Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"İnsanlara yanağını çevirip ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez."
(Lokman, 18)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Fatiha Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Giriş

İnsanlar arasındaki her ilişkinin, her hareketin, üzerine bina edildiği bir esas, bu esasın kurallarını belirleyen bir anlaşma, bir sözleşme vardır. İnsanlar arasındaki tüm ilişkilerde –ticari, siyasi, iş evlilik gibi- mutlaka yazılı ya da sözlü kimi esaslar belirtilir. Belirlenen bu esasların, taraflar arasında kabul edilmesi ile bunlar, yazılı ya da sözlü olarak bir anlaşma, bir sözleşme olarak kabul edilir. Buna göre taraflar, üzerinde anlaşmaya vardıkları hususları açık bir şekilde bilirler ve ona göre hareket ederler.

İnsanlar arasındaki kimi sözleşmelerin varlığı gibi, insanların, Rab’leri ile olan ilişkilerinde de bir sözleşme vardır. İman eden bir kimsenin, yüce Allah’a niçin ve nasıl iman ettiğini, iman ettiği Rabb’inden beklentilerini, kendi sorumluluğunun ne olduğunu, neler yapacağını çok açık bir şekilde bilmesi gerekir. İşte tüm bu soruların ve isteklerin ana esası Fatiha suresinde ortaya konulmaktadır. Aslında Fatiha suresi, bir sözleşmeden çok iman eden kişinin, Rabb’ine verdiği ve kendisini bağlayan bir taahhütnamedir.

Fatiha suresi, İslâm’a girişi belgeleyen bir belge, iman eden insanın, Rabb’ine sunduğu bir akit, bir taahhütnamedir. Yüce Allah (cc), kelime-i şehadeti getirip iman kapısından içeri giren kişiler için Fatiha suresini, bir form olarak düzenleyip ortaya koymuştur. İman edenlerin, bu formda yazılanları kabul edip belirtilen hususlara uyacaklarını taahhüt etmeleriyle anlaşma yürürlüğe girmiş olur.

Fatiha suresini okuyan Müslüman birey, artık bundan sonra yüce Allah’ın Ulûhiyetini, Rububiyetini kabul ettiğini, O’ndan başka birinin ulûhiyet ve Rububiyetini kabul etmeyeceğini, ibadetini yalnızca O’na has kılacağını kabul etmiş demektir. Müslüman bireyin, bundan sonra yapacağı şey, verdiği bu taahhütnamenin gereklerini harfiyen yerine getirmektir. İşte bu taahhütname, A’raf suresinde iman edenlerin, Rab’lerine verdikleri sözdür.

“Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ diye onları kendilerine şahit tutmuştu. ‘Evet’ dediler. Kıyamet günü ‘Biz bundan habersizdik!’ demeyesiniz.” (A’raf, 172)

Ayetten de anlaşıldığı üzere iman edenler, Rab’lerine verdikleri söze şahit olduklarını itiraf ediyor, Ulûhiyet ve Rububiyette yalnızca O’nu tanıdıklarını tasdik ediyorlar. Daha doğrusu, yüce Allah (cc), Fatiha suresi ile iman edenlere Rububiyetini tasdik ettiriyor.

Fatiha suresi, iman edenlerin her an diri kalmalarını sağlayan, günün yirmidört saatinde kendilerini gözden geçirmelerine neden olan, onlara, sorumluluklarını sürekli hatırlatıp nefis muhasebesi yapmalarını sağlayan bir vesikadır.

Fatiha suresi, iman edenleri, kula kulluktan kurtarıp âlemlerin Rabb’ine kul olma şuuruna yükseltmekte, onların zihinlerinde, yüce Allah’ın büyüklüğünü ve gücünü, şefkat ve merhametini sürekli olarak canlı tutturmakta, böylece onları Rab’lerine yöneltmektedir.

Bu sure, iman edenlere cemaatleşme bilincini kazandırmakta, bireye cemaatle var olduğunu hatırlatmaktadır. Fatiha’yı okuyan bir kimse, bencil olmaktan uzaklaşmakta, cemaat içerisinde var olduğunu anlamaktadır. Bu nedenle iman eden kişi, Rabb’inden kendi adına değil cemaat adına talepte bulunmaktadır.

Fatiha’yı okuyan Müslüman, aracısız bir şekilde yüce Allah ile konuşmakta, yalnızca O’na ibadet ettiğini bildirerek O’ndan, kardeşleri adına yardım istemekte, yaşadığı hayatta kendisini, Mü’minlerle beraber doğru yola iletmesi için dua etmektedir. Fatiha suresi, aynı zamanda geleneksel din anlayışına ve kültürel yanlışlığa bir reddiyedir. Çünkü geleneksel din anlayışında Fatiha suresi, yaşayan insanlar için değil ölen kişiler için okunmaktadır.

