Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Ey iman eden kullarım, şüphesiz benim arzım geniştir artık yalnızca bana ibadet edin."
(Ankebut, 56)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

A'la Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Giriş

Hayatı anlamlı kılan en önemli unsur, hiç kuşkusuzdur ki insanın, niçin yaratıldığını, ne yapması gerektiğini, sonunda ne olacağını bilmesi ve bu bilinçle yaşamasıdır. İnsan hedefini, amacını ve hayatın anlamını bildiği sürece, hayatı daha anlamlı ve bilinçli yaşayacak, hayattan zevk alacak ve yaşadığı hayatın her anını daha iyi değerlendirebilecektir.

Hedefini, amacını belirlemeyen, anlamsız bir hayat sürenler, günübirlik yaşayan kimseler, diğer yaratıklardan daha aşağı bir durumdadırlar. Bu tür kimseler için hayat, ancak yemek, içmek ve süfli zevklerin tatmininden başka bir şey değildir. Çünkü her varlık, yaratıldığı nedene göre yaşamakta, ona göre varlığını devam ettirmektedir.

Yaşadıkları hayatın anlamını, neden yaratıldıklarını, ne yapmaları gerektiğini ve sonunda ne olacaklarını bilmeyen kimselerin durumları, yüce Allah indindeki diğer tüm yaratıklardan daha aşağı bir tabakadadır.

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tin, 4-5)

İnsan, yaşadığı hayatın anlamını bildiği, hedefini ve amacını tespit ettiği ölçüde hayatta başarılı olur, yücelir. Belirlenen hedefe ulaşma amacı, kişinin akıllı, ölçülü ve düzenli hareket etmesini, başkalarının isteklerine göre değil, iman ettiği değerlere göre hareket etmesini sağlar.

Ölçülü hareket ise, insanın hem çevresinde güven uyandırmasına, hem de Rabb'i indinde sevilip yücelmesine sebep olur. Hâlbuki başıboşluk ve düzensizlik kişinin hem çevresinde, hem de yüce Rabb'i indinde küçülmesine ve aşağılanmasına sebep olur.

Al’a suresi, insanın hem Rabb'ini yüceltmesinin (tespih etmesi), hem de kurtuluşa ulaşabilmesinin ölçülerini veriyor. Verilen ölçülere uygun hareket etmesi, kişinin hayatı bir bütün olarak kavramasına, huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşamasına neden olur.

İnsanın, dünya hayatına önem verip onun için gece gündüz demeden çalışması, ona Rabb’ini unutturacak ve Rabb’ine isyan ettirip şaki olmasına neden olacaktır. Oysa ahiret hayatını umanlar, canları da dâhil, bütün değerlerini ortaya koyarak insanları Tevhidi esaslara davet ederler ve tıpkı Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)'ın kendi dönemlerindeki zorbalara karşı çıkarak Tevhidi esasları insanlara duyurdukları gibi hareket ederler.

Surenin en yüce, en üstün ve en yüksek anlamına gelen A'la ifadesiyle başlaması, yüce Allah'ın en yüce olduğunu ifade ettiği gibi, yüce Allah'ın belirlediği esaslar dâhilinde hareket ederek hedefe ulaşılması halinde insanın da yüceleceğini belirtmektedir. Buna örnek olarak da Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)'ı verir.

Surenin Tefsiri

1- Yüce Rabb'inin adını tespih et.

İnsanın amacı kulluk olduğu gibi, kulluğun temeli de yüce Allah'ı tespih etmektir. Yüce Allah'ın gereği gibi tespih edilebilmesi için, öncelikle tespihin ne olduğunun ve nasıl yapılacağının bilinmesi gerekir.

Tespih; yücelik, üstünlük, övgü, kulluk, yüceltmek, hatırlamak, tefekkür etmek, yüce Allah’ın, her türlü eksikliklerden uzak olduğunu bilmek (=münezzeh), eşsiz olmak, hamd ve dua etmek, emrine tabi olmak, ibadet etmek, zikretmek, tenzih etmek (yüce Allah’a yakışmayan söz ve ifadeleri söylememek), tevbe etmek, boyun eğmek anlamlarında Kur'an'da 86 yerde geçmektedir.

Tespih etmek ifadesi, içinde geçtiği ayete göre mana almaktadır. Örneğin, yüce Allah'a ortak koşanlara “Allah'ın ortaktan uzak olduğu” ayetinde “Tespih” münezzehlik (uzak olmak) şeklinde ifade edilirken, yerde ve göklerde olanların O'na boyun eğip kulluk ettikleri anlatılırken de “Tespih” ifadesi kullanılmıştır.

Bu suredeki; “Yüce Rabb'inin adının tespih et” ifadesi, daha sonra gelen ayetlerde belirtilen esaslara uygun bir şekilde hareket etmekle mümkün olacağını anlatmaktadır. Bu hareketin ne olduğu ise, 18-19. ayetlerde netleşmekte, Hz. İbrahim ve Hz. Musa (as)'ın mücadelelerinde somutlaşmaktadır ki, bu tebliğ ve Allah'ın isminin insanlara ulaştırılmasıdır.

