Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Sen, onlara karşı hüzne kapılma ve kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntı içinde olma."
(Neml, 70)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Tekvir Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Giriş

Yüce Allah (cc), insanları en güzel biçimde yaratmış, onların yeryüzünde insanca yaşamaları, rahat bir hayat sürmeleri için her şeyi, sınırsız bir şekilde onlara ihsan etmiştir. Bu verdikleri karşısında insanlardan kendisine kulluk dışında başka hiçbir şey istememiştir. Ancak insanlar, Rab’lerinin kendilerine verdikleri ile O’na hamd edip kulluk yapacakları yerde, tam tersine hareket ederek nankörlük yapıp isyan etmişlerdir.

Güneşin ısı ve enerjisini kullanıp teknolojik imkânlar elde edecek yerde verilen bu nimetle, hayvanları bile utandıracak bir şekilde soyunarak beden renklerinin kızarması için kullanmışlar, Yüce Allah’ın onların istifadesine verdiği güneşten, Rab’lerine isyan ederek faydalanmaya çalıştılar.

“Andolsun, onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim boyun eğdirdi!’ desen; ‘Allah’ derler; o halde nasıl Allah'ın döndürülüyorsunuz?” (Ankebut, 61)

Denizlerde kendilerine sunulan süs eşyalarını, balıkları, deniz suyunun nimetlerini alıp şükretmedikleri gibi, denizde yüzmek adına çırılçıplak soyunarak Rab’lerine isyan etmişlerdir.

İnsanlar, yeryüzünün dengesini sağlamak için konulan dağlarda, yeryüzündeki geniş düzlüklerde, ovalar ve vadilerde sunulan nimetleri, insanlığın yararına kullanmak yerine, bir karış toprak için birbirinin canavarı kesilmişler, birbirlerini boğazlayarak öldürmüşlerdir.

Yüce Allah’a gereğince iman etmeyen kimseler, bazen kendilerinin, bazen de dünya hayatının hiç yok olmayacağını ebedi yaşayacaklarını zannederler. Bu düşünce ile dünyada kalıcı işler ve eserler yaparlar, hayatlarını buna göre düzenlerler. Bunlar, dünya hayatında yaşadıklarının, yaptıklarının hesabını vermeyeceklerini düşünerek kimi zaman, başkalarının haklarına el uzatır, helal haram demeden mal biriktirirler.

Dünya hayatını gaye edinen, kendilerine verilen maddi değerlerle azgınlığın doruk noktasına ulaşan kimseler, hayatı yalnızca yaşadıkları dünyadan ibaret bilip ahirette hesap vermeyeceklerini sanırlar. Bu nedenle, mazlum insanları ve ülkeleri sömürürler. Yüce Allah’a gereği gibi iman etmeyen, imanlarına şirk bulaştıran kimseler, yaptıkları her şeyin yanlarına kâr kalacağını düşünerek hareket ederler. Onlar için ne varsa bu dünya hayatında vardır.

Yüce Allah'ın arzında, O'nun verdiği nimetleri ve O'nun tarafından kendilerine sunulan imkânları, O'na karşı isyan etmekte kullanan inançsız materyalistler, bir gün kendilerine verilen bu nimetlerin ve imkânların hesabının sorulacağını hiç düşünmezler.

“O ki, malı yığdı ve onu saydı; malının kendisini ebedi yaşatacağını sanır.” (Hümeze, 2-3)

Bu düşünce, tüm inançsız materyalistlerin, müşrik ve kâfirlerin ortak düşüncesidir. Bu yüzden yetimin, yoksulun, yolda kalmışın, mahkûmların hakkını gasp ederek dağlarda, düzlüklerde yüksek yüksek binalar yaparak saltanat sürerler; yoksulluk içinde kıvranan, sefalet içinde yüzen, açlıktan inleyen, parasızlık yüzünden tedavi imkânı bulamayıp ölen çocukların, kadınların ve insanların durumlarını düşünmezler.

Tekvir Suresinde, hiç beklenmedik bir anda dünyanın ansızın nasıl yerlebir olacağı, biriktirilen maddi değerlerden o gün nasıl vazgeçileceği gerçeğini bir şamar gibi müşrik ve kâfirlerle materyalistlerin, suratlarına çarpılmakta, yapılan her işin de hesabının tek tek sorulacağı, gizli hiçbir şey bırakılmadan tüm açıklığı ile ortaya çıkarılacağı anlatılmaktadır.

Hevalarını ölçü edinenler, gelenek ve kültürel birikintilerini vahyi esasların önüne alarak dünyaya düzen vermeye kalkışanlar, o gün “Sahifeler açıldığı zaman” yaptıkları iyi ve kötü işlerinin hepsini görecekler, yaptıklarını, neye dayanarak yaptıkları sorgulanacaktır.

Yüce Allah (cc), kâinatı bir düzen, bir denge üzere ve düzenlilik içerisinde yaratmıştır. Güneş, ay, yıldızlar ve diğer gezegenler hep kendi yörüngelerinde kendilerine belirtilen ölçüler içerisinde hareket ederlerken doğadaki her şey de kendilerine bildirilen kurallar çerçevesine hayatlarını sürdürürler.

“Rabbiniz o Allah'tır ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti; geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter, güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (düzenledi). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur, âlemlerin Rabb’i Allah, ne uludur!” (A’raf, 54)

Yüce Allah (cc), kâinat bütünlüğü içerisinde insanları da yaratmış, onlar için de uyacakları kurallar koymuştur. Kâinattaki her şey, kendileri için konulan kurallara uygun hareket ederlerken insanlar, kendileri için konulan kuralları ya terk etmişler ya da sürekli olarak bozarak Rab’lerine isyan etmişlerdir.

“Görmedin mi, göklerde, yerde bulunan kimseler, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah'a secde ediyorlar; ama birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa artık ona değer veren olmaz. Allah dilediğini yapar.”(Hac, 18)

Kâinatta her şey, Rab’lerine secde edip hamd ederken insanlar, kendilerine her türlü nimeti veren Rab’lerine, nankörlük yapmışlar, şirk koşarak isyan etmişlerdir.

Tekvir suresi, insanların, dünya hayatında yaptıkları iyi ya da kötü amellerin karşılığını, kıyamet gününde eksiksiz olarak göreceklerini ortaya koymaktadır. O gün, dünya hayatını ebedi zannedip Rab’lerine döneceklerini unutanlar için cehennem kızıştırılırken, Rab’lerine kulluk etmeyi her şeyden önemli gören, Tevhidi ilkelere iman edip hayatlarını bu ilkeler doğrultusunda düzenleyenlere de cennet yaklaştırılacaktır.

Sure Hakkında Kısa Bir Bilgi

Mekke'de Mesed suresinden sonra nazil olan Tekvir Suresi, adını ilk ayette geçen güneşin dürülmesinden almaktadır, iki bölümden oluşan sure, 29 ayettir.

Birinci bölümde, kendi kuru zanlarını ölçü edinip kız çocuklarından utanan ve ‘melekler Allah'ın kızlarıdır, bu kızların da onlara katılması gerekir' yalanıyla, onları diri diri toprağa gömen cahili Arapların vahşeti anlatılmakta, bu vahşetin büyüklüğüne uygun bir tema ile kıyamet sahnesi canlandırılmaktadır.

İkinci bölümde ise, zanni duygulardan ve vahşi hareketlerden kurtulmanın tek çıkar yolunun, güvenilir elçinin eliyle Emin olan Peygamber’e ulaşan vahyi esaslarda olduğu, bunun da ancak yüce Allah'ın belirlediği ölçüler içerisinde ondan yararlanmak ve uymakla mümkün olabileceği anlatılmaktadır.

Surenin Tefsiri

1- Güneş dürüldüğü zaman.

Güneş, kâinattaki her şeyin dengesi ve enerji kaynağıdır. İnsanlar, güneşin bu enerji kaynağından güzel şeyler için faydalanıp bunu veren yüce Allah’a şükretmeyi terk ettiler. Bunun yerine güneş enerjisinden istifade etmek adına, bedenlerini, hayvanları bile utandıracak bir şekilde sere serpe ortaya koyan kadın ve erkek cinsinden varlıklar, Rab’lerine nankörlük yapıp isyan ettiler.

“Geceyi, gündüzü, güneşi ve Ay’ı sizin hizmetinize verdi, yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.” (Nahl, 12)

İstifadelerine verilen nimetleri, Rab’lerine isyan ederek kullananların, bu sefih yaşantıları, güneşin ısı ve ışığının dürülmesi ile sona erecek ve bölümün sonunda verilen “alevlendirilmiş cehennemin” kavurucu ısısında, binlerce santigrat derecede yakılacaklardır.

Güneşin dürülmesi, ışığının sönmesi, ısı ve ışık fonksiyonlarının giderilip yok edilmesidir. Canlıların hayatını sağlayan güneş enerjisinin yok edilmesi, canlıların sonunun gelmesidir. Her şeyin, güneşin ısı ve ışığına endekslendiği dünyada, güneşin ısı ve ışığının yok edilmesi ile her şey alt üst olacak, hesaplar bozulacak, canlı ve cansız varlıkların enerjileri tükenecek, kısacası hayat duracaktır. Hayatın durması ise, her şeyin sonu demektir.