Fatiha suresinin, içerdiği anlamlara bakıldığında sure, kendisini okuyan insanları sorumlu tutmakta, onların dünya hayatında nasıl hareket edeceklerini bildirmektedir. Oysa geleneksen kültürel din anlayışında Fatiha’yı okuyan birey, kendisini tamamen devre dışı bırakmakta ölen kişileri ön plana çıkarmaktadır. Bu nedenle bu kültürde birey, Fatiha’yı okuyup bırakmakta, kendisi bundan zerre kadar etkilenmemekte ve kendisinin sorumlu olduğunu düşünmemektedir.

Fatiha’yı ölülere okumanın durumu, tıpkı işe yeni giren bir kimsenin, iş akdini imzaladıktan sonra işverene, “Ben bu iş akdini, ölen babam ya da kardeşim için imzaladım, lütfen bu iş sözleşmemi kabul edin” demesindeki gülünç duruma düşmesi gibidir. Böyle bir iş akdi nasıl ki mümkün olamayacaksa, Fatiha’nın da ölen insanlar için okunması hem mümkün değildir, hem de bu şekilde bir okumanın, okunan kişilere hiçbir faydası olmayacaktır.

Fatiha’yı okuyan kişi, bizzat kendisi sorumludur ve o surede verdiği sözlerden yüce Allah (cc) katında sorulacaktır. Fatiha’yı, ölen kişiler için okuyan, kendisi hiçbir sevap kazanamayacağı gibi aksine, surenin amacını saptırdığı için günaha girecektir.

Sure hakkında birkaç kısa bilgi

Kur'an’da bulunan 114 sure içinde en fazla isimlendirilen, halk arasında birçok isimle anılan sure, hiç kuşkusuzdur ki Fatiha suresidir. Aynı zamanda halk arasında en çok bilinen ve en fazla okunan sure yine Fatiha suresidir.

Fatiha, Kur'an’ın başlangıç suresi olduğundan bu adı almıştır. F-T-H harflerinde teşekkül eden Fatiha, giriş, başlangıç, ilk açılma anlamında kullanılmaktadır. Bu anlamda Kur'an’a ilk girişi sağladığından dolayı Fatih, açma anlamında da Fetih olarak kullanılmıştır.

Fatiha, kitabın başlangıcı anlamında Fatihatü’l- Kitap ve el- Fatiha; hamd ile başladığından Suretü’l-Hamd -ki bu isim, Anadolu’da en çok kullanılan ifade şekli el-hamd adı ile maruftur- Kur'an’ın anası Ümmü’l-Kur'an ve Ümmü’l-Kitap-ki bu isim, Levh-i Mahfuz olan, yüce Allah (cc) indinde bulunan ana kitap için de kullanılır- ya da aynı sebepten dolayı Esas’tır.

Fatiha, yeter ve tam olması nedeniyle el-Vafiyye, yeterli olan, tamam anlamında el-Kâfiye, her şeyi içine alması nedeniyle hazine anlamında Kenz, sürekli tekrarlanan yedi ayet anlamında Seb’i Mesani, namazlarda her rekâtta okunması nedeniyle es-Salat, şükür içerdiği için sure-i Şükür, dua olarak okunmasından dolayı sure-i Dua, okunduğunda psikolojik bir rahatlama sağladığı için sure-i Şifa ya da Şafiye ve yüce Allah’tan isteme anlamında talim-i Mes’ele olarak çeşitli isimlerle anılmaktadır. (1)

Fatiha, iman edenlerin, yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Mabut sıfatlarını öğrenip yalnızca O’na kulluk yapacaklarına ve yalnızca O’ndan yardım talep edeceklerine söz vermeleri nedeniyle taahhütname ve sure-i Akit ya da Sözleşme suresi, de denilmektedir. Fatiha, yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Mabut sıfatlarını içinde barındırdığı ve Müslümanların, kulluğu yalnızca yüce Allah’a has kılacaklarına söz vermeleri nedeniyle için Tevhid suresi de denilebilir.

Tevhidin anlamında, yüce Allah’ın, kişinin tüm düşünce, söz ve davranışları üzerinde tek İlah, Rab ve Melik olduğuna göre bu sure-i celileye Tevhid suresi demek çok isabetli bir isimlendirme olur. (2) Fatiha’nın en önemli ismi, yüce Allah’ın Ulûhiyet, Rububiyet ve Mabut sıfatlarını bir arada toplaması nedeniyle hiç şüphesizdir ki Ümmü’l-Kur’an’dır.