“Yüce Rabb'inin adını tespih et” ifadesi, belirlenen esaslara uygun olarak davetin yapılması demektir. Tıpkı Müzzemmil suresi, 8. ayette geçen “Rabb'inin ismini anlat...” ifadesinde belirtildiği gibi. Müzzemmil 8. ayetteki “zikret” ifadesi, ayetin ve surenin akışına uygun olarak düşünüldüğünde ‘anlat' manası içermektedir. Bu surede ise, yüce Rabb'inin isminin anlatılması, tespih et şeklinde belirtilmiştir.

“Yüce Rabb'inin adını tespih et”, belirtilen esaslar dâhilinde, tıpkı “İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde” geçtiği üzere insanları arınmaya, Rab’lerine isyan ve şakilikten sakındırmaya davet et.

A’la suresi, Alak suresi gibi, insanları Rab’lerine iman etmeye davet eden bir suredir. A’la suresi ilk ayetinde, “Yüce Rabb'inin adını tespih et” buyrulurken, Alak suresi ilk ayetinde “Yaratan Rabb’inin adıyla davet et” deniliyordu. Daha önce ifade edildiği üzere tespihin, tebliğ anlamına da geldiği, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as)’ın örnekliğinde verilmişti.

Alak suresi, 2-5. ayetlerde, O, insanı alaktan yarattı, oku, Rabb’in en büyük kerem sahibidir, O ki, kalemle öğretti, insana bilmediğini öğretti.” buyuruluyordu, bu surede benzer ifadelerle verilmiştir.

2-3- O ki, yarattı, düzene koydu, belirleyip hedefini gösterdi.

İnsanı yaratan yüce Allah (cc), Alak suresinde ona kalemle bilmediklerini öğretmiş, bu surede de neler yapacağını düzenleyerek hedefini göstermiştir. Alak suresinde, insana iman etmesi, bu surede de, kulluk ve kulluğun hangi ölçüler içerisinde yapılacağı çağrısı vardır.

Yaratan yüce Allah (cc), kullarının uyacağı kuralları koymuş, hedeflerini göstermiştir. Konulan kurallar doğrultusunda hareket edilmesi halinde belirlenen hedefe ulaşılacaktır ki o hedef de, şirk ve küfürden temizlenip kurtuluşa ererek o büyük azaptan uzak olmaktır.

Yüce Allah (cc) kâinatı, hayatı ve insanı yaratmış, insanın dünya hayatında neler yapacağını düzenlemiş, hiçbir şeyde herhangi bir boşluk bırakmamış, bir bozukluk yapmamış, her şeyi yerli yerince yapmıştır.

“O, yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı; Rahman’ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk göremezsin; gözü(nü) döndür de bak, görüyor musun bir bozukluk! Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür, göz umudu keserek hor ve bitkin bir halde sana döner.

Andolsun biz, en yakın göğü lambalarla donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık ve onlara da çılgın ateş azabını hazırladık.” (Mülk, 3-5)

“O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur, herhangi bir çocuk edinmedi, mülkte ortağı olmadı ve her şeyi yaratıp onu iyice takdir etti.” (Nur, 2)

Kâinatta yaratılan her şey, kendi düzenliliği içinde, kendisine yüklenilen sorumluluk çerçevesinde hareket eder. Yüce Allah’ın yarattığı düzen ve sorumluluk içerisinde hareket edildiği sürece kâinattaki düzen devam edecek, aksi halde yeryüzü ifsat olup bozulacaktır. Kâinattaki düzenin bozulmaması ve yeryüzünde ifsadın olmaması için yaratıcının belirlediği kurallara uygun hareket edilmesi gerekir. Çünkü yaratma kime ait ise emir de ona aittir.

“Rabb’iniz o Allah'tır ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur; âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!” (A’raf, 54)

Yaratma ve emir kendisinde olan yüce Allah (c), dünya hayatında emirlerini uygulayacak insanı yarattı ve onu Kendisine halife yaptı. İnsanın görevi, kâinat içindeki dünyanın bu düzenliliğini korunması, sürekli kılınması ve Rabb’inin emirlerinin hayata uygulanması için çalışmaktır. Ancak insanın bu çalışması, gelişi güzel değil, yüce Allah'ın belirleyip razı olduğu esaslara uygun olacaktır.

“O ki belirleyip hedefini gösterdi” insan, ister kendi hayatını düzenlesin, ister toplumsal düzeni sağlasın, isterse Tevhidi esasları insanlara ulaştırmaya çalışsın, her halükârda kendisi için belirlenen esaslara göre hareket etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyet, yüce Allah'a iman edişin ve O'nun indirdiklerine teslim oluşun bir gereği ve sonucudur. Bu, istenilen hedefe varmak, yüce Allah'ı razı etmek, vaat edilen mükâfata ulaşabilmek ve önceki insanların muhatap oldukları evrensel yasalara muhatap olabilmek için bir zorunluluktur.

İman eden insan, her şeyin bir kadere göre düzenlediğini, hiçbir şeyin oyun ve eğlence olarak boş yere yaratılmadığını ve kendisinin başıboş olmadığını bilir ve ona göre hareket, yaşamını ona göre düzenler.

