl aşağılık maymunlar oldularsa, günümüz İslâmcı müşrikleri de, parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvaları ile kanatları altına girdikleri tağuti zorbalıkla aynı akıbete uğrayacaklar ve alçaltılarak rezil edileceklerdir.

Zorbalığı yaşam tarzı olarak benimseyen küfür ve şirk ehlinin tarihi süreçte, dünya hayatında burunları yere sürdürülerek helak edilmeleri iki şekilde vuku bulmuştur. Birincisi, bizzat yüce Allah (cc) tarafından çeşitli şekillerde, ikincisi ise, Tevhidi esasları ilke edinen Müslümanların eliyle yapılan savaşlar neticesinde helak edilmişlerdir.

“Kim Allah'ı, Rasulünü ve Mü'minleri dost tutarsa (bilsin ki) galip gelecek olanlar, yalnız Allâh'ın taraftarlarıdır.” (Maide, 56)

“Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, Allah’ı çok ananlar ve kendilerine zulmedildikten sonra üstün gelmeğe çalışanlar böyle değildir; zalimler, yakında nasıl bir devrime uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir!” (Şuara, 227)

“Kâfirlere söyle: ‘Yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz, orası ne kötü bir döşektir!” (Al-i İmran, 12)

Müslümanların, küfre karşı üstün gelmeleri ve yeryüzünden fitne kalkıp dinin yalnızca Allah’ın olmasına sebep olabilmeleri için öncelikle birey bazında iman edilen esasları yaşam tarzı haline getirmeleri, daha sonra da bu iman edilen esaslar doğrultusunda cemaatleşmeleri gerekmektedir. İşte o zaman yüce Allah’ın yardım ile şirk ve küfrün temsilcileri, korumaya çalıştıkları zorba tağuti beşeri sistemleri ile yerle bir olacaklardır.

Vahye aykırı her hareket cezalandırılır

Kur'an, Tevhidi esasların insanlara ulaştırılmasını temel ilke olarak alır ve insanların, Allah’tan başka ilah edindikleri hevalarını, başka kimselerin istek, arzu ve kanunlarını terk edip yalnızca yüce Allah’ı tek ilah kabul etmelerini ister. Yüce Allah’ı tek ilah edinmenin tek yolu da, O’ndan gelen hükümleri, hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip hayatın tüm alanlarında uygulamaktır.

Tevhid şirk, Hak batıl mücadelesi, Kur'an bütünlüğü içerisinde bir yerde ezilen, sömürülen, zayıf bırakılarak hakları ellerinden alınan mazlumlarla onlara zulmeden müstekbirlerin mücadelesi şeklinde tezahür etmektedir. Mazlumlarla müstekbirlerin karşı karşıya gelmelerinin temel nedeni Tevhid ve şirktir; ikinci neden, müstekbirlerin kendilerini üstün görme psikolojisi ve yoksulların haklarını gasp etmeleridir. Bunun en açık örneği bu surede geçen bahçe sahipleridir. Yoksulların haklarını gasp eden bahçe sahibi zalimlerin karşısında yoksullar değil bizzat yüce Allah’ın kendisi vardır.

17- Biz bunlara da bela verdik, şu bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi; hani onlar, sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.

Yüce Allah’ın kendilerine verdiği malı, yine O’nun belirlediği ölçüler içerisinde kullanmayarak Rab’lerine isyan eden bahçe sahipleri, dünya hayatında malları ellerinden alınarak, rezil edilmiş, kıyamet gününde şiddetli bir azaba uğrayacakları bildirilmiştir.

Rab’lerinin emrini umursamayan bahçe sahipleri, mal üzerinde kesin tasarruf sahibi olduklarını zannederek yoksulların haklarını da çalarak istedikleri gibi hareket ediyorlardı.

Mal ve sermaye sahiplerinin, mal üzerindeki bu pervasızca tavrı, belli bir ilmi birikime sahip olan bazı kimselerde de mevcuttur. Yüce Allah (cc), insanların Tevhidi esaslara davet edilerek küfür ve şirk karanlıklarından kurtarılmaları, İslâm’ın aydınlığına ulaştırılmaları için ilahi mesajını göndermiştir.

İlahi mesajı öğrenen bazı kimseler, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği esaslar doğrultusunda Tevhidi esasları ortaya koymaları gerekirken onlar, küfrün belirlediği ölçüler içerisinde hareket ederek Hakkı batıla bulaştırmışlar, ilahi gerçekleri gizleyerek küfrün yasalarını öne çıkarıp ona uyarak hareket etmişlerdir. Böylece mal sahipleri gibi, kendi rahatlarını düşünmüşler, başlarına bir sıkıntı gelir endişesinden hareket ederek vahyin belirlediği ölçüler içerisinde ilahi mesajı, ortaya koymamışlardır.
Mal sahipleri, yoksulların haklarını vererek mallarında istisna etmedikleri gibi, ilahi mesajı kendi çıkarları için kullanan bazı ilim sahipleri de kendilerinde bulunan ilmin istisnası olan davet görevlerini, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde ortaya koymamışlardır.

18- İstisna da etmiyorlardı.

Ayrı tutulan şey, bir şeyi ayırmak, kural dışı anlamlarında kullanılan istisna, bu ayette, mal sahiplerinin mallarını toplamaya karar verirlerken, ihtiyaç sahiplerini devre dışı bırakıp onlara ayırmaları gereken hakkı, vermemelerine istinaden kullanılmıştır. Maldan istisna etmek, ihtiyaç sahiplerinin hakkını ayırmak ve onlara ulaştırmaktır.

Doyumsuzluk ve yalnızca kendini düşünme ben merkeziyetçiliği, insanın duygularını esir alırsa insan, tıpkı burada konu edilen mal sahiplerinde olduğu gibi, her türlü gayrı meşru fiili kendisi için meşru görmeye başlar. Her şeyi kendileri için meşru görenler, bu duygularını tatmin için yüce Allah’ın inzal ettiği vahyi esasları bile çarpıtarak değiştirmeye çalışırlar. Bu çarpıtma işini de en çok gününüz Samiri soylu belamlar, kendilerinde olan bilgiyi, kendilerini yüceltiyor gibi bir tavır takınarak yapmaktadırlar.

Edindikleri ilmi gerçekleri, vahyi esasların belirlediği ölçüler içerisinde ortaya koyma cesaretini göstermeyen, kendi enelerini tatmine yönelik kullanan günümüz belamları, Hakkı batılla bulayarak gerçekleri gizlemektedirler. İnsanlara vermeleri gereken bilgiyi, onlara verip onları aydınlatmak yerine, çeşitli endişelerle insanlara ulaştırmıyorlar.

İnsana verilen mal, sermaye ve bilgi gibi nimetler, kişiye has değildir. Mal ve sermaye kişiye verilirken onda yoksulların da hakkı bulunduğu, hak sahiplerine haklarının verilmesi gerektiği malı veren yüce Allah (cc) tarafından bildirilmiştir.

“Mallarında sail(düşkün) ve yoksul için hak vardı.” (Zariyat, 19)

“Onların mallarında belli bir hisse vardır; saile ve mahruma” (Meariç, 24-25)

Bu ayetler, malı veren yüce Allah’ın koyduğu ölçüdür; verilen mal ve sermayenin tümü, verildiği kişiye ait değildir. Sermaye sahipleri, ellerindeki sermayeyi Rab’lerinin kendilerine bildirdiği ölçüye uygun bir şekilde hak sahiplerine vermekle mükelleftirler. Bu ölçüye göre hareket etmemek, maldan istisna etmemek, haddi aşmak ve isyandır.

Doyumsuz mal sahipleri, kendilerine serveti verenin onu geri alacağını düşünmezler. Onların bir benzeri de, belli bir bilgiye sahip olan bazı kimselerin, edindikleri bilginin gereği olarak, Tevhidi esasları ortaya koyup insanları aydınlatmak, zulüm sisteminin zulmüne karşı durmak yerine bu bilgiyi kendi enelerini tatmin için kullanmazlar, yüce Allah’ın, verdiği ilmi, tıpkı Bahçe Sahiplerinde olduğu gibi, kendilerinden ansızın alabileceğini unutuyorlar.

19-20- Fakat onlar uyurlarken hemen dolaşıcı bir bela, onu sardı da, bahçe simsiyah kesiliverdi.

Mal, sermaye ve bilgi ile övünmek şirktir

Sermaye, mal ve bilgi, kendileriyle övünülecek, onlarla böbürlenecek, insanları hakir görüp onlar üzerinde üstünlük gösterisi yapacak birer araç değildir. Bunlar, kişinin enaniyetini tatmin etmeye başladığı andan itibaren kişi için, dünya ve ahirette felaket, acı ve azap getirmeye başlayacaktır.