Surenin nüzulü

Fatiha suresinin Mekke’de nazil olduğu ile ilgili rivayetler oldukça fazladır; surenin Mekki olduğuna bir delil de Hicr suresi 87. ayetidir “Andolsun sana ikililerden yedi ve bu büyük Kur'an'ı verdik.” Surenin Mekki oluşuna bir delil de Mekke’de namazın kılınmaya başlanması ve Rasulullah (as)’ın, “Fatihasız namaz yoktur” (3) sözüdür. Namazda Fatiha okunması zorunlu olduğuna göre, Mekke’de kılınan namazlarda da okunması surenin Mekki oluşuna delil teşkil eder.

Fatiha suresinin, bütün ayetleri bir arada inen ilk sure olduğu konusunda birçok rivayet bulunmaktadır. Rasulullah (as), yalnız kaldığı bir zamanda kendisine Fatiha suresinin bütün ayetleri okunur. Fatiha’daki ayetlerin, birbirleriyle olan tamamlayıcı bütünlüğü de bu surenin bir arada indiğini gösterir.

Surenin açıklaması

1- Rahman, Rahim Allah’ın adıyla.

Bir binaya girmenin, bir işe başlamanın mutlaka bir girişi, bir başlangıcı vardır. Bu nedenle besmele de Fatiha suresinin ilk girişi ve ilk başlangıcıdır.

Besmele, yapılacak işin yüce Allah (cc) adına, nasıl ve ne şekilde yapılacağını gösteren bir kılavuz, yapılacak işin, O’nun rıza ve isteğine uygun olduğunu ifade eden bir güvencedir. Hz. Süleyman (as), Sebe Melikesi Belkıs’ı, iman etmeye ve teslim olmaya davet ederken, mektubuna Besmele ile başlamıştı.

Belkıs, kendisine ulaşan Hz. Süleyman (as)’ın mektubu için, “O Süleyman’dan ve Rahman, Rahim Allah’ın adıyladır” (Neml, 30) diyordu. Belkıs, Hz. Süleyman (as)’ın neye davet ettiğini biliyordu, bu nedenle onun yanına geldiğinde Hz. Süleyman (as)’a “Bize daha önce bilgi verilmişti ve biz Müslüman olmuştuk” diyordu.

Besmele, yapılan ve yapılacak her işin yüce Allah’ın rızasına, indirdiği Kur’ani ölçülere uygun olduğunu ifade etmek, O’na söz vermektir. Bu nedenle kişi, yapacağı işin, Rabb’ine verdiği söz doğrultusunda olması için en azami dikkat gösterir, gayret eder. Bunun için Besmele, pratik hayatla bütünleşen bir eylem, insanı motive eden bir harekettir.

Besmelenin, yüce Allah (cc) adına yapılan iş ve eylemlere bir anlam ifade ettiğini gösteren bir başka delil de Hz. Nuh (as)’ın gemisidir. Hz. Nuh (as), yüce Allah (cc) adına davetini yaparken, kavmindeki azgın müstekbir sınıf tarafından reddedilir, daveti kabul edilmez, kendisine saldırırlar. Bunun üzerine yüce Allah (cc) Hz. Nuh (as)’a, gemiyi yapmasını emreden, gemi yapılır, iman eden, Mü’minleri ve diğer yaratılan her şeyden ikişer çift gemiye alır. Tufan kopar, gemi, yüce Allah’ın takdiri gereği hareket eder.

“Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca dedik ki: ‘Her şeyden ikişer çifti ve aleyhlerinde hüküm verdiklerimiz hariç olmak üzere aileni ve iman edenleri gemiye yükle!’ Zaten onunla beraber inanan pek azdı.

‘Haydi, gemiye binin, onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır; Rabb’im, elbette bağışlayandır, esirgeyendir!’ dedi.” (Hud, 40-41)

Hz. Nuh (as)’ın bu örnekliğinden de anlaşılacağı üzere, yüce Allah’ın emrine uygun hareket edip hayatlarını O’nun belirlediği esaslara göre düzenleyenlere yüce Allah (cc) yardım etmekte ve o kimseleri bağışlayıp esirgemektedir.

Besmele çekilerek yapılacak işler, mutlak anlamda söz verilen yüce Allah’ın rızasına uygun şekilde yapılmalıdır. Buna, yaşanılan hayattan bir örnek verilirse, Kur’an’da, Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların yenilmesi, O’nun adı anılmadan kesilen hayvanlardan yenilmemesi gerektiği bildirisidir.