“Biz her şeyi bir kadere göre yarattık.” (Kamer, 49)

“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız!” (Mü’minun, 115)

“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyamet, 36)

Her şeyi bir ölçü ve bir düzene göre yaratan yüce Allah (cc), dünya hayatında da insanın uygulayacağı hükümleri belirleyip düzenlemiş ve insanların buna göre hareket etmelerini istemiştir. İman eden insanların, belirlenen ölçülere, konulan hükümlere göre hareket etmeleri bir zorunluluktur, hiçbir şekilde ve şartta bunun dışına çıkamaz.

“Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık Mü’min erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur, kim Allah'a ve Rasulü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 36)

İnsan, kendisi için belirlenen ölçüler içerisinde hareket ettiği sürece hedefine ulaşır, aksi halde hüsrana düşer, bunalıma ve kargaşa içerisine sürüklenir, Allah'a isyan etmiş, Rabb'ini tespih etmemiş olur. Çünkü birinci ayetteki “Tespih etme” yüce Allah'ın koyduğu esaslar dâhilinde, belirlenen ölçüler içerisinde hareket edip hedefe ulaşmak, yeryüzünde fitne kalmayıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar çalışmak, yeryüzünü imar etmek, bunun sonucunda yüce Allah'ın rızasını kazanıp O’nun mağfiretine ve cennetine ulaşmaktır.

4-5- O ki, merayı çıkardı, nihayet onu kupkuru bir çöp haline çevirdi.

Yüce Allah (cc), yeryüzünü bu ayette ‘mera' olarak vermektedir. Mera yeşillik ve yaratılan varlıkların rızık kaynağıdır; tüm varlıklar, kendilerine belirtilen ölçüler içerisinde hareket ettikleri sürece, mera bozulmadan hayatiyetini devam ettirecek, rızık kaynağı oluşunu sürdürecek, yeşillik ve güzelliğini sürekli kılacaktır. Ancak yüce Allah'ın belirlediği ölçülerin dışına çıkıldığı zaman, merada bozulma başlayacak ve mera yok olup gidecektir.

Belirlenen ölçüler içerisinde hareket edip yeryüzünden yararlanmak, yüce Allah'ı tespih etmektir. Bu iki ayetin burada zikredilmesi, 1-3. ayetlerde anlatılan tespih, yaratma, düzene koyma, belirleyip hedefi gösterme ifadelerine ve gelecek ayetlere uygunluk arz etmektedir.

Her şeyi bir düzen içinde yaratıp nelerin, nasıl yapılacağını belirten yüce Allah (cc), ancak belirlenen bu düzenlilikler içinde hareket edilmesi halinde belirlenen hedefe ulaşılacağını bildirmektedir.

“Nihayet onu kupkuru bir çöp haline çevirdi” ifadesi ile yüce Allah (cc) yarattığı merayı, bizzat kendisi çerçöpe çevirmiyor, belirlenen esaslara göre hareket etmeyen insanların, var olan düzeni ve güzellikleri ifsat ederek bozduklarını ifade ediyor.

Buradaki ifade tıpkı Tin suresi 4-5. ayetlerde geçen: “Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik” ifadesiyle aynıdır. Yüce Allah (cc), insanı en güzel şekilde yaratmış, ancak insan, Rabb’ine karşı isyan edip şirk koşması sonucunda aşağıların aşağısına düşmüştür. Yüce Allah (cc), kendisini aşağıların aşağısına düşüren insana, kurtuluşun yolunu gösterdikten sonra ona, bildirilen esaslara uygun neden hareket etmediğini soruyor.

Belirlenen esaslar dâhilinde hareket etmeyen insan, kendi kendisini aşağıların aşağısına (çer çöpe) çeviriyor. Bu nedenle mera, belirlenen esaslar dâhilindeki hareketin güzelliğini, kuru çöp ise, belirlenen esaslar haricindeki hareketlerin ve yaşam tarzının nasıl bozuk birer hareket olduklarını ifade ediyor.

Yüce Allah (cc), bu surede, çerçöp olmaktan, yani kötü durum olan esfele safiline düşmekten kurtuluşun yolunu gösteriyor, buna uygun hareket edilmesi halinde kolaya ulaşılacağını bildiriyor. Nitekim 6-9. ayetlerde, düzenli hareketin yapılabilmesinin ancak yüce Allah'ın yardımı ve indirdiği Kur'an’ın gereği gibi okunup uygulanması ile mümkün olabileceği vurgulanmaktadır.

6-7- Sana okutacağız, böylece unutmayacaksın, ancak Allah'ın dilediği başka, muhakkak ki O, açığı da bilir, gizliyi de.

Yüce Allah (cc), belirlenen esaslar dâhilinde gösterilen hedefe ulaşması için Rasulü’ne Kur'an'ı okutacağını, böylece Rasul’ün kendisine okunan (öğretilen) Kur'an'ı unutmayacağını bildirmektedir. Kur'an’ın öğrenilmesi, okunması ve anlaşılması oldukça kolaydır.