“Görmedin mi Allah, geceyi gündüzün içine sokuyor; gündüzü gecenin içine sokuyor, güneşi ve ayı, emrine boyun eğdirmiştir, her biri, belli bir süreye kadar akıp gider ve Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (Lokman, 29)

Yüce Allah (cc), kâinatı bir denge üzere yaratmıştır, kâinatta var olan her şey bu denge içerisinde kendi yörüngesinde hareket etmektedir. Bunlardan birisinin dengeyi bozması, kâinatın altüst olmasına neden olur. Güneşin dürülmesi, kendi yörüngesinde hareket etmemesi, kâinatın dengesinin bozulmasına, her şeyin yörüngesinden çıkıp bozulmasına neden olacaktır.

Güneşin dürülmesi, kütlesinin de yok edilmesi, kâinatın ve kâinattaki varlıkların dengelerinin bozulması, her şeyin alt üst olması demektir bu ise, artık dünya hayatının sonu demektir ki, devam eden ayetlerde buna işaret edilmektedir.

2- Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman.

Güneşin ısı, ışık ve kütlesinin yok olması sonucunda, güneş sistemi de bozulacak, güneşten ışık alan ay ve yıldızlar aldıkları ışıktan mahrum kalarak söneceklerdir.

“Yıldızlar silindiği zaman,” (Mürselat, 8)

Güneş kütlesinin yok olmasıyla da -güneşin çekim gücü biteceğinden- yıldızların dengeleri bozulacak ve doğal olarak kararmış parçalar halinde döküleceklerdir.

“Yıldızlar saçıldığı zaman” (İnfitar, 2)

Güneşin tüm unsurlarıyla yok olması sonucunda, hiçbir değer ve kıymetleri kalmayacak olan yıldızlar, dünya üzerine saçılarak döküleceklerdir. Biraz fazla yağmurun, karın ya da dolunun yağması sonucunda perişan olan, ne yapacaklarını bilmeyen insanlar, yıldızların dökülmesiyle halleri nice olacaktır.

Güneş ışığı olmadığı için yıldızlar, ansızın insanların üzerine tepelerine, sağlarına, sollarına karanlıklar içerisinde korkunç bir şekilde parçalar halinde düşeceklerdir. Normal bir karanlıkta en küçük bir sesten korkan insanların, o andaki ruh hali hayal edilemeyecek derecede korkunç olacaktır.

3- Dağlar yürütüldüğü zaman.

Güneş sisteminin yok olması, yıldızların büyük kütleler halinde yeryüzüne düşmesi ile dünyanın dengesi bozulup alt üst olacaktır. Yeryüzünün dengesini sağlamak için birer kazık olarak çakılan (78/7), insanlara birçok faydalar sağlaması için yeryüzüne oturtulup (79/32) dikilen (88/19), insanların güvenli barınaklar edinmesine imkân veren (16/81), hayvanların rızkını bağrında yetiştiren (16/68, 79/32-33), söylenen ilahilere, ezgilere, türkülere eşlik eden (34/10, 38/18), yeryüzünde, birer güzellik sembolü ve güvenlik yurdu olan (15/82), insanlar için bağrında yollar açan (35/27), zalimlerin zulmünden kaçanlara barınak olan (18/10-11), üstlerine binlerce türkülerin yakıldığı dağların, yüce, azametli dağların, yıldızların gökten üzerlerine dökülmesiyle dengeleri bozulacak, kazıkları sökülecek ve o durgun, heybetli dağlar yürüyecek (27/88, 52/10), yürüdükçe üzerlerine düşen her yıldız kütlesiyle sarsılarak bölünüp parçalanacak (56/5-6), her parçası yeryüzüyle çarpışıp darmadağın olacak (65/14), dağıldıkça parçalandıkça patlamalar olacak, patlamalar oldukça üzerlerindeki renkli ağaçlar, değişik renk ve boydaki kayalar havalanarak renkli yünler gibi havada savrulacak (70/9, 102/5), savruldukça dağılan kum yığınları haline gelecek (73/14) ve giderek kül gibi savrularak yeryüzünde dümdüz bir alana dağılacaktır (20/105-106). Sonuç itibarı ile o koca heybetli dağlar, yok olup serap haline gelmiş olacaktır(78/20).

Yeryüzünde var olan her şeyi, insanların yararlanması için yaratan, karşılıksız olarak onların istifadesine veren yüce Allah (cc), verdiği nimetlerin, kullanım kılavuzunu da göndermiş, insanları uyarmış, yapacakları ve kaçınacakları kuralları bildirmiştir.

“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.” (Bakara, 29)

“Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helal ve temiz şeylerden yiyin, şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 168)

Ancak insanlar, şeytan (aleyhillane)nin cin ve insan cinsinden yardımcılarına uyup şeytanın adımlarını takip ederek, kendilerine gönderilen ilahi bildirimleri ya değiştirdiler ya da görmezden gelip kendilerine verilen nimetlerle Rab’lerine şirk koşup isyan ettiler.

Her dönemde Rab’lerine şirk koşup isyan edenleri uyaran, onları, Tevhidi esaslara davet eden elçiler gelmiş ancak insanlar isyanlarına devam etmişlerdir. Hz. Muhammed (as)’dan sonra insanları, Tevhidi ilkelere çağıran davetçiler, zaman içerisinde, neredeyse yok denecek giderek azalmış, olanlar da Tevhidi çalışmalarını yeterince yapmamışlardır.

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı, zalimler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar.” (Hud, 116)

“Yoksa siz, gökte olanın, üzerine taş yağdıran (bir azap) göndermeyeceğinden emin misiniz; tehdidimin nasıl olduğunu bileceksiniz.” (Mülk, 17)

Yüce Allah (cc), suç işleyen insanları, tarihi süreçte değişik şekillerde helak ederek cezalandırmıştır. Her şeyin bir süresi olduğu gibi dünya hayatının da artık süresi dolmuş ve o saat gelip çatmıştır. Bu nedenle kâinatın dengesini sağlayan güneşin de süresi dolduğu için yüce Allah (cc) onu söndürerek yok etmiştir.

Güneşin ve ona bağlı sistemin, tüm unsurlarıyla yok olması ile yıldızların sönerek büyük kütleler halinde yeryüzüne düşmeleri sonucunda dağların sarsılıp parçalanmaları, tahammülü imkânsız korkunç bir manzaradır.

“O gün Sur’a üflenir, bölük bölük gelirsiniz, gök açılmış, kapı kapı olmuştur, dağlar yürütülmüş bir serap olmuştur.” (Nebe, 18-20)

“O gün gök, bir çalkalanış çalkanır, dağlar bir yürüyüş yürür ki!” (Tur,9-10)

“O gün dağları yürütürüz; yeri al açık görürsün onları toplamışız, hiçbirini bırakmamışızdır.” (Kehf, 47)

“Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman,” (Hakka, 14)

“Sana dağlardan soruyorlar, de ki: ‘Rabbim onları ufalayıp savuracak!” (Taha, 105)

“O gün gök, erimiş maden gibi olur, dağlar, renkli yün gibi olur.” (Mearic, 8-9)

“Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, gök yarılmıştır; o gün o, zayıf, sarkıktır.” (Hakka, 14,16)

Güneşin karartılmasından dolayı ortalık zifiri karanlık haline geleceğinden bu karanlık içerisinde, bir taraftan gökten düşen yıldız kütleleri, diğer taraftan savrulup atılan dağlardan kopan ve nereden geleceği belli olmayan koca kayalar altında kalma korkusu içerisinde insanlar, çılgına dönmüş bir halde kaçışacaklardır. Korku ve dehşetten çocuklar bile ak saçlı ihtiyarlar gibi yapacaklardır.

“Peki, inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi nasıl kurtaracaksınız!” (Müzzemmil, 17)

O korkunç günü gören insanlar, ne bahtsız insanlardır; yüce Allah'a isyan eden insan, ne zalim insandır. O gün dayanılması imkânsız bir gündür, o gün herkes, her şeyinden vazgeçecek, bütün değerlerini terk edecektir.

4- On aylıklar başıboş bırakıldığı zaman.

Kıyametin o dehşetli anında insan, kendi canının derdine düşecek, ne yapacağını bilmez bir halde sağa sola kaçacak, her duyduğu yeni bir gürültü ile başka yöne gidip kendi canını kurtarmaya çalışacaktır. İnsan o gün çıldıracak bir duruma düşecek, kulakları sağır eden o gürültü koptukça, gözleri yuvalarından fırlayacak, durmadan çırpınır duracaktır.

“Kulakları sağır eden o gürültü geldiği zaman,” (Abese, 33)

“O gün insanlar, yayılmış pervaneler gibi olurlar.” (Karia, 4)

Kişi, o gün can derdine düşmüştür, gözü ne mal görecek ne de eş ve evlat; o gün en değerli varlıklarını terk edecektir. Bugün biriktirdiği değerli eşyalarını, paralarını, altın ve mücevheratını o gün soramayacak, alacaklarını tahsil edemeyecek, bankadan, finans kurumlarından, borsadan parasını çekemeyecektir.