‘‘O halde, O’nun ayetlerine iman ediyorsanız, üzerine Allah’ın adı anılanlardan yiyin.’’ (En’am, 118)

‘‘Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyiniz! Çünkü o fısktır; şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için fısıldarlar, eğer onlara uyarsanız, muhakkak siz müşriklerden olursunuz.’’ (En’am, 121)

Burada önemli olan husus vardır; yüce Allah’ın adı anılarak kesilecek hayvanın yenilebilmesi için öncelikle, O’nun rızası doğrultusunda kazanılan ve helal olan hayvanlardan olması gerekir. İkincisi, kesilecek hayvanın neden kesildiği çok önemlidir. Yüce Allah’ın adı anılarak kesilecek hayvan, yüce Allah’a isyan eden kişi ve kurumlar için kesilmemelidir.

Gayri İslami birer yer olan tekke ve zaviyelerdeki yatırlara, yüce Allah’a isyan eden beşeri sistemlerin bakan, başbakan, Cumhurbaşkanı ve gayri İslami olan kurumlarının açılışları adına, onları yüceltmek ve kutsamak maksadıyla kesilmemelidir. Bu nedenlerle kesilen hayvanlardan yemek ve kurulan o sofralarda oturmak haramdır. Aynı şekilde yılbaşında kesilen hindi ve tavuklar da haram hükmündedir. Bu kesilen hayvanlar üzerine, göstermelik olarak Besmele de çekilse, hatta Kur’an bile hatmedilse, onlardan yemek, Müslümanlara kesinlikle haramdır.

Besmele, yüce Allah (cc) adına ve O’nun rızasına uygun hareket etmenin temel ölçüsüdür. Bu konuda Hz. Muhammed (as)’a ilk gelen Alak suresi verilebilir; Peygamber (as), vahyin ilk nazil edilişi sırasında “Yaratan Rabb’in adı ile davet et,” hitabını aldıktan sonra, hayatı boyunca Allah adına hareket etmiş ve bundan zerre kadar taviz vermemiştir. Bu nedenle Besmele ile başlayan her hareket, hayatı kuşatan kurallar ve söylenen her söz mutlak anlamda yüce Allah’ın rızasına uygun olmalıdır.

Kur'an’ın ve Fatiha suresinin Besmele ile başlaması Müslümanların, okudukları bütün ayetlerin ortaya koyduğu esaslara kesinlikle teslim olacaklarının, “İşittik ve iman ettik” diyerek, hiçbir sıkıntı duymadan bu esasları kabul ettiklerinin açık bir ifadesidir. Müslümanların, okudukları ayetler doğrultusunda hareket etmeyişleri halinde müşrik, fasık ve münafık olacakları yine Kur'an’ın ortaya koyduğu bir uyarıdır.

Rububiyet sıfatı

2- Hamdolsun âlemlerin Rabb’i Allah’a.

Hamd, yüceltme (tazim) ve saygı ile birlikte sevgi göstererek övmek, verilen ve verilecek olan nimetlere, yapılan ve yapılacak lütuflara karşılık, lütuf ve nimet sahibi yüce Allah’a saygı ile şükretmektir. Hamd, şükürden daha kapsamlı, daha geniş anlamlıdır. Şükür, verilen nimete ya da yapılan iyiliğe karşılık iken hamd, verilen nimetler yanında verilecek olan nimetleri ve yapılacak lütufları da içerisine alır.

Hamd, yalnızca yüce Allah’a yapılırken şükür ya da diğer bir ifade ile teşekkür, insanlara da yapılır. İnsanlara en büyük nimetleri veren ve sınırsız lütuflarda bulunan yüce Allah (cc) olduğundan hamd, bütün anlamlarıyla yalnızca O’na yapılır. Hamd, yüce Allah’ın sıfatlarından biridir. Kur'an’da onyedi yerde geçen el-Hamid sıfatı yalnızca O’na aittir.

“Hamd, göklerde ve yerde bulunanların hepsi kendisinin olan Allah'a mahsustur; ahirette de hamd O'na mahsustur. O, hâkimdir; haber alandır.” (Sebe, 1)

“Gökleri ve yeri yoktan var eden; melekleri, ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamd olsun. O, yaratmada artırır, şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.” (Fatır, 1)

Kur'an’da hamd, ismi has olarak geçer; en çok hamd eden manasında Ahmet, övülmeye layık ve hamd eden anlamında Muhammed olarak da dört yerde geçmektedir. Yüce Allah’a hamd ve hamdın yalnız O’na mahsus olduğu ile ilgili olarak Kur'an’da kırk altı yerde zikredilmektedir.