Kur'an’ın anlaşılmayacağını iddia edenler, şayet Kur'an düşmanı ya da belli çıkarları ve niyetleri olan kimseler değilseler bile Kur'an gerçeğinden nasiplenmemiş kimselerdir. İlk inzal olduğu dönemde, okuma yazması olmayan nice insanlar bu Kur'an'ı çok kolay öğrenip anlarlarken, zamanımızdaki kişilerin bu yüce Kitabı anlamamaları insan gerçeğiyle bağdaşmayan kuru bir iddiadır. Oysa yüce Allah (cc), Kur'an'ı kolaylaştırmıştır.

“Andolsun biz, Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık, öğüt alan yok mudur?” (Kamer, 17)

“Biz o(Kur’a)nı senin diline kolaylaştırdık ki, düşünsünler.” (Duhan, 58)

Kur'an, dünya hayatının, yüce Allah'ın istediği ölçülere uygun bir şekilde düzenlenmesi için insanlara gönderilen kurallar bütünüdür. Açığı ve gizliyi bilen yüce Allah (cc), her şeyi dilediği şekilde düzenlemiş, insanların neler yapacaklarını belirlemiş ve hedeflerini göstermiştir. Kur'an bütünlüğünde gösterilen hedefin ne olduğu, aşağıdaki ayetlerde çok açık bir şekilde belirtilmektedir.

Birinci hedef, yüce Allah’a, O’nun belirlediği esaslar dâhilinde kulluk yapmaktır.

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

“Rabbiniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin, duanızı kabul edeyim’ Bana kulluk etmeğe tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 60)

İkinci hedef, Tevhidi esasları insanlara ulaştırmaktır.

“Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik; onlardan kimine Allah hidayet etti, onlardan kimine de sapıklık gerekli oldu. İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

Üçüncü hedef, Müslümanlar arasında cemaatleşmeyi sağlamak; kardeşlik, velayet ve sırdaşlık hukukunu oluşturmaktır.

a- Cemaatleşmek,

“Ey iman edenler, hepiniz birlikte İslâm’a girin, şeytanın adımlarını izlemeyin, çünkü o size apaçık düşmandır.”(Bakara, 208)

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalplerinizi uzlaştırdı. O'nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz, siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, hidayete eresiniz.” (Al-i İmran, 103)

b- Kardeşlik hukukunu oluşturmak,

“Muhakkak Mü’minler kardeştirler, kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki size rahmet edilsin.” (Hucurat, 10)

c- Velayet hukukunu oluşturmak,

“Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler; iyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Elçisine itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah üstündür, hâkimdir.” (Tevbe, 71)

“Kim Allah’ı, Rasulü’nü ve Mü’minleri veli edinirse galip gelecek olanlar, yalnız Allah’ın taraftarlarıdır.” (Maide, 56)

“Kâfirler, birbirlerinin velisidirler, eğer bunu yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşa olur.” (Enfal, 73)

d- Sırdaşlık hukukunu oluşturmak,

“Yoksa siz, Allah içinizden cihat eden ve Allah'tan, Rasulü’nden ve Mü’minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri açığa çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız! Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (Tevbe, 16)

Dördüncü hedef, yeryüzünde Tevhidi esasları hâkim kılmaktır,

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer son verirlerse muhakkak ki Allah, ne yaptıklarını görmektedir.” (Enfal, 39)

“Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın, din yalnız Allah’ın dini olsun, eğer son verirlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık olmaz.” (Bakara, 193)

Son hedef, bütün bunların sonucunda yüce Allah’ı razı edip O’nun vereceği mükâfatlara ulaşmak, cehennem azabından korunup cenneti kazanmaktır.

“Kim de ahireti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.” (İsra, 19)

“Andolsun Allah’ın Rasulü’nde sizin için Allah'a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

“Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar, kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa, 74)

Rasul, kendisine öğretilen esaslar doğrultusunda hareket ettiği sürece, hem kendisine öğretilenleri yüce Allah'ın yardımı ile unutmayacak, hem de yine O'nun yardımı ile kolay olana ulaşacak ve davetini daha rahat bir şekilde ortaya koyabilecektir.

“Allah'ın dilediği başka” ifadesi, bir nesihin (hükmü kaldırmanın) var olduğu anlamında alınmamalı; bu ifade, “Allah dilemedikten sonra hiçbir güç, ya da hiçbir kimse bu ayetleri sana unutturamaz” anlamındadır. Burada yüce Allah’ın gücü üstünde başka hiçbir bulunmadığını ifade ediyor.

Elbette yüce Allah (cc) dilerse verdiklerini geri alarak unutturacaktır, bu ise ancak Allah yolundan dönenler içindir. Kimi insanların, gizli gizli yaptıkları fitne ve fücur nedeniyle yüce Allah (cc) onlara verdiği nimetleri geri alarak Tevhidi ilkeleri unutturacaktır. Çünkü Allah (cc), açık, gizli her şeyi bilmekte, ayetlerini ona göre öğretmektedir.

8- En kolay olanı sana kolaylaştıracağız.

Öğretilen ayetler, insanın, yüce Allah'ın rızasına, mağfiret ve cennetine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır ki bunlar, nefsin rahat etmesini, memnun olmasını sağlayan en kolay şeylerdir. Bunlar, yüce Allah'ın rızası, mağfireti ve cenneti ile nefsin, hem dünyada huzurlu ve mutlu olmasını, hem de ahirette ebedi olarak kurtuluşa ulaşmasını sağlayan unsurlardır. Zaten surenin 3. ayetinde belirtilen hedef de bundan başka bir şey değildir.