“İşte o gün, şiddetli gürültü koptuğu zaman, kişi kaçar kardeşinden, babasından, eşinden ve oğullarından; o gün onlardan her kişinin kendisine yeter derecede işi vardır.” (Abese, 33-37)

Oysa daha önce eşi ve çocukları için canını bile vereceğini söylüyor, onlar için her türlü zorluğa katlanıyor, belalara girebiliyordu. Ancak saat koptuğu zaman gözü bunları göremeyecektir. Yüce Allah (cc), insanları, malları, eş ve çocukları hususunda uyarmıştı, ancak onlar, mal edinmeyi, hayatlarının temel gayesi olarak görüp gece gündüz demeden mal biriktirmek için çırpınıp durdular.

“Ey inananlar, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münafikun, 9)

“O ki mal yığdı, onu saydı durdu. Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanıyor.” (Hümeze, 2-3)

Onların malları, kendilerini ebedi olarak yaşatmadığı gibi, Rab’lerine o mal yüzünden şirk koşup isyan etmelerinden dolayı, kendilerinin azaplarını artırmaktan başka bir işe yaramadı.

“Çukura düştüğü zaman malı ona hiçbir fayda sağlamaz.” (Leyl, 11)

Yaşadıkları hayatta Allah yolunda vermedikleri değerlerine kıyamet saatinde o gün dönüp bakmayacaklardır. Çünkü artık onların işine yaramayacak, nefislerini o günün şiddetinden satın alamayacak, o biriktirdikleriyle birlikte helak olup gideceklerdir.

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman.

Kıyametin kopması ile tüm dengeler bozulup alt üst olacaktır. O korkunç kargaşa içerisinde insanlar nasıl ki hırs ve tamahı bırakıp canlarının derdine düşeceklerse, aynı şekilde vahşi hayvanlar da birbirlerine olan düşmanlıklarını bırakıp bir araya toplanacaklar, manzaranın korkunçluğundan korunmak için bir araya gelip birbirlerine sokulacaklardır.

Normal zamanlarda birbirlerinin can düşmanları olan, birbirlerini gördükleri yerde saldırıp biri diğerini öldürmeye çalışan vahşi hayvanlar, o gün bütün bu korkularını, düşmanlıklarını bırakıp yan yana gelecekler, hiçbiri diğerine zarar vermeyecek, birbirlerinden korkmayacaklardır. Onlar için o gün, bütün korkuların üzerinde çok daha büyük bir korku vardır ve onlar o büyük korku nedeniyle vahşi tutumlarını bırakıp adeta dost olacaklardır.

Yaşadıkları hayatta, basit korkular nedeniyle insanlardan korkan, insanlardan korkmayı yüce Allah’tan korkmaktan üstün tutanlar, korktukları zalimlerle beraber, tıpkı vahşi hayvanlar gibi o gün, canlarının derdine düşerek o korkularını unutacaklar ve yalnızca yüce Allah’tan korkacaklardır. Ancak o korkuları kendilerine bir fayda sağlamayacaktır.

6- Denizler doldurulup taştığı zaman,

Yıldızların dökülmesi, dağların parçalanıp savrulması, doğal olarak bunların denize düşüp denizi doldurmalarına ve dolan denizin suyunun taşmasına neden olacaklardır. Deniz, içine düşen her yıldız kütlesi ya da dağ parçalarıyla dolmaya başladıkça içindeki suyu dışarıya atacaktır. Bu ise, yeryüzünün sular altında kalması demektir.

İnfitar suresinde denizlerin taşması durumu: “Yıldızlar saçıldığı, denizler akıtıldığı zaman” (İnfitar, 2-3) şeklinde verilmektedir. Yani yıldızlar saçıldığı zaman, yıldız kütleleri denizlere de düşecek denize düşen kütle kadar su taşacaktır. Buna, dağlardan kopan parçalar da eklendiğinde, su taşması ister istemez daha fazla olacaktır.

Diğer taraftan, denizleri çevreleyip doğal bir set oluşturan dağların, yürütülerek yerlerinden oynatılmaları, birbirlerine çarpıp dağılmaları sonucunda serbest kalan deniz suları, daha gür bir halde akacak ve yeryüzünü boydan boya kaplayacaktır.

Yıldız kütlelerinin düşmesi, dağların yok olmaları ile oluşacak deniz akıntısı, yeraltında bir depremin olması ile oluşan tusinamilerden binlerce kat daha şiddetli bir akıntı meydana getirecektir. Küçük ve bölgesel bir tusinami ya da biraz fazla yağmurun yağması sonucunda ne yapacağını bilmeyip perişan olan insanların, denizlerin taşması ile durumlarının ne olacağı apaçık ortadadır.

“Kaynatılmış denize” (Tur, 6)

Buraya kadar olan bölümde, insanın gaye edinip uğrunda her türlü ahlaksızlığı ve sahtekârlığı yapmaktan çekinmediği, ebedi zannedip üzerinde Rabb'ine isyan ettiği dünyanın, nasıl ansızın yerlebir olup yok olduğu, onunla beraber insanın sahip olduğu tüm değerlerden uzaklaştığı anlatılmaktadır. Surenin, bundan sonraki kısmında ise, dünyada yapılanların hesabı tek tek sorulmakta ve karşılığında insana ceza ve mükâfatların verilişi anlatılmaktadır.

7- Nefisler eşleştiği zaman.

Dünya hayatının kıyametle sona ermesinden sonra ahiretteki hesap başlamadan önce insanlar, Mü’min ve kâfir olarak iki sınıfa ayrılacaklardır. Önceki Mü’minlerle sonraki Mü’minler, önceki ve sonraki insan ve cin kâfirler kendi aralarında bir araya getirilecekler ve hak ettiklerinin karşılığını alacaklardır.

“Hepsini bir araya toplayacağı gün: ‘Ey cinler topluluğu, siz insanlarla çok uğraştınız;’ onların, insan dostları derler ki: ‘Rabbimiz, birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık’ (Allah da) buyurur ki ‘Durağınız ateştir. Allah’ın, dilemesi hariç, orada ebedi kalacaksınız.’ Şüphesiz Rabbin hâkimdir, bilendir.” (En’am, 128)

“Ve o gün suçluları, birbirine yaklaştırılarak zincirlere vurulmuş görürsün!” (İbrahim, 49)

İman ve küfür taraftarları, kendi aralarında birleştirildikten sonra her gruba, dünyada yaptıklarının karşılığı verilir. Yüce Allah'ın dinini nefislerine ve yeryüzüne egemen kılmaya çalışan öncü Mü’minler ile onlara destek olan diğer Mü’minler, kendilerine mükâfat olarak verilen cennetlere ve nimetlere ulaşacaklardır.

“O gün, Mü’min erkek ve kadınları görürsün ki nurları, önlerinde sağlarında koşuyor. ‘Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacağınız cennetlerdir.' İşte büyük başarı budur! (denilir)” (Hadid, 12)

“Allah, iman edip salih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar, kâfirler ise dünyada biraz yaşarlar, hayvanların yediği gibi yerler, yerleri ateştir.” (Muhammed, 12)

Her sınıf, kendisinden önceki öncüleriyle ve dünyada kendileriyle beraber olanlarla birleşecek ve kendilerine ayrılan yerlere gideceklerdir. Dünyada, ancak hevalarını tatmin etmeye çalışan kâfir, müşrik, münafık, fasık ve mürtetler, zorlu hesaptan geçtikten sonra layık oldukları cehenneme gönderileceklerdir.

“İşte kazandıklarından dolayı zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız. (Onlara) ‘Ey cin ve insan topluluğu, sizin içinizden, size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?' ‘Kendi aleyhimize şahidiz' dediler, dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.” (En’am, 129-130)

“Ey kâfirler, bugün özür dilemeyin, çünkü siz ancak yaptığınız şeylerle cezalandırılıyorsunuz!” (Tahrim, 7)

Ayetteki “Nefisler eşleştiği zaman” ifadesi, Kur’an bütünlüğü içerisinde, önceki Mü’minlerle sonraki Mü’minlerin, önceki ve sonraki kâfir ve müşriklerin kendi aralarında birleştirmeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

8-9- Ve diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, ‘hangi günah yüzünden öldürüldü' diye sorulduğunda.

Kendi hevalarını ve zanlarını doğru kabul edip ölçü edinen cahili Araplar, hoşlarına gitmeyen konu ve durumlarda en ağır kararları almaktan çekinmemişlerdir. Bu durum, elbette yalnızca Araplara özgü değildir; kendilerine cahili bir yaşam tarzını seçen bütün insanlar, yüce Allah’ın kendilerine gönderdiği ilahi mesajı değiştirip terk ederek kendi yanlarından uydurdukları yaşam tarzlarını ölçü edinmişlerdir.

Cahili Araplar, fakirlik ve utanma duygusundan dolayı yeni doğan kız çocuklarını, ya doğduğu anda ya da çok küçük bir yaşta iken, önceden hazırladıkları kuyulara canlı canlı koyup üstlerini toprakla örtüyorlardı. Kur'an, Arapların kız çocuklarına karşı tutum ve duygularını şöyle ifade ediyor.