Yüce Allah’ın kendisine verdiği malı, kendisinin kazandığını iddia edip böbürlenen Karun’un, mal ve serveti ile beraber yerin dibine nasıl geçirildiğine Alak suresinde değinilmişti. Burada mal ve bahçeleriyle böbürlenen ve Rab’lerine şükretmeyi unutan başka kişilerin, mallarının nasıl yok edildiğini örnek olarak vereceğiz.

“Onlara şu iki adamı misal olarak anlat, ikisinden birine iki üzüm bağı vermiş, onların etrafını hurmalarla çevirmiş, ortalarında da ekin bitirmiştik. Her iki bağ da yemişini vermiş, ondan hiçbir şey eksik etmemiştik, aralarından bir de ırmak akıtmıştık; Onun (başka) ürünü de vardı.

Arkadaşıyla konuşurken ona; ‘Ben malca senden zenginim, adamca da senden güçlüyüm’ dedi, kendisine yazık ederek bağına girdi: ‘Bunun yok olacağını hiç sanmam’ dedi. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabb’ime döndürülsem bile bundan daha güzel bir sonuç bulurum.

Derken (onun) ürünü yok edildi, çardakları üzerine yıkılmış durumda olan(bağ)ın karşısında ona harcadıklarına acıyarak ellerini ovuşturmağa başladı: ‘Ah ne olaydı, ben Rabb’ime kimseyi ortak koşmamış olaydım!’ diyordu. Allah'tan başka, kendisine yardım eden bir topluluğu da olmadı, kendi kendisini de kurtaramadı.” (Kehf, 32-36, 42-43)

Yüce Allah (cc), malı, sermayeyi ve bilgiyi insana emanet olarak vermiş, bunun nasıl, nereye, ne şekilde kullanılacağını da bildirmiştir. Mal, sermaye ve bilgiyi yüce Allah’ın bildirdiği kurallar doğrultusunda kullanmayanlar, hem Rab’lerine şükretmeyerek nankörlük yapmışlar, hem de O’na şirk koşmuşlardır.

İnsan kendi sorumluluğuna verilen nimetlerin, hesapsız verilmediğini, belli bir prosedüre göre kullanılması gerektiğini bilmelidir. Çünkü emaneti veren, bu emanetin nerelere verileceğini de belirtmiştir, emanetçiye düşen görev, kendisine verilen bu emaneti belirtilen yerlere ulaştırmasıdır.

İman noktasında zafiyet içerisinde bulunan kimseler, kendilerine verilen nimetlerle imtihan edildiklerini unutarak şımarmışlar, kendilerini yeterli görüp haddi aşarak tuğyan etmişlerdir.

“Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir, Allah'a gelince büyük mükâfat, O'nun yanındadır.” (Enfal, 28)

Mal, sermaye ve bilgi sahibi olmak, kişiyi yüce Allah’a yaklaştırması gerekirken, bunları araç olmaktan çıkarıp amaç haline getirmek, kişinin kibir, gurur ve azgınlığını artırır Rabb’ine isyana sürükler. Bu nedenle yüce Allah (cc) Müslümanları bu konuda uyarmaktadır.

“Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın; kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münafikun, 9)

Mal, sermaye ve bilginin kimi insanlara verilmesi, toplumsal kaynaşmanın sağlanması, topluma huzurun ve mutluluğun ikame edilmesi, sevgi ve saygının sağlanması içindir. Bunun yapılması halinde kişi, dünya hayatında saygınlık kazanır ve Rabb’inin rızasına ulaşır.

“Bak, nasıl onların kimini kiminden (rızıkça) üstün yaptık, elbette ahiret, dereceler bakımından da daha büyük, üstünlük bakımından da daha büyüktür.” (İsra, 21)

“Rabb’inin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar; dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki biri, diğerine iş gördürebilsin. Rabb’inin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 32)

Akıllı kimse, sürekli ve daha hayırlı olanı, geçici ve basit olana tercih eder, daha iyi olanı kazanmaya çalışır. Bu nedenle daha az değerli olan mal ve sermayesini Allah yolunda harcar, kendisindeki bilgi ile insanları Rab’lerinin yoluna davet ederek daha değerli olan Rabb’inin razısını kazanmak için çalışarak kârlı bir iş yapmış olur. Verilen değersiz dünyevi malların peşinde koşmak ve yüce Allah’ın verdiği nimetleri, hak sahiplerine eşit bir şekilde vermemek, verilen nimetleri inkâr etmektir.

“Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı, üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi rızıkta eşit olmuyorlar, Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar!” (Nahl, 71)

Verilen nimetleri kendilerinin sanıp hak sahiplerine haklarını vermemek, verilen nimetlere nankörlük ve o nimeti vereni de inkâr etmektir. Yüce Allah (cc), verdiği nimetleri, belirlenen ölçülere uygun harcamayanların mallarını, tıpkı Karun’da olduğu gibi, ellerinden alarak onları, dünyada alçaltıp rezil etmekte, ahirette de azabın en şiddetlisine sokmaktadır.

Materyalistler, birbirlerini sevmeseler, birbirleriyle rekabet etseler bile, çıkarları sözkonusu olduğunda çıkarları gereği birleşirler, kurumlar, birlikler oluşturarak yoksullara karşı cephe alırlar. Bu bahçe sahipleri de, aynı şekilde bir birliktelik oluşturmuş, yoksulların haklarını nasıl gasp edecekleri üzerinde anlaşmışlar ve sabah erken saatlerde bu kararlarını uygulamaya başlamışlardı.

21-25- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: ‘Haydi devşirecekseniz erkenden ekininize gidin” diye, derken yürüdüler, fısıldaşıyorlardı: ‘Sakın, bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın,’ devşirebileceklerini umarak erkenden gittiler.

Zenginlerin kendi aralarında oluşturdukları birliktelik, ihtiyaç sahiplerine haklarını vermeye, yoksulları korumaya yönelik bir birliktelik değil, tam aksine yoksulları daha fazla nasıl sömüreceklerine ve sermayelerini daha fazla nasıl artıracaklarına yöneliktir. Onlar, kendi hesaplarına göre her şeyi yapabileceklerini düşünüyorlar, ancak onlar, yüce Allah’ın kendi üzerinde gözetleyici olduğu gerçeğini unutuyorlar.

“Fakat onlar uyurlarken hemen dolaşıcı bir bela, onu sardı da, bahçe simsiyah kesiliverdi.” (Kalem, 19-20)

26-27- Fakat bahçeyi görünce: ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler; Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık!

Mal ve sermaye sahipleri, her şeyi yapabileceklerini sanırlar, ancak yüce Allah’ın da bir hesabı var ve yüce Allah (cc), zalimlerin hesabını bir anda yerlebir eder. Kendilerine verilen nimetlerle şımarıp Rab’lerinin indirdiği esaslar doğrultusunda hareket etmeyenlere, verilen nimet ansızın ellerinden alınır ve mahrum bırakılırlar ve zavallı, aciz bir hale düşerler.

Yüce Allah (cc), her zaman mazlumları korur, onların zalimler tarafından ezilmelerine izin vermez. Burada da böyle olmuş, yoksulların haklarına el uzatanların ellerini kesmiş, onları güçsüz bir hale getirmiştir. Bu nedenle imkânlar elde iken değerlendirmek ve her şeyi zamanında ve yerli yerince yapmak gerekir, aksi halde iş işten geçtikten sonra çırpınmanın bir anlamı ve faydası olmayacaktır.

28- Ortancaları: ‘Ben size demedim mi, Rabb’imizi tespih etmeniz gerekmez miydi?’ dedi.

Küfür ve şirke karşı Hak açıkça ortaya konulmalıdır

Bir gerçeği bilmek, yerinde ve zamanında kullanılmadığı sürece kişiye hiçbir şey kazandırmaz. Aynı şekilde bir şeyi söylemek ya da iddia etmek, söylenenler doğrultusunda hareket edilmediği sürece ne söyleyene ne de söylenene bir fayda sağlamaz. Nitekim yüce Allah (cc), bu konuda Müslümanları uyararak, onların söylediklerine öncelikle kendilerinin uymasını tavsiye etmektedir.

“Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz; yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah katında büyük bir gazaptır.” (Saf, 2-3)

“Siz Kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz, akletmiyor musunuz!” (Bakara, 44)

Müslüman, davet görevlerini her halükârda, her yerde yerine getirmeli ve davet görevlerini yerine getirirlerken, iyiliği emredip kötülüğü engellemeye çalışırlarken, o engellemeye çalıştıkları kötülüğe kendileri bulaşmamalıdırlar. Aksi halde hem söylediklerini bir fayda sağlamaz hem de kötü fiili yapanlar gibi her iki cihanda da cezalandırılırlar.