Yüce Allah (cc), Tevhidi esasları kabul edip bu esasları insanlara ulaştırmak için çalışan, infak edip kendisini razı eden kulları için kolaylaştıracağını vadediyor.

“Kim verir korunursa ve en güzeli doğrularsa, ona en kolayı kolaylaştırırız.” (Leyl, 5-7)

“En çok korunan da ondan uzak tutulur, o ki malını hayra vererek arınır, yücelir ve onun yanında, hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur, yalnız yüce Rabb’inin rızası için verir. Yakında kendisi de razı olacaktır.” (Leyl, 17-21)

Rasulullah (as)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte de bu durum anlatılmaktadır:

“Siz amel etmenize bakın, çünkü herkes, ne için yaratılmış ise, o (ona) kolaylaştırılmıştır.” (Buhari, Kader, 4)

Buradan da anlaşılacağı üzere yüce Allah (cc), Mü’min kulları için rızasını, mağfiretini ve cennetini uygun görmüş, dünya hayatında belirlenen esaslara göre hareket edenlere, bunları kolay bir şekilde vereceğini vadetmiştir. O’nun, Mü’min kulları için öngördüğü mükâfatlara ancak kolay olan vahyi esaslara uygun hareket etmekle çok kolay bir şekilde ulaşılabilecektir.

Bir şeyi kolay elde etmek, elbette kimi zorluklardan geçmekle mümkündür ki, bu zorluklar aşıldıktan sonra o kolay olan elde edilebilsin. Örneğin, insanın malını vermesi, bir zorluktur ya da Tevhidi esasları insanlara ulaştırmak sıkıntıları beraberinde getirecektir. Ancak yüce Allah’ın rızası için yapıldığında bunlar, fiziksel zorlukları yanında ruhi bir rahatlama ve kolaylık verecektir.

“Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır, evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 5-6)

İyi ve güzellik elde edilebilmesi, bir fedakârlığı beraberinde getirmektedir. Fedakârlık, bazı şeylerden vazgeçmeyi göze almayı gerektirir. Büyük değerler, büyük bedeller ödemeyi gerektirir, o bedeli ödemeyenler, hiçbir zaman arzuladıkları büyük değerleri elde edemezler. “En kolay olanı sana kolaylaştıracağız” buyruğuna muhatap olanların hayatlarına bakıldığında onların hayatlarının mücadele ile geçtiği görülmektedir.

Allah yolundaki bir mücadele, mali, fiziksel, psikolojik zorlukları beraberinde getirecektir, bunlar göze alınmadan en kolaya hiçbir şekilde ulaşılamaz. Şirk ve küfür içerisinde olanlar, istenilen zorlukları göğüslemezler, çünkü Allah yolundaki zorlukları yaşamak, ancak iman etmeyi ve iman edilen esaslara uygun yaşamayı gerektirir.

“Fakat o, sarp yokuşa atılamadı; sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin! Bir boynu çözmek yahut açlık gününde doyurmaktır, akraba olan yetimi yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu, sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.” (Beled, 11-17)

Dünyadaki bu zorlukları göğüsleyenler, ahiret hayatında en kolaya ulaşacaklardır. Kâfirler, dünya hayatındaki zorlukları göğüslemek istemedikleri onlara, dünya hayatında azap, sura üfürüldüğündeki zorlu bir gün, kıyamet günündeki çetin an (25/26) ve cehennemdeki dayanılmaz azaptır. Bu zorlu ve dayanılmaz azaplar ise, ancak belirlenen esaslara aykırı hareket etmek ve Kur'an gerçeğini inkâr etmekle kazanılır.

“Sur’a üflendiğinde, işte o gün, çetin bir gündür, kâfirler için kolay değildir.” (Müddessir, 8-10)

“İşte o gün, gerçek mülk, Rahman’ındır ve o, kâfirler için çetin bir gündür. O gün zalim ellerini ısırıp: ‘Ne olaydı, keşke ben elçiyle beraber bir yol edineydim!’ der.” (Furkan, 26-27)

9- O halde öğüt ver, öğüt fayda verebilir diye.

Müslümanların görevi, Tevhidi esasları ortaya koyup insanları yüce Allah’a şirk koşmadan iman etmeye davet etmek, Kur’ani hükümlere gereği gibi uymaları hususunda onlara öğüt vermektir. Rasulullah (as)’ın buyurduğu gibi, “Din nasihattir.” Yüce Allah (cc) da dinde zorlama olmadığını, bunun ancak bir öğüt olduğunu bildirmiş, seçimi, davete muhatap olanlara bırakmıştır.

“Bu bir öğüttür, dileyen, Rabbine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)

İmanda zorlama olmaz, Tevhidi prensipleri duyan kimseler, kendi özgür iradeleriyle karar verecekler, iman ya da küfrü seçmede kararı kendileri vereceklerdir. Müslümanların görevi, Tevhidi esasları ortaya koyup doğru ve yanlışı belirtip kişileri zorlamadan seçimi kendilerine bırakmaktır.