“Onlardan birine dişi müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolar, yüzü kapkara kesilir, kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir, onu hakaretle tutsun mu, yoksa onu toprağa mı gömsün! Dikkat edin ne kötü hüküm veriyorlar.” (Nahl, 58-59)

İşte bu endişe ve korkular cahili Araplara o gün, korkunç fiiller işletiyordu. Aslında cahili Arapların kadına bakışlarında bugün de herhangi bir değişiklik sözkonusu değildir. Onlar, atalarından devraldıkları her türlü şirk, küfür, cahili gelenek ve göreneklerini hâlâ olduğu gibi sürdürmekte, kadını insan yerine hâlâ koymamaktadırlar.

Cahiliye mantığı her dönemde aynıdır; cahili Araplar, hoşlarına gitmeyen kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşileşirlerken, günümüz çağdaş cahiliyesi, kürtaj ve benzeri uygulamalarla vahşilikte onları kat kat geçmişlerdir.

Günümüz çağdaş ve cahil müşrikleri, cehalet, vahşet ve barbarlıkta, o günkü cahil Araplardan, çok daha ileridedirler. Yoksulluk ve nüfus planlaması adı altında ve bazı kadınların, zina yoluyla hamile kalmaları sonucunda, kız ya da erkek olduğuna bakılmaksızın, kürtaj yoluyla cenin halindeki çocuklar, parça parça alınıp öldürülmektedir. Bu kürtaj vahşeti sırasında, kadının da hayatı tehlikeye atılmakta ve birçok kadın bu yolla ölmektedir.

“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onları da sizi de biz besliyoruz; onları öldürmek büyük günahtır.” (İsra, 31)

Çağdaş cahiller, diğer taraftan kız çocukları büyüdüklerinde vücutlarını, çırılçıplak bir şekilde, leş düşkünü erkek yaratıklara pazarlamakta, pavyon, bar ve diskolarda, dergi, gazete ve televizyonlarda teşhir ettirmekte, onları reklam aracı yapmaktadırlar. Bütün bunlar, cahili Arapları gölgede bırakacak vahşetlerdir. Hiç olmazsa o cahil Araplar namussuz değillerdi; bugünkü müşriklerde namus kavramı da iflas etmiş durumdadır.

“Ve diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman, ‘Hangi günah yüzünden öldürüldü!'

Bu ayet, dünyada yapılan her hareketin, neye göre nasıl ve hangi hükme dayanılarak yapıldığının sorgulanacağını bildiriyor. Geçmiş cahili Araplara, kız çocuklarının, hangi günah yüzünden, günümüz cahil Araplara da Kur'an’ın erkeklerle eşit kabul ettiği kadınları hangi nedenlerle ikinci sınıf kabul ettikleri ve çağdaş cahili kâfir ve müşriklere, kürtajın hangi nedenlerle yapıldığı, kız ve kadınların vücutlarının neden pazarlandığı sorulacaktır.

Elbette dünyada yapılan her işin neye göre yapıldığı, hangi gerekçe ile ilahi mesajın terk edildiği sorgulanacaktır. Vahiy dışında hareket edenlerin, kendi zanlarına uyanların vay haline; Kur'an'ın belirlediği ölçülere göre hareket etmeyenlerin o gün haline.

10- Sahifeler açıldığı zaman.

Hayatta yapılan hiçbir şey gizli kalmaz, insanların dünya hayatında yaptıkları her şey yazılmaktadır. İnsanların yaptıkları her şeyin tek tek yazılıp kaydedildiği kitap Kıyamet günü ortaya konulacak ve kitaptaki “Sahifeler açıldığı zaman” sorgulama başlayacaktır.

“Her insanın amelini boynuna doladık, kıyamet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız: ‘Oku kitabını, bu gün nefsin sana hesapçı olarak yeter!” (İsra, 13-14)

“Kitap ortaya konulmuştur; günahkârlar onun içindekilerden korkarak dediler ki: ‘Eyvah bize, bu kitap da ne oluyor, ne küçük ne de büyük bir şey bırakmıyor, ancak (her şeyi) sayıyor!' Yaptıklarını hazır bulmuşlardır, Rabb'in kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)

Dünyada, kimsenin göremeyeceğini düşünerek türlü kötülükleri yapmaya çalışan; zina eden, hırsızlık, soygun yapan, başkalarını aldatmak için yalan söyleyenler, o gün bütün bu gayri meşru gizli ilişkilerini tek tek göreceklerdir. O gün, mazeretler öne sürmelerinin kendilerine hiçbir faydası olmayacak, hiçbir mazeret, sızlanma, hiçbir yalvarma fayda vermeyecek, yapılanlar tek tek ortaya konulacak, gizli kapaklı hiçbir şey kalmayacaktır.

11- Gökyüzü sıyrılıp ortaya çıktığı zaman.

Bütün gerçekler ortaya çıkmıştır, hesaplar ortaya konulmuş, herkes kendi yaptığını hazır bulmuştur. O güne kadar bundan gaflet içinde olanlar, gerçekleri bütün çıplaklığıyla göreceklerdir.

“O gün arz olunursunuz, hiçbir gizliniz gizli kalmaz.” (Hakka, 18)

“Andolsun sen bundan gaflette idin, biz senden perdeni açtık; bu nedenle gözün bugün keskindir.” (Kaf, 22)

O gün, gökyüzü perdeleri açılmış, dünyada yapılan gizli açık her şey ortaya çıkmış, cehennem ve cennet ortaya çıkarılmıştır. Herkes, yaptıklarının karşılığında nereye gireceğini görüp anlayacaktır.

12- Cehennem kızıştırıldığı zaman.

Dünya hayatında, Allah'tan gafil, O'nun ayetlerinden habersiz ya da haberli oldukları halde onlara karşı umursamaz davrananlar, kendi hevalarını ölçü edinerek ona göre hareket edenler, o gün “kızıştırılmış cehennemi” karşılarında göreceklerdir.

“Cehennem de azgınlar için ortaya çıkarılır.” (Şuara, 91)

“O gün cehennem getirilmiştir, o gün insan anlar, artık anlamanın nasıl bir faydası olsun?” (Fecr, 23)

“(Cehennem) onları uzak bir yerden gördüğü zaman, onlar onun öfkesini ve homurtusunu işitirler.” (Furkan, 12)

Dünyada yaptıkları her şeyin yanlarına kâr kalacağını zannedenler, bunun böyle olmadığını göreceklerdir, ancak o zaman iş işten geçmiş olacaktır. Dünyadaki azgınlıklarına, umursamazlıklarına ve vurdumduymazlıklarına karşılık o gün cehennemin korkunçluğunu açık bir şekilde göreceklerdir.

“Sonra onu (cehennemi) yakın gözüyle göreceksiniz.” (Tekasur, 7)

13- Cennet yaklaştırıldığı zaman.

Cehennemlikler yaptıklarının karşılığı olarak cehennemi karşılarında görürlerken; dünya hayatında, yüce Allah'ın emirlerini her şeyin üstünde tutan ve bunun için mücadele edenler ile onlara destek olanlar da, yüce Allah'ın bir lütfu ve rahmeti olarak yaklaştırılan cenneti göreceklerdir.

Rahmet sahibi yüce Allah (cc), “Cehennem kızıştırıldığı zaman”, “(cehennem) onları uzak bir yerden gördüğü zaman onlar, onun öfkesini ve homurtusunu işitecekler.” buyurarak suçlular için olayın korkunçluğunu gözler önüne serip onları korkuturken, Mü’minler için “Cennet yaklaştırıldığı zaman”, “Cennet de korunanlara yaklaştırılmıştır, uzak değildir.” (Kaf, 31, Şuara, 90) buyurarak Mü’minlere lütufta bulunmaktadır. İki sınıf ve bu iki sınıfa verilecek karşılıklar, aynı anda yan yana olacaktır. Böylece;

14- Her nefis, ne hazırladığını bilir.

Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, her şey apaçık bir şekilde vuku bulmuş, insanlar kendi nefislerine ve yaptıklarına şahit olmuşlardır.

“İnsana haber verilir o gün, öne sürdüğü ve geriye bıraktığı ne varsa, evet, insan kendi nefsini görür.” (Kıyamet, 13-14)

“O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; yaptığı kötülüğü de; o kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah, sizi kendisinden sakındırıyor, Allah, kullarına şefkatlidir.” (Al-i İmran, 30)

Ancak kendi nefsini ve yaptıklarını görmesi, insana hiçbir fayda sağlamayacaktır; çünkü hem orası pişmanlık yeri değildir, hem de artık hüküm verilmiş, geriye dönüş imkânı kalmamıştır. O gün,

“Her nefis kazandığıyla rehin alınmıştır.”(Müddessir, 38)

O gün, aracılar, torpil, iltimas, fidye ve Allah’tan başkasının şefaati yoktur; herkes, kendi el ve emeği ile ne yaptı ise onun karşılığını görecektir.

“Bugün her nefis, kazandığı şeyin karşılığını alır, bugün zulüm yoktur, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.” (Mü’min, 17)

“İnsana yaptığından başka bir şey yoktur.” (Necm, 39)

İkinci bölüm

Birinci bölümde, İlahi mesaj, kâinatın ve hayatın sona erişini gösterdikten, insanların, yaptıklarının karşılığında ne aldıklarını bildirilmişti. Bu ikinci bölümde, ilahi mesajın gönderilişini, vahyin gönderilişi ile beraber karanlığın biteceğini ve aydınlığın ortalığı kaplayacağını; vahyin, yüce Allah'ın katında güçlü olan, kendisine itaat edilen ve değerli olan bir elçinin sözü olduğunu bildirmektedir.