“(Allah) size Kitapta indirmişti ki, Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar, başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allah, bütün münafık ve kâfirleri cehennemde toplayacaktır.” (Nisa, 140)

Bir şeye karşı olmak, o şeyin kötü olduğunu söylemek, onlardan uzak durmadıkça bir anlam ifade etmez; aslolan, o kötü şeyden ve kötülük işleyenlerden uzaklaşmaktır. Bu yapılmadığı zaman kişi, o kötü fiilin günahına ve cezasına ortak olacak, yüce Allah’ın gazabına çarpılacaktır.

Bu bahçe sahipleri içinde daha mutedil olan ve bahçe sahiplerinin, yoksulların haklarına el uzatmalarının doğru olmadığını bilen ve söyleyen bir arkadaşları, kendisi de o kişilerin içerisinde ayrılmadığı için aynı cezaya çarpılarak bahçeden mahrum bırakılmıştır.

Nefsinde olanları değiştirmeyenlerin, insanları değiştiremeyecekleri bir gerçektir. Bu nedenle Müslümanların, öncelikle nefislerinde olanı değiştirmeleri gerekir. Onlar, karşı olduklarını dile getirdikleri zulüm ve adaletsizliğe, küfür ve şirke karşı fiili olarak tavır almalıdırlar. Sözel olarak karşı oldukları fiilleri işleyen kimseler, tıpkı o fiili işleyen zalimler gibi cezalandırılacaklardır.

Bazı kimseler, demokratik beşeri sistemlerin, yüce Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmedikleri için birer tağuti sistem olduklarını, bunlara itaatin küfür ve şirke girmeye neden olduğunu söylemelerine rağmen kendileri, bu tağuti sistemlerin kurallarına göre hareket etmekte, böylece demokratik tağuti sistemin bütün günahlarına ortak olmaktadırlar. Onların, “Biz, bu sistemlerin tağuti sistem olduklarını biliyoruz ve bu sisteme karşıyız” gibi ucuz ve hafif söylemleri, onların ancak günahlarını artırmaktadır.

Risalet tarihinde hiçbir peygamber ve Tevhid eri, Hakkı anlatmak için zulmü altında yaşadıkları küfür ve şirk sistemlerinden izin alarak davet yapmamışlar, bu konuda kâfirlerden zerre kadar çekinmemişlerdir. Oysa günümüzde bazı kimseler, bu gerçekleri bütün açıklığıyla bilmelerine rağmen, kimi basit nedenlerle küfrün izin ve icazet verdiği parti, dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarına girmekte, zillet ve meskenet içerisinde bu şirk yuvalarında hakkı batıla karıştırarak insanları kandırmaktadırlar.

Müslümanlar, zulmü altında zorunlu olarak yaşadıkları küfür ve şirk sistem ve toplumları karşısında saflarını netleştirmeli, küfür ve şirk yasalarının gölgesinde hareket etmemelidirler. Aksi halde dünya ve ahirette tağuti sistemin ve taraftarlarının çarpılacakları cezaya onlar da çarpılacaktır. O gün biz: “Biz tağut olduğunu biliyor ve söylüyorduk” ya da “Biz tağuta karşıydık” gibi mazeretler geçersiz olacaktır.

“Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün, dünyada size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki onlar yalancılardır.” (Mücadele, 18)

“O(şeyta)nlar onları yoldan çıkardıkları halde onlar doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf, 37)

Müslüman davetçiler, kimi basit çıkarlar uğruna, kimi endişe ve korkular nedeniyle veyahut da dışlanma, yalnız kalma gibi duygularla kendilerini gizlemeye çalışmamalı, Hakkın açık olarak anlatılmamasının kendilerini dilsiz şeytan durumuna sokacağını bilmelidirler. Onlar, insanların şirk ve küfür içerisinde bocalamaları, yaşanan olay ve sorunlar karşısında pasif ve suskun durmamalı, emrolundukları gibi dosdoğru bir şekilde hareket ederek Tevhidi esasları ortaya koymalıdırlar.

Ne bazı kişilerin hatırı için, ne küçük bir çıkar uğruna ve ne de toplumsal baskı nedeniyle doğruların söylenmesi ertelenmemelidir. Unutulmasın ki yüce Allah’ın emri, her türlü sevginin, her türlü ilişkinin ve her türlü çıkarın üzerindedir. Çünkü aksine hareket kişinin ateşe girmesine ve helak olmasına sebep olacaktır.

“Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur, sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Müslümanlar, hangi nedenle olursa olsun hiçbir şekilde ve şartta, söylediklerine aykırı hareket etmemeli, yanlış ve günah olan konuları dile getirmeli, durumu düzeltmemeleri halinde böyle ortamlardan hemen uzaklaşmalıdırlar.

Müslümanlar, kalabalık yığınları değil, iman ettikleri ilahi gerçekleri ölçü edinmeli, tavır ve hareketlerini buna göre belirlemelidirler. Onlar, zulüm ve haksızlık karşısında suskunluğun kişiye zillet getireceğini, yapılan zulme razı olunmasa bile susulması halinde o suça iştirak edilmiş gibi ceza görüleceğini bilmelidirler.

Mal ve sermaye, ancak kişilerin azabını artırır

29-31- Rabbimizi tespih ederiz, doğrusu biz zulmedenlermişiz!’ dediler; dönüp birbirlerini kınamağa başladılar: ‘Yazık bize, biz azgınlarmışız!’ dediler.

Son pişmanlık kişiye, dünyada da ahirette de hiçbir zaman bir fayda sağlamaz; yapılması gereken şey, o duruma gelmeden önce tedbir almak ve belirlenen ölçülere göre hareket etmektir. Günahta ısrar edilmesi ve bir söz ve fiilin, günah olduğu bilindiği halde bilinçli bir şekilde yapılması halinde yapılan tevbeler kabul edilmez, günahlar bağışlanmaz.

“Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihayet kendilerine ölüm gelip çatınca: ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur, onlar için acı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 18)

Akıllı kimselerin yapmaları gereken en güzel hareket, hata ve yanlış olduğu bilinen bir konuya yaklaşmamak, hata ile yaklaşılması halinde, hatırlanır hatırlanmaz o fiili terk etmektir. Çünkü seviyesi düşük, insanların mallarına göz diken doyumsuz, ahlaki yönden iflas etmiş, Rabb’inin emirleri konusunda samimi olmayan ciddiyetsiz kişilerden uzaklaşmamak, onların günahlarına ortak olmaktır.

Müslümanlar, zulüm idaresi altında yaşamak durumunda oldukları beşeri tağuti sistemlerin, şirk ve küfür olan yasalarından uzaklaşmalıdırlar. Bu, Tevhidi esaslara iman etmenin gereğidir. Tevhidi anlamda iman etme onuruna ulaşmamış bazı kimseler, dilleriyle tağuti sisteme karşı olduklarını ifade etmelerine rağmen, tağuti düzeninin kendilerine tahsis ettiği parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvalarında günlerini gün etmeye ve Tevhidi esaslar önünde engel oluşturmaya çalışmaktadırlar.

Tevhidi esasları küfür sistemine karşı açıkça ortaya koymak yerine küçük bir çıkar uğruna küfür ve şirk düzeninin icazetli kurumlarında Hakkı batıla bulayarak gerçekleri gizleyenler, şayet tevbe edip vahyi esasların belirlediği ölçüler içerisinde Sünnetullah’ta cari olduğu üzere, Tevhidi ilkeleri insanlara duyurmazlarsa icazetli kurumlarında gölgesine sığındıkları tağuti sistemin akıbetine uğrayacaklardır. Gerektiği zamanda hatalarından ve günahlarından tevbe etmeyenlerin Rab’lerinden bağışlanma dileme hakları da yoktur.

32- Belki Rabbimiz, bize onun yerine ondan daha iyisini verir, biz Rabb’imize yönelir, O'ndan umarız.

Düşünce yapısını madde üzerinde yoğunlaştıran materyalistler, Rab’lerine ve insanlara karşı işledikleri suçlara üzülüp tevbe edecek ve düştükleri acı durumdan kendilerini kurtaracak yerde onlar, kaybettiklerine üzülüp onu yeniden elde etmeye çalışmaktadırlar. Doyumsuzluk onların imanlarını şirke bulaştırmış, düşünce yeteneklerini yitirmelerine sebep olmuştur. Onlar, hep maddi şeyleri talep ederler ve onun hep artmasını isterler.

“Benimle şu adamı yalnız bırak ki ben onu tek olarak yarattım, ona uzun boylu mal, gözönünde oğullar verdim, kendisine bir döşeyiş döşedim, hâlâ daha da artırmama göz dikiyor.” (Müddessir, 11-15)

Yüce Allah (cc), kendi yolunda harcanmayan bir malı, emaneten verdiği kişiden aldıktan sonra yeniden artırmadığı gibi o malı, sahibi için azap vesilesi yapar. Dünya hayatında o malın elinden alınmasıyla mahrum bırakılan kişi, ahiret hayatında da o malı, onun için azabını artırıcı bir sebep olacaktır.

“Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesat kişinin vay haline! O ki mal yığdı, onu saydı durdu, malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanıyor. Andolsun ki o, kesinlikle Hutame'ye atılacaktır, hutame'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin! Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir ki, gönüllere işler. O, onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir, uzatılmış direkler arasında olacaklardır.” (Hümeze, 1-9)

“O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılır; bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır: ‘İşte nefisleriniz için yığdıklarınız, yığdıklarınızı tadın!’.” (Tevbe, 35)

Peşinden koşulan, uğrunda kanlar dökülen, sömürü çarkının dönmesine neden olan, kişiye Rabb’ini unutturan, insanları köleleştiren mal ve sermaye, sonunda kişinin en ağır bir şekilde ceza görmesine ve acısının katlanmasına neden olur. Doyumsuz materyalist müşrikler için öngörülen ceza, hem dünya hayatı, hem de ahiret hayatı içindir, ancak ahiret azabı, dünya hayatındaki azapla kıyaslanamayacak kadar büyük ve süreklidir.

33- İşte azap böyledir; ahiret azabı ise daha büyüktür, keşke bilselerdi.

Yüce Allah’ın verdiği maddi ve manevi nimetleri, mal, sermaye ve bilgiyi kendilerinde sıkı sıkıya tutan akıl nimetinden yoksun kimseler, kendilerine Rab’leri tarafından verilenle insanlara karşı üstünlük kurma hayalleri peşinde koşarlarken birden alçalıp küçülerek zelil olup giderler.

Geçici olan bir mal için kişinin, dünyada acı ve ıstırap, ahirette azap ve ceza görmesi akıllıca bir davranış değildir. Akıllı kimse, kendisinde varolan değersiz şeyleri daha değerli olana değiştirip huzurlu ve mutlu bir hayat sürmek ister. İnsan, cahil, nankör olduğu, akıl nimetini de devredışı bırakınca işte o zaman kendi felaketini kendisi hazırlar. Keşke bilselerdi, yüce Allah’ın yanında bulunanların daha değerli, sürekli ve büyük olduğunu!

Burada iki husus ortaya çıkmaktadır; bilerek, isteyerek, taammüden işlenen suçların affedilmediği gerçeğidir. Bahçe sahipleri, aralarında konuşup tartışmalarına, yapacakları işin suç olduğunu bilmelerine rağmen yine de bildiklerini okumaları, bilinçli bir şekilde günah fiilini işlemeleri gerçeğini ortaya koyuyor. İkincisi onlar, yaptıklarına pişman olmamış, ancak giden mallarına üzülmüşler, onun geri verilmesini beklemektedirler.

Tevbe, işlenen fiile son vermek, bir daha işlememe azminde olmak ve yüce Allah’tan işlenen fiili affetmesi için mağfiret dilemektir. Bahçe sahipleri böyle tevbe etmedikleri için o yüzeysel pişmanlıkları onların affedilmesini sağlamamış, ahirette de daha büyük bir azabın kendilerini beklediğini ortaya koymuştur.

Son pişmanlık kişiye fayda sağlamaz

Yüce Allah (cc), elbette adalet sahibidir ve adaletinin gereği olarak kendi yolunda mücadele eden, bu uğurda mallarını ve canlarını ortaya koyanları, bilmeden bazı hatalar işlemeleri halinde, tevbe etmeleri sonucunda bağışlayacaktır. Tıpkı Hz. Yunus (as)’da olduğu gibi; o, bilmeden, ölçüp biçmeden davet yerini terk etmiş, ancak daha sonra yaptığı hatayı, bir musibet sonucunda anlamış ve içten gelerek tevbe edip pişman olmuştur. Bunun üzerine de Rabb’i onu bağışlamıştır.

“Zünnun'u (Yunus’u) da an; zira (o, kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı, nihayet karanlıklar içinde (kalıp): ‘Senden başka ilah yoktur, Senin şanın yücedir, ben zalimlerden oldum!’ diye yalvardı.” ( Enbiya, 87)

Hz. Yunus (as) gibi, Hz. Musa (as) da, bilmeden bir hata işlemiş ve bir daha aynı hatayı yapmayacağını söyleyerek hatasından hemen tevbe etmiş, yüce Allah’tan bağışlanma dilemiş, Rabb’i de onu bağışlayarak affetmişti.

“Rabb’im, ben nefsime zulmettim, beni bağışla!’ dedi. (Rabb’i) onu bağışladı, çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Kasas, 16)

Bahçe sahipleri ise, haddi aştıklarını ifade etmelerine rağmen, hata işlemelerine neden olan o malın daha fazlasını isteyerek gerçek niyetlerini göstermişlerdir. Elbette yüce Allah (cc), böyle bilinçli suç işleyip haddi aşanları, bilmeden suç işleyip hemen akabinde tevbe edenler gibi tutmayacaktır.

34-35- Muttakiler için de Rab’leri katında nimet bahçeleri vardır; Biz Müslümanları suçlular gibi mi yapacağız!

Yüce Allah (cc), adalet sahibidir, bu nedenle kendi rızasını kazanmak için mal ve canlarını ortaya koyup çalışanlarla, kendi nefislerini ya da içerisinde yaşadıkları tağuti sistemi razı etmeyi önceleyenleri elbette bir tutmayacaktır. Bu, O’nun bize vadettiği ilahi bir lütuftur.

Müslümanların mücrimlerle bir tutulmayacağı ilahi adaletin, hakkaniyet ölçüsünün bir gereğidir. Dünyada yalnızca yüce Allah’a ve O’nun indirdiği esaslara teslim olup hayatlarını ona göre düzenleyenler ile hevalarını ya da beşeri sistemlerin kanun ve kurallarını esas alan ara sıra da olsa İslâmi takılan ikiyüzlülerin bir tutulmamasından daha doğal bir şey olamaz. Bu son iki ayette üç kavram öne çıkmaktadır; muttakiler, Müslümanlar ve günahkârlar.

Muttakiler, koruyanlar, korunanlar ve sakınanlardır. Muttakiler, Kur'an’a uyan, hidayet üzerinde bulunan, Kur'an'ı kendileri için öğüt olarak alan, Allah’a ve Rasulü’ne itaat eden, görmeden Rab’lerinden korkan, hayatlarını Kur'an’a göre düzenleyen, sözlerinde duran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran kimselerdir.

Kur’an, muttakileri, Allah yolunda sabreden, mal ve canlarıyla cihad eden, böbürlenip bozgunculuk yapmayan, birbirlerine dost olan, Allah’ın emirlerini koruyan, geceleri kalkıp namaz kılan, yoksul ve düşkünlere yardım eden kimseler olarak tanımlamaktadır.

Müslümanlar, teslim olanlar, Allah’tan başka ilah edinmeyenler, geçmiş kitaplara ve peygamberlere iman edip hiçbiri arasında ayırım yapmayanlardır. Onlar, dosdoğru hareket edeler, hayatlarının sonuna kadar Allah’ın emirlerine iman edip ona uyarlar, sorunlarını Kuran’a göre çözerler, Allah yolunda cihad ederler, kulluk görevlerini yerine getirirler, davet yaparlar, anne-babasına saygılı olur, onlara iyilikte bulunurlar.

Günahkârlar, Hakkın gerçekleşmesini ve ortaya çıkmasını istemezler, Haktan yüzçevirirler, Allah’a yalan uydururlar, şirk koşarlar, kendilerine verilen nimetlerle şımarıp böbürlenirler, mal ve sermaye biriktirip bunlarla övünürler, verilen nimetlere nankörlük yaparlar, ayetlere aykırı hareket eder, rasullere uymaz, onlara düşman olurlar, inandıktan sonra inkâr ederler, birbirlerine dost olmazlar, boş yere yemin ederler, zalim ve sapıktırlar.

Muttaki ve Müslüman ifadesi, birbirini bütünleyen iç içe kavramlardır ve iman edip salih amel işleyen kimselerin vasfıdır. Günahkârlar, imandan sonra küfrü yol edinen ve Tevhidi esaslardan rahatsızlık duyan kimselerdir. Bu nedenle Müslüman ve günahkârlar, birbirlerinden çok farklı ve ayrıdırlar. Bunun için yüce Allah (cc), bunları bir tutmamakta, ahiret gününde de bunları layık oldukları yere göndermektedir.

Delilsiz söz ve fiiller, kişiye sorumluluk getirir

Müşriklerin en önemli özelliklerinden biri de ellerinde Kur’ani hiçbir delil olmadan hareket etmeleri ve hevalarını ölçü edinerek dünya ve ahirette her şeyin kendi lehlerinde olduğunu zannetmeleridir. Onlar, bir kitaba ya da bir kaynağa dayanmadan konuşur ve hareket ederler ki, çoğu zaman yüce Allah’a ve Rasulullah (as)’a da iftira ederler.