“Dinde zorlama yoktur; doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur, kim tağutu reddedip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

İnsanlara, tağutu reddederek şirk koşmadan Rab’lerine iman etmeleri için öğüt vermek, yüce Allah’a karşı görev ve sorumluluklarını hatırlatmak, başıboş bir halde dolaşıp gününü gün etmeye çalışanlara ahireti, cehennem ve cenneti anlatıp uyarmak Müslümanların en öncelikli görevleridir. Bütün bunları, belki öğüt fayda verebilir düşüncesi ile yapmaktır.

İnsan, Rabb'ini tanıyacak bir fıtrat üzere yaratılmıştır, ancak daha sonra heva ve hevesi, çevresel şartlar ve beşeri tağuti düzenler insanı, yaratılış fıtratı üzerinden kaydırmış, Rabb’ine isyan ettirerek azgın bir hale düşürmüşlerdir. Bu nedenle insana, Rabb'ini hatırlaması ve bozgunculuktan vazgeçmesi için öğüt verilmelidir. Cumartesi günü davetçileri, bu konuda güzel birer örnektirler.

“Onlara, deniz kıyısında bulunan kentin durumunu sor, hani onlar Cumartesine saygısızlık edip haddi aşıyorlardı, çünkü Cumartesi (tatil) yaptıkları gün, balıkları onlara akın akın gelirdi, Cumartesi (tatil) yapmadıkları gün balıkları gelmezlerdi. Biz onları yoldan çıkmalarından ötürü böyle sınıyorduk.

İçlerinden bir topluluk: ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme artık ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi, dediler ki: ‘Rabbinize mazeret için, bir de belki korunurlar diye (öğüt veriyoruz)." (A’raf, 163-164)

İnsanlara öğüt vermek, davetçi Müslümanların en temel sorumluluğu ve görevidir. Bu sorumluluklarını ifa eden Müslümanlar, verdikleri öğütlerin insanlar tarafından mutlaka kabul edileceği duygusunu taşımamalıdırlar. Çünkü hidayeti veren yüce Allah’tır ve O’nun kimi hidayete erdireceğini Müslümanlar bilemezler; onlar, yalnızca kendi görevlerini yapmalıdırlar.

10- Korkan kimse öğüt alacaktır.

İnsan ihtiyaç duyduğu, önem verdiği şeyleri almak ister; kendilerini müstağni görenlere, ne verilirse verilsin, ne anlatılırsa anlatılsın fayda vermez, bu Tevhidi esaslar için de böyledir! Risalet tarihine bakıldığında, kendilerini müstağni gören, insanlara zulmeden, başkalarının haklarını gasp eden kişilerin, indirilen ilahi mesaja karşı tavır aldıkları, mazlum ve masum kişilerin daha fazla ilahi mesajı kabul ettikleri görülecektir.

“Sen ancak, ondan korkacak olanları uyarıcısın.” (Naziyat, 45)

“Ancak korkanlara bir öğüttür.” (Taha, 3)

Verilen öğüt, yapılan hatırlatma hep iyiye, güzele, doğruya, adalet ve özgürlüğe ulaşmak, ifsada son verip hayat ve kâinat içinde ayrılan yere yerleşmek, tüm kâinatla birlikte yüce Allah'ın emrettiği ölçüler içinde yaşamak içindir.

Verilen öğütleri, ancak aklıselim olan, şirk ve küfründe azgınlığın doruğuna ulaşmayan, taşkınlık yaparak insanlara zulmetmeyen, günah işleme endişesi taşıyan ve Rabb'inden korkan kimseler alabilir ve onlara öğüt fayda sağlayabilir.

İlahi mesajın sunduğu güzellikler, hayatını Rabb’ine isyan ve O'nun indirdiği esaslara düşmanlık üzerine bina eden ve işleri güçleri yeryüzünü ifsat etmek olan bozguncuların işine gelmez. Bu nedenle onlar, verilen öğütten yüz çevirip uzaklaşırlar.

11- Eşkıya olan da ondan uzaklaşır.

Yüce Allah’a şirk koşup isyan edenler, kendilerine Tevhidi esaslar dışında bir yaşam tarzı seçen her dönemi zalim ve despot güçleri, tıpkı günümüz bozguncularının, kaçtıkları gibi, kendilerine yapılan Kur’ani çağrıdan, verilen öğütten uzaklaşarak kaçarlar. Kur'an, öğütten yüz çevirenlerin durumunu örneklendirirken çok düşündürücü bir üslup kullanmaktadır.

“O halde onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar! Aslandan kaçan yaban eşekleri gibi.” (Müddessir, 49-51)

Aslan, güç ve üstünlüğün, büyüklük ve güvenin, simgesi, eşek ise, korkaklığın, zayıflığın, herkese itaat edici şahsiyetsiz bir kimliğin simgesidir. Aslanı gördüğünde dörtnala kaçan eşek, üstün ve yüce olan Kur'an’ın, insana onur ve kişilik kazandıran Tevhidi esaslardan kaçan insanı simgeliyor.