Bu bölüm, vahye muhatap olan Rasul’ün, kendisine vahyi getireni apaçık bir ufukta gördüğünü, bu yüzden onun gayb hakkında suçlanıp delilikle itham edilmeyeceğini ve bu gelen vahyin, şeytanın sözü olmadığını ortaya koymaktadır.

Bütün bu ilahi gerçeklere rağmen insanlardan birçoğunun, bu gerçekleri bırakıp nereye gittikleri sorgulanmakta, kurtuluşun ancak zanni düşüncelerden uzak, yüce Allah’ın belirlediği esaslar doğrultusunda hareket edilerek vahyi esaslara sarılmakla sağlanacağı haber verilmektedir.

15-16- O halde hayır; yemin ederim gizlenenlere, kolayca hareket edip saklananlara.

Bu iki ayet hakkında kimi tefsirlerde, yıldızlar ve gök cisimleri ile ilgili birçok rivayet mevcuttur. Oysa bu ayetler, devamında gelen ayetlerle bir bütünlük içerisinde ele alınmalıdır. Kur'an’daki yeminlerin, genellikle devamında gelen ayetlerle ya da anlatılacak konu ile bir bağlantısı, bir ilişkisi vardır.

Devam eden ayetlerde, vahyi getiren elçiden söz edilmekte ve bu elçinin herkes tarafından görülmediği, gayb olduğu bildirilmektedir. Bu nedenle gayb konusunda Rasul Muhammed (as)'ın bu konuda suçlanamayacağı ifade edilmekte ve bu elçiyi ancak, vahyi alan Rasul’ün gördüğü anlatılmaktadır. Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, ayetlerde ifade edilen “gizlenenlere, kolayca hareket edip saklananlara” ifadesi ile vahyi getiren ve vahyi alan elçilerden söz edilmektedir.

Konu ile ilgili diğer ayetlerde, insanların dikkatleri vahye çevriliyor; kıyametin o dehşetli anından ve cehennemin o dayanılması zor azabından korunmanın yolunun, vahye tabi olmaktan geçtiğini, bu vahyin ise çok sağlam yollardan geldiğini bildiriyor.

“O halde, hayır yemin ederim gizlenenlere, kolayca hareket edip saklananlara.”

Burada vahyi getiren elçinin, kimse tarafından görülmediği halde kolayca hareket ettiği anlatılmaktadır. Nitekim aşağıdaki ayetlerde sorumluluk yüklenenlerin kolayca hareket ettikleri ve vahyi getiren elçilerin durumu anlatılmaktadır.

“Yük yüklenip kolayca hareket edenlere!” (Zariyat, 2-3)

“Hayır, yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize ki o (Kur'an), elbette değerli bir elçinin sözüdür.” (Hakka, 38-40)

Burada Kur’an’ı getiren elçilerden görünenlerin rasuller, görünmeyenlerin ise, rasullere vahiy getiren elçiler oldukları vurgulanmaktadır.

17-18- Karanlığa arka dönen geceye ve aydınlandığı zaman sabaha andolsun.

Vahyin, yeryüzüne gönderilmesiyle, karanlık bitecek, aydınlık ortaya çıkacaktır. Burada gece karanlığının gitmesi ve sabah aydınlığının gelmesi, dünyayı kaplayan zulmün ortadan kalkması ve hakkın ortalığı aydınlatması anlamında mecazen kullanılmıştır.

Gecenin karanlığa sırt dönmesi, sabahın aydınlığının gelmesiyle mümkündür. Bu, devam eden ayetlerde vahyin gelişinin anlatılması da, karanlık olan cahili zulüm, şirk ve küfrün gideceği ve aydınlık olan ilahi mesajın geleceği anlatılmaktadır. Nitekim Rabb’imiz, vahyin gelişiyle insanların, karanlıklardan aydınlığa çıkarılacağını bildirmiştir.

“Elif, Lam, Ra. Kitab'ı sana indirdik ki, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp Rab’lerinin izniyle güçlü ve hamid (hamde layık) olanın yoluna iletmen içindir.” (İbrahim, 1)

Karanlık, küfrü, şirki ve zulmü ifade ederken aydınlık, imanı, hidayeti ve Tevhidi ifade etmektedir. Karanlığı, beşeri tağuti sistemler, aydınlığın, İslâm nizamı temsil etmektedir.

“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır; kâfirlerin dostları da tağuttur, (o da) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır, onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

Kur’an, bütünüyle, insanların karanlıklardan aydınlığa çıkarılması için gönderilmiştir.

“O ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetleri indirdi, muhakkak ki Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Hadid, 9)

Tarih boyunca, hangi dönemde bir elçi gönderilmişse mutlaka o dönemin zulmü bitmiş, insanlar özgürlüğe, kurtuluşa ve aydınlığa ulaşmışlardır. Ancak ne zaman ki insanlar, vahyi esaslardan yüz çevirmiş, işte o zaman gecenin gündüzün üstüne kapanması gibi, zulüm, adaletsizlik, terör, kargaşa ortalığı kaplamış, insanların dünyası zindan olmuştur. Bu nedenle yüce Allah(cc) insanlardan, gönderdiği ve sağlam, güvenilir yollarla insanlara ulaştırdığı, gelişiyle zulmün karanlığını kaldırıp adaletin nurunu ve hakkın aydınlığını hâkim kılan vahye teslim olmaları istenmiştir.

“De ki: "Hak geldi, bâtıl gitti; zaten bâtıl yok olmağa mahkûmdur.” (İsra, 81)

Hakkın gelmesi ile karanlık olan batıl yok olmuş, cahili olan her şey kalkmış, İslâm’ın aydınlık nuru her tarafı kaplamıştır. Müslümanlar, üzerlerindeki sorumluluğu vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda yerine getirirlerse bugün de gelecekte de İslâm’ın nuru karanlıkları giderecek aydınlığı getirecektir.

Rasulullah (as), gerçekleri getirmiş, güvenilir ve el- Emin’dir.

19-21- Muhakkak ki o (vahiy), değerli, güçlü, arş sahibinin katında yüce, orada itaat edilip güvenilen bir elçinin sözüdür.

Bir mesajın geldiği kaynak, ne denli sağlam ve güçlü ise, o mesaja o denli güvenilir ve itibar edilirdir. Büyük, saygın ve sözü tutulur kişilerden ya da büyük makamlardan gelen istekler, emirler ya da söz ve mesajlar, daha tutulur ve kabule şayandır. Âlemlerin Rabb’i yüce Allah (cc), ilahi mesajını, en sağlam kaynaklarla kullarına göndermiştir.

İnsanları zulmün, şirkin, nifakın, fıskın, adaletsizliğin, bid'at, hurafe ve geleneksel küfrün karanlıklarından kurtarıp İslâm'ın aydınlığına ulaştırmak için gönderilen vahiy, güvenilir ve sağlam yollarla insanlara ulaştırılmıştır. Bu öyle bir ulaştırma ki, hiçbir haber, hiçbir mesaj bu denli sağlam ve güvenilir yollarla insanlara ulaşmamıştır.

İlahi mesaj, sağlam ve güvenilir elçiler eliyle geldiği gibi, asıl kaynağı da sağlam ve herkesin ulaşamayacağı bir yerdedir. Geldiği kaynak ve geliş sürecindeki sağlamlığı nedeniyle hiçbir güç buna bir şey karıştıramaz.

“Onu, er-Ruhu'l-Emin, âlemlerin Rabb'inden senin kalbine uyarıcılardan olman için, Arap diliyle indirdi.” (Şuara, 192-195)

İşte bu denli sağlam ve güvenilir yollarla, insanlığın hidayeti için gönderilen şerefli vahiy ile şereflenen insanlar, ona layık bir kişiliğe bürünmeli, emin ve güvenilir olmalıdırlar ki, zaten Mü’min olmak, emin ve güvenilir olmak anlamınadır. Bazı kimseler, emin olma sıfatına layık hareket etmedikleri ve vahye uygun bir kişilik ortaya koymadıkları için ya ilahi mesajı küçümseyerek önemsememişler ya da anlaşılmadığını iddia etmişlerdir.

“Bu, rivayet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir, bu, sadece bir insan sözüdür.’ dedi.” (Müddessir, 24-25)

Müslümanlar, vahiy, kendilerine nasıl sağlam ve güvenilir bir şekilde ulaştıysa, aynı şekilde, aynı hassasiyetle güvenilir bir kişilik kuşanarak onu, diğer insanları karanlıklardan kurtarıp aydınlığa çıkarmak için çalışmalıdırlar.

Sağlam ve güvenilir yollarla gelen vahye iman eden Müslümanlar, kendilerine ulaşan bu ilahi mesajdan hiçbir şekilde kuşku duymamalı, onun, bütün sorunları çözeceğine inanmalıdırlar. Müslümanlar, ilahi mesaj doğrultusunda hareket ettikleri sürece, hiçbir zaman yanlışlık yapmaz ve dengesiz tavırlarda bulunmazlar. İşte Rasul Hz. Muhammed (as) bunun için emin ve güvenilir bir elçi olmuştur.