Müşrikler, ellerinde Kur'ani hiçbir bilgi olmadan, bir delile dayanmadan konuşurlar, inandıkları gibi yaşamadıkları için yaşadıkları gibi Kur’an’ı tevil ederek, Rasulullah (as)’ın üzerine iftira atarak kendilerine meşruiyet zemini oluşturmaya, böylece kendilerini kandırarak rahatlamaya çalışırlar. Bu durum, tasavvuf kesiminde ve vakıfçılarda yoğun olarak görülür.

Cahili şirk mantığı, her dönemde yüce Allah’ın hükümlerini kendi hevaları doğrultusunda değiştirerek yaşadıkları hayata uydurmaya çalışırlar, yaptıkları kötülüklerin yüce Allah (cc) tarafından kendilerine bildirildiğini iddia ederler.

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.’ Dediler; de ki, ‘Allah kötülüğü emretmez, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz!” (A’raf, 28)

Her söz ve hareketlerini vahyi esaslara dayandıran Müslümanlarla, söylem ve hareketlerini, vahiy dışı düşüncelerle ve yalan üzerine yapılmış kaynakları esas alarak ortaya koyan günahkâr müşrikler, yoldan çıkmış fasıklar, ikiyüzlü münafıklar ile inkârı temel alan kâfirler elbette bir olamazlar. Bunların bir tutulacağını iddia etmek yüce Allah’ın üzerine yalan atmaktır ki zaten yüce Allah (cc) da bu söylemleri yalanlamaktadır.

“Hiç böyleleri, şu kimse gibi olur mu ki, o Rabb’inden bir delil üzerinde bulunur, ayrıca O'ndan bir şahit de onu takip eder...” (Hud, 17)

Adil olan ve adaleti her vesile ile emreden yüce Allah (cc), elbette günahkârlarla Müslümanları bir tutmayacaktır. O, “Biz Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız hiç.” buyurarak mücrimlerin beklentilerini ve yüce Allah’ın üzerine attıkları iftiralarını boşa çıkarmaktadır. Yüce Allah’ın bu ilahi buyruğuna rağmen mücrimler, kendilerini kandırmaya devam ederek ve iftiralarına devam ederek “Allah, rahmet sahibidir, tüm günahları bağışlar, bizi de bağışlar.” diyerek dünya hayatında günlerini gün etmeye çalışmaktadırlar.

36-38- Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz, yoksa sizin bir kitabınız var da onda mı okuyorsunuz; onda istediğiniz her şeyi buluyorsunuz!

Yüce Allah (cc), birçok ayetle bir taraftan cahiliye mantığını sorgularken diğer taraftan delilsiz hareketin yanlışlığına dikkat çekmekte ve Müslümanların delilsiz hareketten kaçınmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Delilsiz hareket, yüce Allah’ın üzerine iftira atmak olduğu gibi aynı zamanda sahibini sorumluluk altına sokar.

Tevhid şirk mücadelesinin hemen her döneminde, Müslümanların her hareketi, vahyin belirlediği ölçü içerisinde ortaya konulurken müşriklerin hareketini belirleyen sabit ve tek bir ölçü olmamıştır. Müşriklerin hareketini, hiçbir şekilde vahyi esaslar belirlemiş, onlar, kimi yerde duygularını, hevalarını, atalarının dinini, içerisinde yaşadıkları şirk ve küfür kanunlarını, kimi yerde ise önder edindikleri kişilerin, şeyh ve ağabey ve hocalarının, istek ve arzularını esas almışlardır. Bu çarpık düşüncelerine rağmen müşrikleri kendilerini doğru yolda zannetmişler, ancak yüce Allah (cc), müşriklerin yalanlarını yüzlerine çarpmaktadır.

39- Yoksa sizin istediğiniz hükmü verebileceğinize dair, kıyâmete kadar sürecek antlarınız mı var üzerimizde!

Her dönemde müşrikler, hiçbir zaman vahyi ölçüler içerisinde tutarlı, sabit bir temel üzerinde bulunmamış, yüce Allah’ın rızasına uygun konuşup hareket etmemişlerdir. Bu durumlarına rağmen, Kitab’ı tahrif etmeye, yüce Allah’ın üzerine iftira atmaya kalkışmışlardır.

Müşrikler, cehennemde bir süre kalındıktan sonra cennete gidileceği, ne yapılırsa yapılsın yüce Allah’ın, merhamet edip bağışlayacağı, La ilahe diyen kimsenin cehennemde yanmayacağı gibi Kur’ani hiçbir delile dayanmayan iddialar ileri sürmüşlerdir.

“Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz, düşünmüyor musunuz, açık bir deliliniz mi var; o halde kitabınızı getirin.” (Saffat, 154-157)

Kur’an’ı ölçü edinen Müslümanların, her söz ve hareketleri mutlaka vahyi esaslara dayanmalıdır. Yüce Allah (cc), Kur'an dışı iddialara karşın Müslümanlara vahyi esaslara sarılmalarını öğütlemekte ve sadece Kur'an’dan sorgulanacaklarını bildirmektedir.

“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl, çünkü sen doğru yoldasın, o sana ve kavmine bir Zikirdir ve yakında(ondan)sorulacaksınız.” (Zuhruf, 43-44)

İman, teslimiyeti esas alır ve hiçbir şekilde iman edilen esaslar dışında bir arayışa yönelmez. Müşrikler ise, yüce Allah’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen söz ve hareketlerinde vahyin dışındaki kaynaklardan da hareket ederler. Bu nedenle bir esas üzerinde bulunmazlar, sürekli hata yapar yanlışa düşerler. Oysa Müslümanlar her zaman belli bir bilgi üzere hareket ederler. İşte bu, Müslümanları müşriklerden ayıran en önemli özelliktir.

“…De ki: ‘Ben, ancak Rabb’imden bana vahyolunana uyuyorum; bu, Rabb’inizden gelen basiretlerdir ve iman eden bir toplum için hidayet ve rahmettir!” (A’raf, 203)

“De ki: ‘İşte benim yolum budur; Allah'a basiretle davet ederim, ben ve bana uyanlar (böyleyiz). Allah'ın şanı yücedir, ben müşriklerden değilim.” (Yusuf, 108)

Müslümanların her hareketinin iman ettikleri vahyi esaslara ve Rasulullah (as)’ın en güzel örnek sünnetine uygun olması, Kur'an’a iman etmenin ve Rasulullah (as)’a uymanın gerektirdiği imani bir zorunluluktur. Bu nedenle Müslümanlar, hiçbir şekilde ve şartta müşrikler gibi geleneksel kültürün din anlayışından, toplumun ortaya koyduğu bid’at ve hurafelerden, tağuti sistemin kanun ve kurallarından hareket edemezler.

Tevhidi ilkeleri bir yana bırakıp kendi çarpık düşüncelerini, heva ve heveslerini Tevhidi esaslara karıştıran müşrikler, delilsiz bir şekilde ürettikleri yalanlara daha sonra kendileri inanmaya başlamakta ve inançlarını bu yalanlar üzerine bina etmektedirler.

40-41- Sor onlara, onların hangisi buna kefil olacak, ya da kendilerinin ortakları mı var, doğru iseler ortaklarını çağırsınlar.

Tevhidi esaslar dışında kendilerince bir şirk dini oluşturan müşrikler, kendilerine o uydurdukları yalanın kaynağı sorulduğunda net bir açıklama getiremezler. Onlar, uydurulan yalanlarını ancak atalarının, âlimlerinin ve başkalarının üzerine atarak kurtulmaya çalışırlar.

Müşrikler, kıyamet gününde, uydurdukları yalanları ortaya çıkacak, sığındıkları ataları ya da âlim dedikleri kişilerle karşılaştırılacaklar ve o gün birbirlerini yalanlayacak, birbirlerine düşman olacaklardır.

“Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz! Kesinlikle onlar o gün teslim olmuşlardır. (Saptırılanlar) dediler ki: ‘Siz bize sağdan gelirdiniz.’ (Saptıranlar), ‘Hayır, zaten siz kendiniz iman edenler değildiniz, bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu, siz kendiniz azgın bir toplum idiniz; artık Rabb’imizin sözü bize hak oldu, biz (azabı) tadacağız! Sizi azdırdık, çünkü biz kendimiz azmıştık.’ dediler. O gün onlar azapta ortaktırlar.” (Saffat, 25-33)

Kur’an’dan sapanlar, Rab’lerine teslim olamazlar

Kur’an gerçeğinden ve Tevhidi ilkelerden uzaklaşan kimseler, bunun yerini hiçbir temeli olmayan vahiy dışı bilgilerde dolduracaktır. Ancak bu zanna dayalı bilgiler onları, Haktan uzaklaştırdığı gibi dünya hayatında huzursuzluk ve sapma, ahirette de acı biz azap ve hüsran getirecektir. Kıyamet gününde gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıktığında yüce Allah’a ortak koştuklarını inkâr edecekleri gibi, hesap verecek yüzleri de olmayacak ve acı azaba, içerisinde ebediyen kalmak üzere gireceklerdir.