Yüce Allah’a yapılacak hamd, bilinçli olarak yapılmalı, O’na neden, niçin, hangi sebepten hamd edildiği hamd eden tarafından çok iyi bilinmelidir. Bilinmeden yapılan hamdın hiçbir anlamı olmaz. Kur'an’da, yüce Allah’a hamdın bilinçli olarak yapıldığı ile ilgili birçok örnek vardır.

“Sen ve yanında bulunanlar gemiye yerleştiğiniz zaman: ‘Bizi o zalim kavimden kurtaran Allah'a hamdolsun.’ de.” (Mü’minun, 28)

“İhtiyarlık çağımda bana İsmail ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun, şüphesiz Rabb’im duayı işitendir.” (İbrahim, 39)

“Andolsun biz, Davut’a ve Süleyman'a bir ilim verdik de onlar: ‘Bizi iman eden kullarından birçoğuna üstün kılan Allah'a hamdolsun’ dediler.” (Neml, 15)

Görüldüğü üzere, yüce Allah’a yapılan hamdın, hepsinin bir anlamı ve bir nedeni vardır. Hamd edenler, Rab’lerine neden hamd ettiklerini çok iyi biliyorlardı. Bütün bunların yanında Mü’minlerden sıkıntıyı giderip onlara huzur vermesi, onların dünyada yaptıklarına karşılık kendilerine cenneti insan etmesi nedeniyle de yüce Allah’a hamd edilir.

“Dediler ki: ‘Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun, doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok karşılık verendir.” (Fatır, 34)

“Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah'a hamdolsun; çalışanların ücreti ne güzeldir!’ demişlerdir.” (Zümer, 74)

Bilinçli yapılan hamd kişiyi, verilen nimetlere karşı daha duyarlı kılar ve onu, bu nimetleri nasıl kullanacağına dair esasları öğrenmesine sevk eder. Diğer yandan bilinçli hamd iman eden insanı, yüce Allah’a karşı daha fazla tazim, sevgi ve saygıya götürecektir. Oysa bilinçli yapılmayan bir hamd, sahibine hiçbir şey kazandırmayacağı gibi, onu umutsuzluğa götürecek ve nankör olmasına neden olacaktır.

İnsanlara karşılıksız ve sonsuz bir şekilde yardım eden yüce Allah (cc), insanların, birçok kusur ve hatalarına hemen karşılık vermeyip onları bağışlamaktadır. Ancak insanlar, Rab’lerinin kendilerine olan sonsuz kerem ve mağfiretini yeterince değerlendirerek O’na hamd etmemektedir.

Birçok kimse, tüm düşünce, söz ve davranışları ile Rab’lerine isyan ettikleri halde sırf kimi alışkanlıkları nedeniyle ve ağız alışkanlığı gereği besmele çekmekte, hamd etmektedir.

Hamdın, en doğrusu ve isabetlisi hiç kuşkusuzdur ki, fiile uygun ve bir nedene bağlı olarak söz ve fiille yapılandır. Kendilerine verilen malı, bilgiyi ve gücü, yüce Allah’ın emri doğrultusunda ve O’nun belirlediği esaslara uygun kullananlar, bilinçli ve gerçekten hamd edenlerdir. Kendilerine verilen nimetleri, yüce Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmayan kişilerin, söz ile hamd etmeleri kendilerini aldatmaktan başka bir şey değildir ve bu kişilerin yaptıkları hamd, hiçbir anlam ifade etmeyen boş bir sözden başka bir şey değildir.

“Hamdolsun, âlemlerin Rabb’i Allah’a.”

“Âlemlerin Rabb’i” Kur'an’da, yetmişüç yerde geçen âlemler ifadesi, kırk iki kez âlemlerin Rabb’i şeklinde genel, otuz defa insanlar için özel ve bir yerde de “Bütün âlemleri yaratan” (Mü’min, 64) şeklinde tüm kâinat ve içindekiler için kullanılmıştır. İnsanlar için kullanılan âlemler ifadesi, vahye muhatap, vahiyle üstün olma ve vahiyden öğüt alma ifadeleriyle bütünleşmiş bir şekilde kullanılmaktadır.

Âlemlerin Rabb’i olan yüce Allah (cc), Rububiyet sıfatı gereği, yarattığı bütün âlemlerin yaşam ve hareket kurallarını belirlemiş, onları rızıklandırmış ve onlar için belli bir yaşam süresi tayin etmiştir. Rab kelimesi için Alak suresi tefsirine bakınız. (4)

3- Rahman’dır, Rahim’dir.