22- Ve arkadaşınız mecnun değildir.

Tevhidi esaslardan uzak bir yaşam sürdüren toplumlar, bu yaşam tarzına aykırı hareket eden insanları her zaman karalamışlar, kınamışlar, dışlamışlardır. Tevhidi esasları sorumluluk bilinci ile üstlenen Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları kendi toplumları tarafından hemen her dönemde tepki ile karşılanmışlar, hakarete uğramışlar, sözel ve fiili saldırılara maruz kalmışlardır. Hz. Muhammed (as) da tıpkı kendisinden önceki rasuller gibi kendi toplumu tarafından sözel ve fiili saldırılara maruz kalmıştır.

Hz. Muhammed(as)'in önceki yaşayışında bir dengesizlik, bir tutarsızlık olmadığı gibi, vahiy ile şereflendikten sonra elbette ki böyle bir dengesizlik ve tutarsızlık göstermemiştir. O, ilahi mesajın sorumluluğunu üstlendikten sonra davranışlarında hep ölçülü olmuş, hiçbir aşırılık yapmamıştır. O en güzel örnek, güzide insan, dengesiz bir tavır içerisine girmemiştir.

Yüce Allah’ın, “Arkadaşınız mecnun değildir” buyruğuna rağmen, Tevhid düşmanı müşrikler, Rasulullah (as)’ın yüzüne karşı tüm kinleri ile saldırarak şöyle diyorlardı.

“Ey kendisine zikir indirilmiş olan, mutlaka sen mecnunsun’ dediler.” (Hicr, 6)

Küfrü şiar edinenler, o gün, Rasul (as)’ı deli ilan etmek için çırpınıp durdular ancak başarılı olamadılar. Ne acı bir durumdur ki, günümüzde de, Rasulullah (as)’ı kabul ettiklerini iddia eden bazı kimseler, geçmişteki atalarını aratmayacak derecede Rasulullah (as)’ı deli, tutarsız ve ne söylediğini bilmeyen bir kimse olarak ilan etmek için adeta seferber olmuşlardır.

Günümüz şirk ve küfür ehli, geçmiş atalarının uydurdukları ve İsrailiyat olan bir sürü yalan ve tutarsız sözleri, Rasulullah (as)’a atfetmişler, uydurulan bu sözlerle Rasulullah (as)’ı, adeta ne söylediğini bilmeyen, kendi getirdiği ilahi mesaja aykırı konuşan, yüce Allah’ın emri dışında hareket eden bir kişi durumuna düşürmüşlerdir.

Bu müfteri yalancılar, cehaletleri yanında, hayâ ve edepten de nasiplenmedikleri için, uydurdukları yalan ve iftiralara karşı çıkan ve hayatlarını, Rasulullah (as)’ın getirdiği mesajı yaymaya adayan Müslümanları da, Rasulullah (as)’a karşı çıkmakla, sünneti inkâr etmekle suçlama cüretinde bulunmuşlardır.

Rasulullah (as), ancak vahiyle hareket etmiş ve ancak vahiy doğrultusunda konuşmuş, hiçbir şekilde getirdiği ilahi mesaja aykırı konuşmamıştır. Kur'an'ı ve Rasulullah (as)’ı anlamaktan mahrum kimseler, Rasulullah (as)’ın, Kur'an'ı ahlak edindiğini düşünmeden ve Kur'an gerçeğinden nasiplenmemiş bir halde Rasulullah (as)’a hadis adı altında yalan sözler uydurmuşlar, Rasulullah (as)’ı, tutarsız gibi göstermeye çalışmışlardır. Ancak şu ilahi bir gerçektir ki, onların atalarının başaramadığını, bunlar da başaramayacaklardır. Kur'an bu yalancı müfterileri de atalarını da yalanlıyor ve Rasulullah (as)’ın sapmadığını bildiriyor.


“O, ne saptı, ne de azdı” (Necm, 2)

İnsanların sorunu aslında Rasul (as) ile değildir, onların sorunu, kendilerini yaratan Rab’lerinin gönderdiği Tevhidi esaslar iledir. Hevalarını ya da içerisinde yaşadıkları tağuti sistemleri ilah edinen kimseler, Tevhidi ilkelerin kendilerine ulaştırılmasından hoşlanmış, bu hoşnutsuzluklarını da, rasul (as)’a saldırarak, onu karalayarak göstermişler, göstermektedirler.

“Yoksa ‘Onda bir delilik var’ mı diyorlar, aksine onlara hakkı getirdi ve onların ekserisi haktan hoşlanmıyorlar” (Mü’minun, 70)

Küfür, ölçüsüzlük ve zulüm olduğu gibi, kâfir ve müşrikler de zalim, ahlaksız ve vicdansızdırlar; gerçekleri bile bile çarpıtıp inkâr ederler. Kendilerine vahyi getiren elçiyi tanıdıkları, çok iyi bildikleri ve vahyi getirmeden önce kendisine ‘Muhammed'ul Emin' lakabını verip paralarını ve en kıymetli eşyalarını güvenip teslim ettikleri halde o, onları iman etmeye, kurtuluşa ve rahmete çağırdığı ve onlara acıdığı halde onlar, ona saldırmışlardır.

“Sonra ondan yüz çevirdiler ve: ‘Öğretilmiştir, mecnundur' dediler.” (Duhan, 14)

Küfrü ve şirki yaşam tarzı kabul eden kâfir ve müşriklerin karakterleri hiç değişmez, hep aynıdır. Bu bozuk karakter, dün öyle olduğu gibi bugün de öyledir, yarın da aynı olacaktır. Daha bir gün öncesine kadar, ‘güven duyduklarını' söyleyip yanından ayrılmadıkları, her türlü yağcılığı ve dalkavukluğu yaptıkları bir insanı, hoşlarına gitmeyen bir şeyi kendilerine hatırlattığı kendilerinden, Rab’lerine gereği gibi iman etmelerini istediği için, hiç tereddüt etmeden ve zerre kadar utanmadan, en ağır ithamlarla onu karalayıp kötüleyebilmişlerdir.

Tevhid erlerine saldırmak, onları karalamak, kâfirlerin, müşriklerin, fasıkların, münafık ve mürtetlerin bozuk karakterlerinin bir gereğidir. Günümüz kâfir ve müşrikleri de ya ona atfen sözler uydurarak ya da onu inkâr ederek Rasulullah (as)’a hakaret etmektedirler. Geçmişin ve günümüzün küfrü şiar edinen kimseleri, ne derlerse desinler, Rasul (as), da onu örnek edinen Müslümanlar da, vahiyden hiçbir kuşku duymuyor, ondan rahatsız olmuyorlar. Çünkü Müslümanlar, gözleri ile görmüş gibi vahye de, onu getiren Rasul (as)’a da iman ediyorlar.

23 - Andolsun o (vahyi getire)ni apaçık ufukta görmüştü.

Bir olayı yaşayan kimse, yaşadığı o olayı, bütün benliği ile hisseder ve ondan oldukça fazla etkilenir. Diğer insanlar, olayı yaşayan kişiye duydukları sevgi, güven ve itimat ettikleri oranda onun söylediklerinden etkilenirler. Hz. Muhammed (as), arş sahibinin katından kendisine vahyi getiren o güçlü, değerli ve yüce Elçiyi, bizzat görmüş, en içten bir şekilde o olayı yaşamıştı.

“Kendisi yüksek ufukta iken, sonra yaklaştı, sarktı, iki yay uzunluğu yahut daha az kaldı; kuluna vahyettiğini vahyetti, gönül gördüğünde yanılmadı” (Necm, 7-11 )

Rasul (as), kendisine ulaştırılan vahiyden zerre kadar kuşku duymadığı gibi ona iman eden Mü’minler de, ne vahiyden ne de Rasul (as)'ın söylediklerinden en küçük bir kuşku ve endişe duymadılar. Tevhidi esasları ilke edinen Müslümanlar, her dönemde, vahyin ilk gelişindeki duygu, heyecan ve coşku ile vahyi kabul etmişler, o heyecanla bu ilahi mesajı insanlara ulaştırmaya çalışmışlardır.

“Siz onun gördüğünden kuşku mu duyuyorsunuz?” (Necm, 12)

Şirki, küfrü yaşam tarzı olarak kabul edenler, Rasul (as)’dan ve getirdiği Tevhidi esaslardan kuşku duymuşlar, duymaktadırlar. Bu kuşkuları nedeniyle Rasule saldırmışlar, ona hakaret ve iftira ederek getirdiği ilahi mesajı kabul etmeyip reddetmişler.

Yüce Allah’a zerre kadar iman eden bir kimse bilir ki, Rasul Muhammed (as), kendisine vahyi getiren elçiyi beden gözüyle görmüş ve ondan ilahi mesajı almıştır. Bu apaçık bir gerçektir ve iman eden herkes, bu gerçeği, bir iman hassasiyeti olarak kabul ederler.

24- O, gayb hakkında suçlanamaz.