42-43- O gün gerçek ortaya çıktığında ve secdeye davet edileceklerinde edemezler; gözleri düşük olarak yüzlerini bir zillet kaplar; onlar, sağlam iken de secdeye davet edilirlerdi.

Gerçekler, bütün açıklığıyla ortaya çıktığı gün herkes, kendi durumunu çok net bir şekilde görecektir. Müşriklerin, o gün korkudan ayakta duracak takatleri kalmayacak, dizlerinin bağı çözülecek, konuşacak yüzleri olmayacaktır.

Dünyada Hakkı batılla bulayıp Tevhidi esaslardan yüz çevirenler, kendilerince bir din uydurup insanlara bu uydurdukları dini, İslâm diye anlatanlar ve Tevhidi esasların yerine geleneksel din anlayışını, kültürel değerleri, toplumsal yargıları, küfür ve şirk yasalarını esas alan tüm müşrik, münafık, fasık ve kâfirler o gün, dehşet içerisinde kalacaklardır.

“Yaptıkları işler başlarına inerken zalimlerin, korkudan titrediklerini görürsün…” (Şura, 22)

Hakkı batılla bulayıp yüce Allah’ın üzerine iftira attıkları için Rab’leri huzurunda yüzleri kararacak, yüzlerini bir zillet kaplayacak, mosmor olacaklardır.

“Allah'a yalan uyduranların kıyamet günü yüzlerinin kapkara kesildiğini görürsün, kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur!” (Zümer, 60)

Uydurdukları din, içerisinde yuvalandıkları şirk ve küfür merkezleri vakıflar, parti ve dernekleri açmalarına izin veren tağuti sistem kendilerinden kaybolup gitmiş, yalanları ortaya çıkmıştır. Korkudan gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde dehşet içerisindedirler; girecekleri cehennem bütün gürültüsü ile homurdanmakta onları beklemektedir.

Dünyada Müslümanlar onları, Tevhidi esaslara teslim olmaya davet ettiklerinde onlar, “Bu zamanda Peygamber (as)’ın yaptıklarını yapmak mümkün değildir”, “O zaman başka bu zaman başkadır” diyerek İslâm’ın Tevhid yönünü gizleyip insanlara yalnızca bazı ibadet hükümlerini anlatanlar, kıyamet gününde gerçekleri gördüklerinde Hakka teslim olmaya takat yetiremeyeceklerdir.

“Rablerinin huzurunda başlarını öne eğmiş; ‘Rabbimiz, gördük, işittik, bizi geri döndür, iyi iş yapalım; artık kesin olarak inandık!’ diyen suçluları bir görsen!” (Secde, 12)

Dünyaya geri dönüş elbette mümkün olmayacaktır; dünyada yaşadıkları süre boyunca Kur'an doğrultusunda hareket etmeyenler, ahiret günündeki pişmanlıkları onlara fayda sağlamayacaktır. O gün hak yerini bulacak, gerçekler ortaya çıkacak, yeryüzüne böbürlenerek Rab’lerine isyan edenler, hak ettikleri cezayı bulacaklardır.

Müslüman davetçilerin görev ve sorumlulukları

Müslümanlara düşen görev, küfür ve şirk ehlinin tüm hakaret, saldırı, zulüm ve baskılarına aldırış etmeden, Tevhidi esasları ortaya koymak ve ısrarla davet görevlerini sürdürmektir. Müslümanlar, kıyamet gününde kötü bir duruma düşmemek için içinde yaşadıkları zaman diliminde Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket edip şirkten sakınmalı vahyi esasları ölçü edinerek yaşamalıdırlar.

Müslümanlar, daveti ortaya koyarlarken tepkisel hareketten kaçınmalı, her söz ve davranışlarını vahyin belirlediği ölçü içerisinde ortaya koymalıdırlar. Küfür ve şirk cephesinin tüm baskı ve zulmüne karşı hiçbir şekilde fevri ve hevai tepki vermemelidirler. Onlar, Daveti ortaya koyarlarken karşılaştıkları tepkilere karşı hiçbir şekilde şiddete başvurmamalı davetlerini ortaya koymalı ve sonucu yüce Allah’a havale etmelidirler.

44-45- Bu sözü yalanlayanı bana bırak; onları bilmedikleri yerden derece derece yaklaştıracağız; onlara mühlet veriyorum, doğrusu benim tuzağım sağlamdır.

Vahyi esaslar, iman etmeyenlere olduğu kadar Müslümanlara da bir uyarıdır. Müslümanlar, insanları Tevhidi esaslara çağırırlarken, iyiliği emredip kötülüğü men ederlerken, bu Tevhidi esaslara öncelikle kendileri tam teslim olmalı, vahyin belirlediği ölçü dışında hareket edilmemeli, zorluk ve sıkıntılar karşısında küfür ve şirk sisteminin yasalarında yararlanmamalı, insanları etkilemek adına başka şeyleri Tevhidi ilkelere karıştırmamalıdırlar.

Davet görevi yerine getirilirken, karşılaşılan baskı ve zulümlere karşılık vermek ve kabul etmeyenleri cezalandırmak adına, bildirilen vahyi esasların dışında bir yola başvurulmamalı, sadece davet görevi yerine getirilmeli, daveti inkâr edenler yüce Allah’a havale edilmeli, sonucu davetçiler belirlemeye kalkışmamalıdırlar.

Müslümanlar için aslolan, kendilerine verilen görevi, verildiği şekilde ortaya koymak, kendilerinden istenildiği yere kadar ulaştırmaktır. Kendilerine belirlenen ölçüler içerisinde hareket etmeleri onların, Rab’lerine teslimiyetlerinin göstermesi olacaktır.

Müslüman davetçilerin görevi, kendilerini araya sokmadan, insanları Tevhidi esaslarla yüzyüze getirmek, onlara Rab’lerinin mesajını ulaştırıp bırakmaktır. Elçilik görevi bunu böyle yapmayı gerektirir, aksine bir hareket, haddi aşmak ve sorumluluk altına girmektir. İnsanlar, isterse ilahi mesajı kabul ederler, isterlerse reddederler, bu onların bilecekleri bir şeydir.

Davet karşılığında bir ücret alınmaz

46- Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır borç altında mı kalıyorlar!

Vahyi esaslara karşı çıkanlar, ağır bir yük altına gireceklermiş ya da davet karşılığında kendilerinden yüksek bir ücret alınacakmış gibi şiddetli şekilde tepki gösterirler, oysa Tevhidi esaslar, onların dünya ve ahiret saadetlerini sağlıyor, onlara kurtuluş yollarını gösteriyor.

Müslüman davetçiler, yüce Allah (cc) adına hareket ettikleri için yaptıkları davetin karşılığını yalnızca Rab’lerinden alırlar. Onlar, davet görevlerini yerine getirirlerken insanlardan, ücret ve mükâfat sayılabilecek herhangi bir karşılık beklememeli, mükâfatlarını yalnızca Rab’lerinden beklemeli, davet ile ilgili çıkarılan kitaplar, ücretsiz dağıtılmalıdırlar.

Tarihi süreçte bütün Risalet önderleri ve onların takipçileri Tevhid erleri, yaptıkları davetin karşılığını yalnızca Rab’lerinden beklemişler ve bunu açıkça ifade etmişlerdir.

“Ben sizden, buna karşı bir ücret istemiyorum, benim ücretim, yalnız âlemlerin Rabb’ine âittir.” (Şuara, 107)

Davetçilerin, Makam, mevki elde etmek, para, pul kazanmak, ün yapıp meşhur olmak gibi bir tasarrufa yönelmeleri halinde hem yüce Allah’ın vereceği mükâfattan mahrum olurlar, hem de sorumluluk altına girerler. Belli bir ücret ya da davet karşılığında fayda sağlama halinde yapılacak davet, Allah adına değil kişinin kendi adına olacaktır ki insanlar yüce Allah’ı değil davetçiyi reddetmiş olacaklardır. Bu durumda yüce Allah’ın yardımı olmayacağı için davet insanlar üzerinde etkisiz olacaktır.

Tarihi süreçte yüce Allah’ın gönderdiği mesajı kendi çıkarları için kullanan birçok kimse çıkmış, günümüzde oldukça fazlası bulunmaktadır. Bunlar, İslâm adına yazdıkları dergi ve kitaplarla köşe olmuşlar, sahip oldukları bazı bilgiler nedeniyle kendilerini toplum üzerinde üstün görmüşlerdir. Bulundukları tarikat, parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvalarında insanların maddi, manevi duygu ve değerlerini sömürenler, yüce Allah’ın gönderdiği ilahi mesajı kendi çıkarları için kullanmaktadırlar.