Günümüz bozguncu zorbalarına İslami bir çağrı yapıldığında, hemen tepki göstererek karşı çıkarlar, karalamaya başlarlar, zorbalık yaparak davetçileri, kendi bozguncu yasalarına uymuyorlar diye zindanlarına sokarlar. Böylece öğütten yüz çevirip uzaklaşırlar, ancak onların bu kaçışlarının bir sonu vardır ve bu son da büyük ateştir.

12-13- O, en büyük ateşe girecektir; sonra onun içinde ne ölür ne yaşar.

Dünya hayatında, Allah yolunda yapılan büyük mücadelelerin, çekilen dayanılmaz acı, ıstırap ve sıkıntıların karşılığı, nasıl ki, büyük bir mükâfat, sürekli bir cennet yaşamı ise, yüce Allah’a karşı yapılan isyanların, koşulan şirklerin, sürdürülen eşkıyalığın da cezası büyük ve sürekli olacaktır. Bu, İlahi adaletin gereğidir, yüce Allah (cc), hiçbir zaman zulmedici değildir.

Yeryüzünde, ilahi mesajın dışında hareket eden, hevalarını ölçü edinenlerin varacakları yer, “En büyük ateş” olacaktır. Öyle bir ateş ki, içinde ne ölünür ki çekilen azap bitsin, ne de içinde hayat var ki yaşansın. Bu ceza, onların, dünya hayatlarında, iman ile küfür arasında gelgitlerinin karşılığıdır.

“Zira o düşündü, ölçtü, biçti, canı çıkasıca nasıl da ölçtü, biçti, yine canı çıkasıca nasıl ölçtü, biçti; sonra baktı, suratını astı, kaşlarını çattı, sonra arkasını döndü, böbürlendi.” (Müddessir, 18-23)

“Onu Sekar'a sokacağım; Sekar'ın ne olduğunu sen nereden bileceksin; koymaz, bırakmaz, durmadan deriler kavurur.” (Müddessir, 27-29)

Ölümle yaşam arasında titreşen bir ibre gibi, kimi zaman hareketlenir, kimi zaman sona dayanır; ancak hiçbir zaman sona dayandığı yerde kalmaz, yeniden hareket eder. Bu, ebediyen devam edip gider, hiçbir zaman bir noktada durmaz; ölür sonra yeniden dirilir. Şaki olup Rabb’ine isyan eden kişiye, tam yanıp bittikten sonra yeniden deriler giydirilerek canlanacak, ancak yeniden yanacaklardır.

“O ayetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe sokacağız, derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz! Şüphesiz Allah üstündür, hâkimdir.” (Nisa, 56)

Azap tüm uzuvlarda, en ücra köşelere kadar nüfuz ettikçe ölüm binlerce defa istenip arzulanacak ancak ölüm hiçbir zaman gelmeyecektir. Öyle bir azap ki, iliklere kadar hissedilecek, cehennem içerisinde dayanılmaz azap sürekli yaşanacaktır.

“Kâfirlere de cehennem ateşi vardır; onlara ne hükmedilir ki, ölsünler ve ne de onlardan cehennem azabı biraz hafifletilir, işte biz her kâfiri böyle cezalandırırız.” (Fatır, 36)

En büyük ateş içinde, yaşadıkça çekilen acılarla gelen ölümün yeniden dönüp gitmesi yeni acı ve ıstıraplar için gelişini yeniden beklemenin dayanılmaz acısı. Bunlar hep, dünyadaki başıbozukluğun, yüce Allah'ın ayetlerinden uzak bir hayatın acı faturasıdır.

14-15- Doğrusu kurtulmuştur temizlenen, Rabb'inin adını anlatıp teslim olan.

Kurtuluşa ulaşmanın yolu, hiç kuşkusuzdur ki, şirkten temizlenmekten geçiyor. Şirkten temizlenmeden ateşten kurtulmak mümkün değildir. Yüce Allah (cc) müşriklerin pislik olduklarını belirterek onların, Mescid-i Haram’a yaklaşmamaları gerektiğini bildirmektedir.

“Ey iman edenler, müşrikler pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar, eğer yoksulluğa düşmekten korkarsanız; biliniz ki Allah dilerse yakında sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah, bilendir, hâkimdir.” (Tevbe, 28)

“Doğrusu kurtulmuştur temizlenen, Rabb'inin adını anlatıp teslim olan” buyruğu, önce şirkten arınıp temizlenmek, ardından insanlara bu gerçekleri ulaştırmak, yüce Allah’ın buyruklarından ve bu yolda başa gelen sıkıntılardan rahatsızlık duymadan teslim olmaktır.

Tevhidi esasları kabul edip şirkten kurtulup temizlenen kişilerin ilk görevi, şirk içerisinde bulunan insanlara Tevhidi esasları duyurup onların da temizlenmesini sağlamaktır. Rabb'inin emirlerini insanlara anlatan yani Rabb'inin adını zikreden kimse, kurtulmuştur.

“Felaha ermek” Kurtuluşa, başarıya ulaşmak, belirlenen hedefe varmaktır. “felaha ermek” kavramı, 3. ayette belirtilen hedefe ulaşmaktır. Yüce Allah'ın belirlediği hedefe ulaşanlar, en büyük ateşe girmekten kurtulmuşlar, mağfirete ve cennete ulaşmışlardır.