Rahman, Rahim sıfatları, Rububiyetin en önemli özelliklerindendir; çünkü bu sıfatlar olmasaydı, ne canlılar hayat sürerlerdi, ne rızık olurdu, ne insanlarda huzur, güven ve mutluluk duyguları oluşurdu. Kâinata var olan sevgi, şefkat, merhamet, iyilik ve merhamet duyguları, huzur, güven ve mutluluk hislerinin kaynağı, yüce Allah’ın Rahman, Rahim sıfatlarının yansımasından başka bir şey değildir.

Yüce Allah (cc), Rububiyet sıfatı nedeniyle kâinatta yarattığı canlıları ve tabii ki kullarını, Rahman, Rahim sıfatlarından dolayı rızıklandırıp yaşatmakta, güven duygusuyla donatıp onların huzurlu ve mutlu olmalarını sağlamakta, sevgi ve saygı hisleriyle bir arada yaşamalarına imkân vermektedir. Güneşin doğup batması, yağmurların yağıp suların akması, mevsimlerin değişip her mevsime ait güzelliklerin ortaya çıkması, canlı cansız tüm varlıkların kendi kaderleri içinde hareket etmeleri Rahman, Rahim sıfatlarının tezahürüdür

Rahman, Rahim sıfatları, Ulûhiyetin de temelidir; bu nedenle ceza vermede adalet, mükâfatta ise cömertlik ön plana çıkmaktadır. Bu sıfatları nedeniyle yüce Allah (cc), tek ilah olduğu halde zulmetmemekte, yarattıklarına şefkat göstermekte, kullarının birçok günahını affetmekte, hata ve kusurlarını bağışlamaktadır.

Rahman, Rahim sıfatları, Mabut sıfatının da temelidir; ibadetlerin kabul edilmesi, ibadetlerde işlenen hata ve kusurların bağışlanması, ibadetlere karşılık verilmesi hep Rahman, Rahim sıfatlarının gereğidir.

Rahman sıfatı, daha çok dünya hayatında bütün kullara rızık verme, onları koruma, yaşamalarını sağlama, kulların isyanlarına hemen karşılık vermeden azaplarını erteleme ve yukarıdan beri anlatılan özellikleri ve hasletleri karşılar ve yapılan ibadetlerin kabulünü sağlar.

Rahim sıfatı ise, dünyada acıma özelliğini içermekle beraber daha çok ahirette Mü’min kulların, kimi günahlarının bağışlanmasını, onlara acınmasını ve mükâfat verilmesini sağlamaktadır. Diğer bir ifade ile yüce Allah (cc), dünya hayatında bütün kullarına karşılıksız verdiği maddi, manevi, fiziki, ruhi, sosyal ve zaman olarak bütün nimetleri Rahman sıfatı gereği verirken, Mü’minlerin yaptıklarına karşılık verilen mükâfatlar, onlara fazladan yapılan bağışlanmalar da Rahim sıfatıyla karşılamaktadır.

Rahman, Rahim sıfatları Kur'an'ı Kerim'de 327 yerde geçmektedir.

Ulûhiyet sıfatı

4- Din gününün sahibidir.

Ulûhiyet sıfatı, egemen, sahip (malik) olmayı gerektirir; ancak bu, zayıf, geçici ve etkisiz bir egemenlik değil, güçlü, sürekli, etkili ve insanın bulunduğu her yerde var olan bir egemenliktir. Bu nedenle din gününün sahibi olmak, ulûhiyet sıfatının bir gereğidir. Mâlik olmak, süreklilik gerektiren bir durumdur ve din günü var olduğu sürece var olan bir sıfattır.

Din gününün maliki sıfatını anlayabilmek için, öncelikle dinin ne olduğunu bilmek gerekir. Çünkü dini anlamadan onun malikini anlamak mümkün değildir.

Din

1- İnsanın hayatını düzenleyen kanun ve kuralların, tabi olunan esasların bütününe din adı verilmektedir. Bu kavram Kur'an'da, kimi yerde millet olarak da tanımlanmaktadır. Günümüzde din kavramının karşılığında sistem, düzen, ideoloji, düşünce ifadeleri kullanılır.

2- İnsanları boyunduruk altında bulundurup itaat ettirmek, köleleştirmek ve onların hayat tarzını belirlemek için hüküm koymaktır.

3- Yapılan itaatleri mükâfatlandırıp isyanları cezalandırmak, iyi insanları onurlandırıp gözetmek, korumak, kötülük yapanlara, yaptıklarının karşılığı olan cezayı vermektir.