Yüce Allah (cc), Tevhidi esasları gizleyip kendi hevalarınca İslâmi gerçekleri çarpıtan ve dini kullanarak çıkar elde eden din istismarcı simsarlar, karınlarına ateş doldurmakta ve Rab’lerinin lanetine uğramaktadırlar.

“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler, işte onlara hem Allah lanet eder, hem bütün lanet edebilenler lanet eder.” (Bakara, 159)

Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip, onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Kıyâmet günü Allâh ne onlara konuşacak ve ne de onları temizleyecektir. Onlar için acı bir azap vardır.

“Onlar hidayet karşılığında sapıklık, mağfiret karşılığında azap satın almışlardır; onlar, ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)” (Bakara, 174-175)

İslâm dininin temeli Tevhiddir; yüce Allah (cc), indirdiği Tevhidi esasları insanlara ulaştırmayarak kendi adına hareket etmeyen istismarcı simsarların, din adına anlattıklarının kendi katından olmadığını, bu kimselerin yalancı olduklarını bildirmektedir.

“Vay haline o kimselerin ki, kitabı elleriyle yazıp, az bir paraya satmak için, ‘Bu Allah katındandır’ derler! Ellerinin yazdığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onların!” (Bakara, 79)

“Onlardan bir grup var ki, Kitapta olmayan bir şeyi, siz Kitap’tan sanasınız diye dillerini Kitapla eğip bükerler ve: ‘O, Allah katındandır’ derler, oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.” (Al-i İmran, 78)

Din istismarcısı simsarlar, elbette yalan söylemekte ve onların İslâm adına söylediklerinin yüce Allah’ın indirdikleriyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü Risalet tarihinde Risalet önderi hiçbir peygamber ve Tevhid eri, bu zillet içerisindeki din simsarlarının yaptıklarını yapmamış, küfrün gölgesi altına sığınıp vakıf, parti ve dernek kurarak insanları oralara davet etmemiş, davetleri karşılığında bir ücret almamışlardır.

Kur’ani gerçekleri bilen din istismarcı simsarlar, kendi konumlarının İslâmi olmadığını çok iyi bilmelerine rağmen, kandırdıkları insanlara kendilerinin doğru yol üzerinde olduklarını anlatmaya çalışırlar, kendilerinin doğru üzerinde bulunduklarını sanıyorlar.

47- Yoksa gayb kendi yanlarında da onlar mı yazıyorlar.

Yüce Allah (cc), her şeyi apaçık bir şekilde bildirmiş, vahyi gerçekleri net bir şekilde ortaya koymuştur. İslâmi gerçekleri kendi hevaları doğrultusunda çarpıtanlar, sanki yüce Allah’ın rızasını kazanmış bir tavır ve umursamazlıkla hareket etmektedirler. Yüce Allah’ın rızası, cennet cehennem konusunda gayb ellerinde imiş gibi olmadık iddialarda bulunuyorlar.

Kur’ani gerçeklerden habersiz tasavvufçuların, küfür sisteminin yasaları altında, yuvalandıkları parti dernek ve vakıf gibi şirk kurumlarında Tevhidi esasları gizleyip Hakkı batıla bulayarak dinin bir bölümünü insanlara anlatan Samirinin günümüz temsilcileri, “Yoksa gayb kendi yanlarında da onlar mı yazıyorlar” ilahi uyarıyı görmezden geliyorlar.

Davette sabır ve sebat esastır

Şirk ve küfür cephesinin tüm saldırı, hakaret, iftira, baskı ve zulümlerine aldırmadan Müslümanlar, emrolundukları şekilde hareket edip bütün zorluklara göğüs gererek Tevhidi gerçekleri ortaya koymalıdırlar. İnsanlardan hiç kimse ilahi mesaja kulak vermese bile Müslüman, davetlerini sürekli bir şekilde duyurup Rab’lerine tevekkül ederek yollarına devam etmelidirler.

48- Sen Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, sıkıntıdan yutkunarak dua etmişti.

Davet, sabır gerektiren zorlu bir görevdir; bu görevi üstlenen Müslümanlar, görevlerini yerine getirirlerken hiçbir şeyden yılmayacak, her türlü zorluğa karşı sabırla mücadelelerini sürdüreceklerdir. İsterse davete hiç kimse icabet etmesin, onlar, yılmadan, usanmadan, durup dinlenmeden, gece gündüz demeden, gizli ve açık bir şekilde anlatmalıdırlar.

Davetin belli bir süresi yoktur, bu süre, ancak davetçilerin ölümü ile noktalanacaktır. Bir iki anlatmadan sonra, inanmıyorlar diye daveti bırakmak Hz. Yunus (as)’ın yaptığını yapmak olur ki bu durumu yüce Allah (cc), “balık sâhibi (Yûnus) gibi olma” buyurarak yasaklamaktadır. Davet, tıpkı Hz. Nuh (as) gibi 950 sene de sürse, devam edecek sürekli anlatılacak, şirk içerisinde yüzen insanlar ve saptıranları, vahyin nuru ile aydınlatılacaklardır.

Risalet tarihinde davetçilerin, çok büyük sıkıntı ve zorluklarla karşılaştıkları açıktır. İnsanlar, kendilerine gelen ilahi mesajı reddetmişler, daveti ortaya koyan davetçilere, akıl almaz hakaretlerde bulunmuşlar, en vahşi şekilde onlara saldırmışlar, işkenceler yapmışlardır. Onlar, karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen hiçbir şekilde durmamışlar, susmamışlardır.

“Sen Rabbinin hükmüne sabret, balık sâhibi (Yunus) gibi olma.” uyarısı doğrultusunda hareket eden Hz. Muhammed (as), müşriklerin kendisine ve arkadaşlarına karşı yaptıkları onca zulüm ve baskıya rağmen Mekke’de onüç yıl boyunca durup dinlenmeden daveti ortaya koymuştur. Bu süre içerisinde davetine çok az icabet edilmesine rağmen o, hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamış, gevşememiş ve daveti bırakmamıştır. Her şeyden önemlisi de kendisine düşmanlık yapan ve her vesile ile saldıran kişilere defalarca gitmiş onları, Tevhidi esaslara davet etmiştir. Hz. Muhammed (as), kabul etmiyor ve kendisine saldırıyorlar diye muhataplarından yüz çevirmemiştir.

İslâmi davet, yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde ortaya konulur, Müslümanlar, belirlenen esaslara göre hareket etmekle mükelleftirler. Müslümanlar, davet sırasında, Risalet tarihinde örnekleri görüldüğü üzere, birçok zorluk, sıkıntı ve tepki ile karşılaşacaklardır. Bütün bu tepki ve zorluklar Müslüman davetçileri yollarından alıkoymamalı, davalarından taviz verdirmemeli ve belirlenen ölçüler dışında bir metoda başvurmamalıdırlar.

Yüce Allah (cc), kendisinin razı edilmesinin, ancak Peygamber (as)’ın örnek edinilmesi ile mümkün olacağını bildirmiştir. Bunun anlamı, vahyi esaslara karşı gösterilecek hassasiyetten vahyi esasları yaşamaya, insanlara bu mesajı ulaştırmaktan davetçilerin vahye karşı sorumluluklarına, düşmanlarına karşı tavırlarından iman eden Müslümanlara göstereceği tutuma kadar her alanda Rasulün örnek edinilmesidir.

“Andolsun Allah'ın Rasulü’nde sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

Dini koyan, dinin sahibi olan yüce Allah (cc), bu dinin insanlara nasıl ulaştırılacağını, nasıl anlatılacağını, davetçilerin sorumluluklarını da belirlemiş, metodunu koymuştur. Davetçiler, bildirilen esaslar dâhilinde hareket etmeli, belirlenen sınırların dışına çıkmamalıdırlar. Aksi halde haddi aşarak tuğyan etmiş olacaklar, sorumluluk altına girecekler.

İnsanların saldırı, hakaret, baskı ve zulümleri karşısında davetçiler, muhataplarının seviyelerine düşerek aynı şekilde onlara saldırmamalı, vahyi esasların belirlediği esaslara aykırı bir tutum takınmamalıdır. Rahmet elçileri olan davetçiler, bu rahmeti tüm tavır ve davranışlarında, her söz ve konuşmalarında ortaya koymalıdırlar. Rahmet elçisi olmak, hayırlı ümmet olmak daveti ruhuna uygun davranmayı gerektirir.

Müslüman davetçiler, İslâm düşmanlarına zarar verme adına, hırsızlık, yolsuzluk, mafya mantığı ile soygun yapamaz, insanlara yalan söyleyemez, insanlara yumuşak davranma onları inandırma adına ilahi mesajdan taviz veremez, yağcılık yaparak seviyelerini düşüremezler. İnsanların, ilahi mesajı kabul edip etmemesi davetçilerin sorunu değildir. Davetçilerin görevi, mesajı ortaya koyup vahyi sınırlar içerisinde anlatmaktır.