“Tezekka” ifadesi, kişinin yüce Allah'ın indirdiği esaslarla nefisteki şirk ve günahtan temizlenmesini ifade eder. Bu ifadenin, maldan temizlenme anlamına gelen zekât “zekka” olduğunu iddia edenler yanılmışlardır. Çünkü birincisi, bu surenin nazil olduğu dönemde zekât emri ve geleneği yoktu; ikincisi, ilk ayetten itibaren anlatılan konu, ayetler ve belirlenen esaslar doğrultusunda nefsin arınmasını ortaya koymaktır.

“Rabb'inin adını zikredip teslim olan” bu ifade, tıpkı Müzzemmil suresi, 8. ayetteki “Rabb'inin adını zikret ve bütün gönlünle O'na yönel” ifadesi gibidir. Her iki ayetteki “Rabb'inin adını zikret” ifadesi, yüce Allah'ın adının yani, O'nun ulûhiyet ve Rububiyet sıfatlarının insanlara anlatılması, ulaştırılmasını ve hemen akabinde O'na yönelerek teslim olunmasını bildirilmektedir.

Yine Müddessir suresi, 2. ve 3. ayetlerde benzer manada bir ifade geçmektedir ki, ayetlerde “Kalk uyar ve Rabb'ini böylece büyükle” denilerek, ancak davet yapılarak yüce Rabb'in büyükleneceği bildirilmektedir.

Bütün bunları, daha net bir şekilde açıklayacak ifade hiç kuşkusuzdur ki, Alak suresi, 1. ayetteki : “Rabb'inin adına çağır.” Bu ayetlerden de anlaşılıyor ki yapılacak davet, ancak yüce Allah adına yapılır ve yalnızca O'nun adı insanlara anlatılırsa gerçek anlamda yüce Allah (cc) zikredilmiş, O'na teslim olunmuş, O tespih edilmiş ve felaha ulaşılmış olunur.

“Salla” salat kavramı, “Bütün gönlünle O'na yönel” (73/8) ayetinde olduğu gibi, yüce Allah'a teslimiyeti ifade etmektedir. Buradaki salat kavramının namaz kılmak şeklinde değerlendirilmesi mümkün değildir, çünkü o dönemde namaz emredilmemişti.

Bu surede geçen “salla” ifadesi, tıpkı Kıyamet suresi, 31. ayetteki “salla” ifadesi gibidir; Kıyamet suresi, 31. ayette “Tasdik etmedi, teslim olmadı” ifadesinde geçen “salla” kavramı da “teslim” anlamında kullanılmıştır.

16-17- Aksine siz dünya hayatını yeğliyorsunuz, oysa ahiret daha hayırlı ve kalıcıdır.

Kurtuluşun yolu gösterilmiş bozgunculuk ve sonuçları belirtilmiş, yapılması gerekenler açıkça bildirilmiş iken insanlardan bazıları, kendilerine bildirilen ilahi esasların aksine hareket edip hala dünya hayatını yeğliyor, daha hayırlı ve kalıcı olan ahireti bırakıyorlar.

“Ahireti bırakıyorsunuz” (75/21)

“Ki onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler, Allah'ın yoluna engel olur ve onun eğrilmesini isterler, işte onlar, derin bir sapıklık içindedirler.” (İbrahim, 3)

“Kim tuğyan edip yakın dünya hayatını yeğlemişse, onun yeri cehennemdir.” (Naziyat, 37-39)

Kendileri için belirlenen esasların dışında hareket edip bozgunculuk yapanların gayeleri hevalarını tatmin ederek dünyada rahat etmektir. Konulan kurallara göre hareket eden Mü’minler, hayırlı, kalıcı olan ahireti istemişler ve ona göre çalışmışlardır.

18-19- Elbette bu ilk sahifelerde, İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.

Ahiretin nasıl kazanılacağı, kurtuluşa nasıl ulaşılacağı, ilahi mesajda açıkça belirtilmiş ve insanların buna iman etmeleri istenmiştir. Bu belirlenen kurallar, vahyi esasları insanlara ve en azgın zorbalara ulaştırma görev ve sorumluluğu, “İlk sahifelerde, İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.” buyruğunca, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as) gibi olmaktır.

Hz. İbrahim ve Hz. Musa(as), hiçbir şeyden korkup endişe etmeden, iki zorba diktatöre karşı yüce Allah'ın adını tespih etmişler/anlatmışlar, belirlenen esaslar dâhilinde hareket edip kendilerine öğretilen esasları duyurmuşlardır. Onlar, böylece hayırlı ve kalıcı olan ahireti isteyip çalışmışlar ve hedefe, yüce Allah'ın rızasına, mağfiret ve cennetine ulaşmışlardır.

Ahireti ve kurtuluşu arzu eden kimselerin, Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa (as) gibi, bütün zorluklara göğüs gererek Tevhidi esasları ortaya koymalıdırlar. Ancak bu durumda yüce Allah’ı tespih ederek örnekleri verilen Risalet önderlerinin yolunda olacaklardır.


Eklenme: 2006-09-15
Kategori: Tefsir Çalışması
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 2249
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.04 Saniye