Kur'an'da din, bütün bu anlamlarıyla geçmektedir.

1- Din, insanların hayatını kuşatan kurallar bütünü olarak Kur'an'da birçok ayette geçmektedir. Yüce Allah (cc), Rasulü’nü Hak din ile gönderdiğini, kulları için koyduğu bu dinin (yaşam biçiminin), müşriklerin koydukları din(sistem)lerden üstün olduğunu bildirmiştir. Buna göre insanların, hayatlarını düzenlemek için konulan kuralların tümü, dindir.

“O, Rasulü’nü hidayetle ve hak dinle gönderdi ki, müşrikler hoşlanmasa da onu bütün dinlerden üstün kılsın” (Tevbe, 33)

Din kavramının insanların uyguladıkları düzen ve sistem oldukları ile ilgili bir örnek de Hz. Yusuf (as)'ın kardeşini yanında alıkoyması ile ilgili durumudur. Kardeşini yanında alıkoymak isteyen Hz. Yusuf (as), kardeşinin yükü içine gizlice kendi su tasını koydurtur, sonra da o tası kimin aldığını ve tası alanın cezasını sorar.

“Peki, dediler, ya yalancı çıkarsanız o(hırsızlık ede)nin cezası nedir? Cezası, (tas) kimin yükünde bulunursa işte o, onun karşılığıdır, biz zalimleri böyle cezalandırırız!’ dediler.

“(Yusuf) bunun üzerine, kardeşinin heybesinden önce onların heybelerini aramaya başladı; sonra tası kardeşinin heybesinden çıkardı. İşte Yusuf'a böyle bir çare öğrettik, yoksa Kral'ın dinine göre kardeşini alıkoyamazdı, meğer Allah dilemiş olsun...” (Yusuf, 76)

Yüce Allah’ın bildirdiği şekilde hareket eden Hz. Yusuf (as), tası kardeşinin yükü içinden çıkartarak onu yanında alıkoymuştur. Bu örnekte uygulanan sistem, Hz. Yakup (as)’ın ilahi esasları uyguladığı sistemdir, Mısır kralının uyguladığı yasalarda böyle bir ceza bulunmamaktaydı.

2- İnsanları zorla itaat ettirip onların hayat tarzlarını belirlemeye örnek ise, Ashab-ı Kehf'in içinde yaşadığı müşrik toplum ve oradaki zorba yönetimdir. Bu müşrik toplum ve zorba yönetim, herkesi kendilerine itaat ettirmek için, bugünkü demokratik diktatörlükte olduğu gibi, zorbalığa başvurur ve alternatif tüm düşünceleri susturmaya çalışır.

Ashab-ı Kehf diye anılan gençler, bu zorbalığa karşı kıyam ederler ve sonunda hicret edip müşrik toplumdan ve zorba yöneticilerden saklanırlar. Yüce Allah (cc), onları, bir mağarada 309 yıl uyuttuktan sonra uyandırır. Onlar, hem oradaki kalış sürelerini öğrenmek hem de biraz yiyecek aldırmak için bir arkadaşlarını şehre göndermeye karar verirler ve ona şehirde dikkatli olmasını, zalim müşrik zorbalara yakalanmamasını öğütleyerek şöyle derler:

“Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler ki, o takdirde asla iflah olamazsınız.” (Kehf, 20)

Bu ayette anlatılan, “kendi dinlerine döndürürler” ifadesi, kendi kanunlarına döndürürlerdir. Bu konuda başka bir örnek de, günümüz zorbalarının tarihsel ataları Fir'avn'ın kavmine söylediği ifadesidir. Fir'avn, her dönem zorbalarının yaptıkları gibi alternatif düşünce sahiplerini yok etmek için çırpınır, ancak sonuçta her zalimin uğradığı akıbete uğrayarak kendisi yok olup gider.

“Fir'avn: ‘Bırakın beni Musa'yı öldüreyim de Rabb'ine yalvarsın; çünkü ben onun, dininizi (tabi olduğunuz sistemi) değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum' dedi” (Mü'min, 26)

Tarihin her döneminde zorba güçler, Risalet önderlerini kendi yaşam tarzları olan sistemlerine yani dinlerine döndürmek için çalışmışlar, onları tehdit etmişlerdir. Bunlardan biri de Hz. Şuayb (as)’ın kavmidir.