“Allah'ın mesajlarını duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (Ahzab, 39)

“Ey Elçi, Rabb’inden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O'nun mesajını duyurmamış olursun. Allah seni insanlardan korur; elbette Allah, kâfirler toplumunu hidayete iletmez.” (Maide, 67)

Müslümanlar, davetin insanlara ulaştırılmasında metod koyamaz, yöntem belirleyemez, taşıdıkları mesaja herhangi bir katkıda bulunamazlar. Duygusallık, tez canlılık, hissi hareket, ilahi mesaja zarar vereceği gibi davetçileri de hesabını veremeyecekleri bir sorumluluk altına sokar. Bir peygamber olan Hz. Yunus (as)’ın hissi davranışı burada yerilmektedir.

Hz. Yunus (as), yaptığı davete insanların duyarsız kalması karşısında sinirlenip davet alanını terk ederek gitmiş, ancak daha sonra yaptığı hatayı anlayarak tevbe etmiş, Rabb’inden mağfiret dilemişti.

49-50- Eğer Rabb’inden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı, fakat Rabbi onun duasını kabul etti de onu salihlerden yaptı.

Yüce Allah (cc), davet sorumluluğunu verdiği kullarını yalnız bırakmamakta, onlara her zaman yardım etmektedir. Bu surenin başında, “Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin, senin için kesintisiz bir mükâfat vardır.” buyurarak kuluna yardım vadeden yüce Allah (cc), burada da “Eğer Rabbinden ona bir nimet yetişmeseydi,” ifadesiyle kuluna nasıl yardım ettiğini belirtmektedir.

Hem ikinci ayette, hem de bu ayette nimetten bahsedilmektedir; ikinci ayetteki nimetin, İslâm ve Kur'an olduğu belirtilirken, bu ayette geçen “Eğer Rabb’inden ona bir nimet yetişmeseydi,” ifadesinde geçen nimeti de yüce Allah (cc), Saffat suresi, 139-148. ayetlerinde yine vahiy olduğu ortaya çıkmaktadır.

“Yunus da gönderilen elçilerdendi; dolu gemiye kaçmıştı; kura çekti, yenilenlerden oldu; eğer tespih edenlerden olmasaydı, yeniden diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı. Onu hasta bir halde ağaçsız, çıplak bir yere attık ve üzerine bir asma kabak ağacı bitirdik ve onu yüz bin insana ya da daha fazla olanlara elçi gönderdik. İnandılar, biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” (Saffat, 139-148)

Hz. Yunus (as)’a verilen nimetin, yeniden elçilik görevi olduğu, onun, kendisine indirilen vahyi esaslarla hareket ederek yüzbin ya da daha fazla bir toplumun iman etmesine vesile olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Yunus (as)’ın bilmeden yaptığı hatadan dönmesi ve içten gelerek tevbe etmesi neticesinde hem bağışlanarak salihlerden olmuş, hem de vahyi esaslarla yeniden şereflenmiştir.

Şu bir gerçektir ki, vahyi esaslara teslim olmak ve o doğrultuda hareket etmek insanı yüceltir, şereflendirir. Oysa vahyi esaslara aykırı hareket edenler, bu ilahi mesajı gizleyip karıştıranlar, her zaman yerilmeye, küçük düşmeye mahkûmdurlar.

Günümüzde birçok kimse, inandıklarını iddia etmelerine, Kur'an’ı tefsir etmelerine rağmen, vahyi esaslar doğrultusunda hareket etmedikleri, bu esasları çarpıtıp Hakkı batılla bulandırdıkları, heva ve heveslerini ilahi mesaja karıştırarak hareket ettikleri ve idaresi altında yaşadıkları tağuti sistemin karşısında zillet içinde sustukları için Kur'an’dan yüzçevirmiş, alçalmışlardır.

Kur’ani esaslara uygun hareket edilmesi ve ilahi mesajın ortaya konularak insanlara ulaştırılması, şirk ve küfür içinde bulunan kimseleri oldukça rahatsız eder. Bunlar, Müslümanlara kin ve düşmanlık dolu duygularla saldırırlar ve kendilerine ilahi mesajı duyuran kimseleri ortadan kaldırıp yok etmeye çalışırlar. Vahyi esaslara tahammül etmeyen küfür cephesinin bu durumunu yüce Allah (cc) şöyle açıklamaktadır.

51- O kâfirler, Zikri işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi, ‘O mecnundur’ diyorlardı.

Tevhid şirk, Hak batıl mücadelesinin her döneminde, ilahi mesaja karşı şirk ve küfür cephesi, bütün kin ve düşmanlıkları ile saldırmış, kendilerine Tevhidi esasları getiren davetçileri susturmaya çalışmışlardır. Tevhidi esaslar, her dönemde kâfir, müşrik, münafık ve fasıkları rahatsız etmiş, bu nedenle de onlar, Zikri işittikleri zaman, kendilerine o Zikri ulaştıranları ortadan kaldırmak istemişlerdir.

“Kendilerine apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman kâfirlerin yüzlerinde hoşnutsuzluk belirdiğini anlarsın, neredeyse kendilerine ayetlerimizi okuyanların üzerine saldıracaklar. De ki: ‘Size bundan daha kötü bir şey haber vereyim mi; varacağınız ateş! Allah onu kâfirlere vaat etmiştir, ne kötü sonuçtur!” (Hac, 72)

Günümüzde vahyi esasları ortaya koyan Müslümanlara gösterilen kin ve düşmanlık, tarihi süreçteki benzerlerinden farksızdır. Küfür ve şirk cephesi ve onları destekleyen tağuti sistem, aydınlığın öncüleri Müslümanlara, bugün de aynı tepkiyi göstermekte, Müslümanlara her türlü baskı ve zulmü yapmaktadırlar.

Küfür sistemi, kendi egemenliğini kabul edip izin ve icazet verdiği parti dernek ve vakıf gibi şirk yuvalarında kümelenen Samiri soylu belamlardan rahatsızlık duymazken, Müslümanlara karşı acımasız şekilde davranmaktadır.

Müslüman davetçilerin vahyi esasları ortaya koymasını engellemeye çalışan tağuti sistem, çeşitli yaftalama ve karalamalarla onları zindanlarına doldurmakta, birçoklarını da faili kendi katilleri olan faili meçhullerle ortadan kaldırmaktadır. Ancak aynı sistem, Samiri soylu belamlara karşı kör ve sağır kesilmektedir.

Küfür sistemi, Müslümanları kendi şirk ve küfür yuvalarına çekmeye çalışmakta, ancak yüce Allah’ın hidayete ulaştırdığı Müslümanlar, küfrün bu oyununa gelmeyecek, emrolundukları Tevhidi esasları, Rab’lerinin kendilerine bildirdiği metotla ortaya koymaya devam edeceklerdir.

52- Hâlbuki o, âlemler için uyarıdan başka bir şey değildir!

Kur'an, cehalet bataklığında yüzen, şiddet, terör ve kargaşa içerisinde çırpınan, yolsuzluk ve soygunun pençesinde can çekiştiren, sapıklık ve dalalet şaşkınlığında yolunu kaybeden insanlığı bekleyen tehlikeleri haber veren bir uyarı ve öğüt; onlara kurtuluş yollarını gösteren bir müjdedir. Kur'an, kendisini kabul edenlere de, kendisini reddedenlere de bir uyarı ve müjdedir. İnsanlar arasında ayırım yapmadan tüm insanlık için bir şifadır Kur'an.

“Ey insanlar, size Rabb’inizden bir öğüt, göğüslerde olana şifa ve Mü’minlere, yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

İnsanlık için şifa olan Kur'an, kendisine iman edenler için yol gösteren ve rahmete ulaştıran bir kılavuzdur. Dünya hayatlarında huzur ve mutluluk içerisinde yaşamak, ahirette de en güzel mükâfatlara kavuşmak ve cennette ebediyen kalmak isteyenler için öğüt veren ve rahmete ulaştıran bir kılavuzdur.

Özet olarak Kur'an, insanların kurtuluşunu sağlayan kılavuz, kötülüklerden sakındıran bir öğüt, toplumsal bozukluklara, siyasal şaşkınlıklara çare, insanların sıkıntı ve bunalımlarına şifa, Mü’minlere hidayet rehberi ve rahmettir. Bütün bu nimetlerden ve güzelliklerden yararlanmanın yolu Kur'an'ı düşünerek çok okumak, çok iyi anlamak ve gösterdiği hidayet yoluna uymaktır. Akıl nimetini kaybetmemiş olan kimselerin sarılıp kurtulacakları yüce bir kitaptır Kur'an.



Eklenme: 2010-12-19
Kategori: Tefsir Çalışması
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 1557
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.03 Saniye