İnsanlar, genellikle görmedikleri bir şeye kolay kolay ya da hiç inanmazlar. Onlar, isterler ki kendileri gözle görüp elle tutsunlar da ondan sonra inansınlar. Özellikle konu edilen bu gayb, yüce Allah (cc) tarafından, bir beşere indirilen vahiyse bu inançsızlık daha çok artar.

“Aksine onlardan her kişi, kendisine açılan sahifeler verilmesini istiyor.” (Müddessir, 52)

Kur’an, sağlam bir kaynaktan, güvenilir yollarla indirilmiştir

İnançsız insanlar, bilmedikleri, görmedikleri bir şeyi, herkesin bilmediğini, görmediğini zannederek bilenlere, görenlere düşman kesilirler, çekememezlik ve hasetlik kin ve düşmanlıkla saldırırlar. Hz. Muhammed (as)’a karşı çıkan müşrikler de, kendilerinin görmedikleri bir gerçekten dolayı onu yalancılıkla suçlamışlar ve ona saldırmışlardır.

Müşrikler, hayatında hiç bir zaman yalan söylemeyen Hz. Muhammed (as)’ın yalan söylemeyeceğini çok iyi biliyorlardır; ancak çekememezlik ve hasetlik duyguları onları kör etmiş, ne söyleyeceklerini bilmez bir hale sokmuştu. O, yalan konuşmayı bilmez, bu ona yakışmaz da, zaten onun yalan söylemeye de ihtiyacı yoktu. Söylediklerine karşılık insanlardan bir çıkar, bir menfaat elde etme beklentisi olmayan bir kimsenin, yalan konuşmaya, insanları kandırmaya da ihtiyacı olmaz.

Mü'minler, Rasulullah (as)'ın getirdiği mesajın yüce Allah'tan olduğunu, onun vahiy meleğini gördüğünü hiç tereddüt etmeden kabul ederler ve Mü’min olarak kaldıkları sürece de aynı iman ve teslimiyetle bu inançları devam eder. Her Müslüman, ilahi mesajın, yüce Allah (cc) tarafından gönderildiğini ve ona beşeri ve şeytani hiçbir şeyin katılmadığını bilir.

25- O (vahiy), kovulmuş şeytanın sözü de değildir.

Kur'an, şeytan sözü olmadığı gibi beşeri söz de değil, âlemlerin Rabb’inden indirilmiştir. Bu nedenle ona şeytani ve beşeri hiçbir şey katılmamış, katılması da mümkün değildir. Çünkü ilahi mesaj, kendisini inzal eden yüce Allah’ın koruması altındadır. Beşeri kaynaklı olmadığı için de, beşeri yasalar gibi güncel konulara cevap vermiyor diye ikide bir değiştirilmez.

“Ki, o (Kur'an) elbette değerli bir elçinin sözüdür; o, bir şairin sözü değildir, ne de az inanıyorsunuz! Bir kâhinin sözü de değildir, ne de az düşünüyorsunuz! Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” (Hakka, 40-43)

Kur'an, beşer kaynaklı ya da şeytani bir söz olmayınca insanları aldatmaya yönelik hükümler de içermez. Sağlam ve güvenilir yollarla gelen ilahi mesaj, çıkış noktası ve geliş kaynağı gibi güven verici ve insan hayatının gerçeklerine, ilmi verilere uygundur. Bu nedenle hiçbir güvenliği olmayan, ilmi bir delile de dayanmayan, tamamen zandan meydana gelen şeytanın ya da yarın ne olacağını bilmeyen beşerin sözü olması mümkün değildir.

İlahi mesaj, yüce Allah'ın rahmetinden kovulan, onun tarafından lanetlenen, bu nedenle ilahi mesajın kaynağına yaklaşmayan şeytanın sözü olmadığı gibi, onun tarafından peygamberlere ulaşmasında da şeytan rol almamıştır.

“Onu şeytanlar indirmedi, bu onlara yaraşmaz, güçleri de yetmez, çünkü onlar, işitmekten uzaklaştırılmışlardır.” (Şuara, 210-212)

“Ve onu her azgın şeytandan koruduk; onlar mele-i A'layı dinleyemezler; her yandan atılırlar, kovulurlar, onlar için daimi bir azap vardır; ancak bir söz kapan olursa onu da delici bir azap takip eder.” (Saffat, 7-10)

“Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçilerle ve ışınlarla doldurulmuş bulduk, biz (önceden) onun dinlemeye mahsus olan yerlerinde otururduk, artık şimdi kim dinlemek istese, kendisini gözetleyen bir ışın bulur.” (Cin, 8-9)

İlahi mesaj, çıkış kaynağı ve geliş yolunda yüce Allah’ın koruması altında olduğu gibi peygambere ulaştıktan sonra da ona şeytani herhangi bir düşünce katılmamıştır. Şeytan ve onun insan cinsinden olan dostları, her ne kadar her dönemde ilahi mesajı bulandırmaya çalışmışlar ise de yüce Allah (cc) onlara bu fırsatı vermemiştir.

“Senden önce hiçbir rasul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (bir düşünce) atmış olmasın, fakat Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, âlimdir, hâkimdir.” (Hac, 52)

Her yönüyle korunan ilahi mesajın, şeytanın sözü olması ya da şeytan tarafında her hangi bir katkıda bulunulması, şeytanın, ona dokunması mümkün değildir.

“Muhakkak ki o, katımızdaki yüce, hâkim ana kitaptandır.” (Zuhruf, 4)

“Korunan bir kitaptadır.” (Buruc, 21)

“Saklı bir kitaptadır, ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (Vakıa, 78-79)

Burada (19-25. ayetlerde) Mü’minlere verilen mesaj, onların, iman ettikleri vahiyden zerre kadar kuşku duymamaları, bu güven ile vahyi insanlara ulaştırmaları gerektiğidir. Cahiliye toplumuna vahyi ulaştırmaya çalışan davetçiler de, toplumun güven duyup inanacağı şahsiyetli, onurlu ve emin bir kişiliğe sahip olmalıdırlar. Müslüman davetçiler, topluma taşıdıkları mesaja uygun bir kişiliğe bürünmedikleri sürece, toplum tarafından ne kendileri, ne de mesajları kabul görmez.

Yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde Kur’an’a yönelmek ve ona iman etmek

Bu bölümde, vahiyden kuşku duyan, onun mücadelesini vermekten kaçınan, kabul etmemekte direnen, kendi hevalarını ölçü edinenlere, bu emin yollarla gelen vahye, teslim olmaları çağrısı yapılmaktadır. Bütün bu gerçeklere rağmen, şaşkınlık içerisinde bocalayan beşere, Rab’lerinin gönderdiği ilahi mesajı bırakıp nereye gittikleri sorulmaktadır.

26- O halde nereye gidiyorsunuz!

İnsanların, gece gündüz demeden elde etmeye çalıştıkları, bunun için bütün değerlerini ve zamanlarını verdikleri dünya, kıyametin kopması ile yerle bir olacak; sahip olunan bütün varlıklar ve değerler terk edilecektir. Kıyamet günü insanlar, yaptıklarınızdan hesaba çekilecek ve inkârcılar, kızıştırılmış cehenneme, ebediyen kalmak üzere atılacaklardır. Bütün bu gerçekler ortada iken insanlar, neden hâlâ Rab’lerinin kendilerini kurtuluşa çağıran ilahi mesajına yönelmiyorlar.

“O halde nereye gidiyorsunuz!” Kur'an, beşeri şeytani düzenlere yönelenleri uyararak ilahi mesajı bırakıp nereye gittiklerini soruyor ve insanları, Haktan yüz çevirmelerinin nedenini düşünmeye ve Hakkı tasdik etmeye çağırıyor.

“Böyle iken sana dini yalanlatan nedir! Allah, hüküm verenlerin en iyi Hüküm vereni değil midir?” (Tin, 7-8)

Elbette ki “Allah, hüküm verenlerin en iyi Hüküm verenidir” hiçbir aklıselim insan bu gerçeği gözardı edemez, bilerek yalanlayamaz. Zerre kadar akıl nimetine sahip bir kimse, yüce Allah’ın en iyi hüküm veren olduğunu bilir. Ancak cehaletlerini din edinen, zanlarını ilim zanneden, Rab’lerinin kendilerine bahşettiği akıl nimetini kullanmayıp devre dışı bırakan, düşünme yeteneğini işletmeyenler, yüce Allah’ın en iyi hüküm veren olduğunu inkâr ederler.

Hevalarını ilah edinip dünya hayatında günlerini gün etmeye çalışan, vahyi esasları umursamayan inkârcı materyalistler, Tevhidi esaslardan rahatsızlık duyar ve Rab’lerine şirk koşarlar. Onlar, ilahi gerçekleri gördükleri halde bundan yüz çevirir, beşeri tağuti sistemlerin kanun ve kurallarını vahyi esaslara tercih eder, hevalarını tatmin etmek uğruna ilahi mesajı hiçe sayarlar. Onlar, çıkarları gereği insanları kandırmak için göstermelik olarak inanmış görünürler, ancak gereği gibi düşünüp samimiyetle Tevhidi esaslara yönelmez, iman etmezler.

İlahi mesajın nurlu aydınlık yolunu bırakan insanlar, “O halde nereye gidiyorsunuz!” vahyin dışındaki dünya hayatında şirk, küfür, sıkıntı, bunalım, şiddet ve terör; ahiret hayatında da içerisinde hor ve hakir bir şekilde ebediyen kalınacak ebedi bir azap ve içerisinde sürekli kalınacak cehennem var.

Yüce Allah (cc), Rahman ve Rahim sıfatlarının gereği olarak kullarını, indirdiği Kur'an'a yönelmeleri için uyarıyor.

27-28- Muhakkak ki O (Kur’an), âlemler için bir öğüttür. Sizden doğru hareket etmek isteyenler içindir.

Kur'an, insani özelliklerini yitirmemiş, kişilikli, karakterli, şahsiyetli dürüst kimseler için bir öğüttür. Doğruyu, huzuru, mutluluğu arayan, iyiye, güzele talip olan, geleceğini, ebedi saadetini düşünenler için yol göstericidir. Rububiyet ve ulûhiyette Rab’lerine şirk koşmadan gereği gibi iman etmek isteyen, yüce Allah’tan başka ilah tanımayan, ibadeti yalnızca O’na hasreden kimseler için Kur'an bir rahmettir.

“Ey insanlar, size Rabb’inizden bir öğüt, göğüslerde olana şifa ve iman edenlere bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir.” (Yunus, 57)

Tevhidi esasları hayatının gayesi bilip hayatını bu doğrultuda düzenlemek isteyen, ilahi mesajı insanlara duyurmak için canları dâhil tüm değerlerini ortaya koyan, iyiliği emredip kötülükten menetmek için gece gündüz demeden çalışanlar için Kur’an kılavuzdur.

Kur'an’dan ancak hevasını, tağuti sistemi ve çevresini ilah edinen, gününü gün etmeye çalışan, Allah için saflarını belirlemeyen seviyesiz, kişiliksiz, onurdan yoksun olanlara hiç bir fayda sağlamaz, onlar, öğüt alamazlar. Beşeri tağuti sistemlerin, şirk ve küfür yasaları için çalışan, bu şirk yasalarının gölgesinde zilleti seçen kimselere Kur'an, hiçbir fayda vermez.

Kur'an’ın öğüdü! “Sizden doğru hareket etmek isteyenler içindir.” Doğru hareket etmek için de, öncelikle doğru olmak, sağlam bir kişiliğe ve karaktere sahip olmak gerekir. Çünkü gelen vahiy, ancak sağlam bir karaktere sahip kimselere fayda verir ve ancak onlar için öğüt olur.

Kur'an’dan öğüt almak için insanların, öncelikle kendilerini şirke sokan her türlü düşünce, söz ve davranışları terk etmeleri, Kur'an’ın bütün sorunlara çözüm getirdiğine, hiçbir kuşkuya yer vermeden kesinlikle inanmaları gerekir.

Kur'an’dan öğüt almak isteyen kimseler, akıllarına estiği, işlerine geldiği gibi değil, mutlaka vahyin belirlediği ölçüler içinde hareket etmeleri, vahyin kendilerinden istediği gibi iman etmeleri ve teslim olmaları gerekir; aksi halde Kur'an’dan hiç bir fayda elde edemezler. Kur’an’dan öğüt almak, ancak yüce Allah'ın emrettiği ve belirlediği kurallar içerisinde hareket edilerek mümkün olabilir. İşte bu, yüce Allah’ın dilediğidir.

29- Âlemlerin Rabb'i Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

İnsana gerekli olan bir şeyin, kendisine faydası dokunabilmesi için o şeyin, mutlaka belirtilen ölçülere uygun bir şekilde kullanılması gerekir. Bir ilacın bile, hastaya fayda sağlayabilmesi için, mutlaka o ilacın açıklayıcı tanıtımında belirtilen miktarlarda ve zamanda alınması gerekir; aksi halde fayda yerine zarar elde edilir.

Yüce Allah (cc) tarafından, insanların hidayeti, huzuru ve mutluluğu için gönderilen bu yüce mesajın, iman edenlere fayda sağlayabilmesi, onları zulüm, şirk, fısk ve nifakın, bid'at, hurafe, gelenek ve göreneklerin karanlıklarından İslâm'ın aydınlığına çıkarabilmesi için, bu mesajın mutlaka yüce Allah'ın belirlediği ölçülere uygun olarak kabul edilmesi gerekir.

Kur'an’dan faydalanabilmek için

1- Vahyin yüce Allah'tan geldiğine kesin iman etmek,

“Onlara okunduğu zaman: ‘Ona inandık, o, Rabb’imizden gelen gerçektir, zaten biz ondan önce de Müslümanlar idik’ derler.” (Kasas, 53)

2- Vahyin gerçek olduğuna, Allah yoluna ilettiğine hiç şüphe duymadan inanmak,

“Kendilerine bilgi verilenler, Rabb’inden sana indirilenin gerçek olduğunu, mutlak galip ve hamde layık olan(Allah)ın yoluna ilettiğini görürler.” (Sebe, 6)

3- Vahiyden hiç bir şekilde kuşku ve sıkıntı duymamak,

“(Bu,) Rabb’inden gelen gerçektir, öyleyse kuşkulananlardan olma.” (Al-i İmran, 60)

4- Vahye saygı duyarak, emrettiği hususları yapıp teslim olmak,

“Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da onun, Rabb’inden bir gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar; böylece kalpleri ona saygı duysun, şüphesiz Allah, iman edenleri mutlaka doğru yola iletir.” (Hac, 54)

5- Ayetler arasında ayırım yapmadan, hiçbirinden sıkıntı duymadan hepsini kabullenmek,

“Kitabı sana O indirdi; onun bazı ayetleri muhkemdir; onlar, Kitab’ın anasıdır, diğerleri de Müteşabihdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğramak için onun Müteşabih ayetlerinin ardına düşerler. Oysa onun tevilini Allah'tan başka kimse bilmez, ilimde ileri gidenler: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. Sağduyu sâhiplerinden başkası düşünüp öğüt almaz.” (Al-i İmran, 7)

6- Vahyin belirlediği esaslara ve vahyi getiren Rasule, kesinlikle teslim olmak,

“Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasulü’ne çağırıldıkları zaman iman edenlerin sözü ancak: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir, işte felaha ulaşanlar bunlardır. (Nur, 51)

7-Vahyi getiren Rasul’ü en güzel örnek olarak almak, onun gibi hareket etmek,

“Andolsun Allah’ın Rasulü’nde sizin için Allah'a ve ahiret gününe kavuşmaya iman eden ve Allah’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

8- Vahyi getiren Rasul’ü nefsinden önce bilmek,

“Peygamber, Mü’minlere canlarından ileridir, onun eşleri de onların anneleridir…” (Ahzab, 6)

9- Vahyin belirlediği ölçülere uygun hareket etmek,

“Hepiniz oradan inin, yalnız size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.’ dedik” (Bakara, 38)

10- Mü'minlerle beraber olmak, onları veli ve sırdaş edinmek,

“Nefsini, sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine davet edenlerle beraber tut, gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın, kalbini bizi anmaktan alıkoyduğumuz keyfine uyan ve işi, hep aşırılık olan kişiye itaat etme.” (Kehf, 28)

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler, iyiliği emrederler, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasulü’ne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah Azizdir, Hâkimdir. (Tevbe, 71)

“Yoksa siz, Allah içinizden cihat eden ve Allah'tan, Rasulü’nden ve Mü’minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri ayırmadan bırakılacağınızı mı sandınız! Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (Tevbe, 16)

11- Anlaşılmayan konuları Kur'an okuyanlara sormak,

"Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce Kitabı okuyanlara sor, andolsun, sana Rabb’inden hak geldi, sakın kuşkulananlardan olma!” (Yunus, 94)

12- Vahyi esasları bütün değerlerden üstün tutup onun uğrunda mücadele etmek,

“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler, size Allah'tan, Rasulü’nden ve O'nun yolunda cihat etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin! Allah, fasık topluluğu hidayete iletmez.” (Tevbe, 23-24)

13- Sevilen dünyevi değerlerden fedakârlık yapmak,

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla birre (gerçek imana) ulaşamazsınız, ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 92)

14- Yapılan her şeyi ancak Allah rızası için yapmak,

“En çok korunan da ondan uzak tutulur, o ki, malını hayra vererek arınır, yücelir ve onun yanında, hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur, yalnız yüce Rabb’inin rızası için verir, yakında kendisi de razı olacaktır. (Leyl, 17-21)

İşte, bu ölçülere uygun olarak iman edip salih amellerde bulunan kimseler, vahiyden öğüt alabilir, bunun dışındakiler ise, vahyi esasları çok iyi bilseler bile vahiyden öğüt alamazlar, böyleleri ancak alçalıp yere saplanabilirler.

“Rabb'imiz, biz, ‘Rabb'inize iman edin' diye imana çağıran bir çağrıcı işittik, bu yüzden iman ettik. Rabb'imiz bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle birlikte al. Rabb'imiz elçilerine vaat ettiğini bize ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak ki sen, verdiğin sözden caymazsın.” (Al-İ İmran, 193-194)



Eklenme: 2006-09-15
Kategori: Tefsir Çalışması
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 1759
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.04 Saniye