“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb, mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize (sistemimize) dönersiniz!’ (Şuayb): ‘İstemesek de mi?’ dedi” (A’raf, 88)

Kavmi, Hz. Şuayb (as)’ı, kendi sistemlerine (dinlerine) döndürmek için tehdit ederler, ancak o, Allah’ın dininden dönmeyeceğini onlara açıkça ilan etmiştir.

3- Ceza ve mükâfat verme konusunda da yüce Allah'ın, hak eden kimselere vereceği ceza örnek verilebilir.

“O gün Allah, onlara hak ettikleri cezalarını (dinlerini) tam verir ve onlar da bilirler ki, Allah apaçık haktır.” (Nur, 25)

“Muhakkak ki, lanet onların üzerindedir ceza (din) gününe kadar.” (Hicr, 35)

“O'dur ceza (din) günü hatamı bağışlayacağını umduğum” (Şuara, 82)

Bütün manalarıyla din, en mükemmel şekilde ancak yüce Allah (cc) tarafından konulur ve ancak O'nun tarafından en adil ve en güzel karşılık verilir. Yüce Allah (cc), hem dünya hayatında insanların hayatlarını düzenlemek, hem de ahiret gününde yapılanların karşılığını en adil şekilde vermek için din gününün Maliki (sahibi) dir. O’nun dışında, ceza ve mükâfat verecek hiçbir güç tanımamak, imanın gereğidir.

Din günü, dünya hayatında dini yüce Allah'ın belirlediği ölçülere göre yaşayanların, ahiret gününde karşılığını en iyi şekilde alacakları gündür. Din günü, dünya ile ahireti bütünleştiren bir bilinçtir. İnsanlar, din günü bilincini kendilerinde hâkim kıldıktan sonra dünya hayatında daha duyarlı, daha etkin bir hale gelirler. Böylece dünyada kendilerine çeki-düzen verir, ahirette de en iyi karşılığı görürler.

“Son da ilk de Allah'ındır.” (Necm, 25)

“...İlkin sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz.” (A'raf, 29)

“O halde bundan sonra sana dini ne yalanlatabilir.” (Tin, 7)

Buraya kadar olan bölüm özetlenecek olursa kişi, kulluk edip teslim olacağı otoritenin -ki bu yüce Allah'tır- Rububiyet ve Ulûhiyet sıfatlarını hakkıyla tanıyarak yüce ve üstün olan âlemlerin Rabb'ine tam anlamıyla teslim olurda, işte o zaman gerçek bir Mü’min olacak ve böylece İslâmi bir kimlik kuşanacaktır. Yüce Allah'ın Rububiyet ve Ulûhiyet sıfatları net bilinmeden Mabut sıfatının ona hasredilmesi mümkün değildir.

Yüce Allah’ın Rububiyet ve Ulûhiyet sıfatlarını net olarak kavrayamayan Müşrikler, bundan dolayı Mabut sıfatında O'na ortak koşmaktadırlar.

“Allah'ı hakkıyla takdir edip tanıyamadılar, Allah kuvvetlidir, üstündür.” (Hac, 74)

“Allah'ı hakkıyla takdir edip tanıyamadılar hâlbuki kıyamet günü yer tamamen O'nun avucundadır, gökler de sağ elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir” (Zümer, 67)

Mabut sıfatı

5- Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz.

Ulûhiyetin Allah'a ait olduğu bilinci ile kuşanan Mü’min birey, artık tüm hareketlerini Rabb’inin indirdiği esaslara göre düzenleyerek Mabut sıfatının, yüce Allah'a ait olduğunu salih amelleriyle tasdik edecektir.

Mabut sıfatı, kulluğun yalnızca yüce Allah'a hasredilmesini gerekli ve zorunlu kılar. Mü'min kişi, Rububiyet ve Ulûhiyet sıfatlarında ortak koşmadığı yüce Allah'a Mabut sıfatında da ortak koşamaz. İlk iki sıfatta kâmil anlamda tanıyıp tasdik ettiği yüce Rabb'ine kulluğu hasretmek, Mü’min için kaçınılmaz olacaktır.

İbadeti yüce Allah'a has kılmak, bireyin tüm hareketlerini içine alır. Çünkü “abd” kelimesi kulluk, ibadet ve itaat kavramlarını ifade eder. Bu nedenle kişi, kime itaat ediyorsa ona ibadet edip kulluk yapıyor ve onu mabut kabul ediyor demektir. Örneğin, İsrailoğullarını kendisine köle edinen Fir’avn’e Hz. Musa (as), şu cevabı vermiştir.

“O başıma kaktığın nimet de İsrail oğullarının kendine kul (köle) yapmandandır.” (Şuara, 22)

Fir'avn, İsrailoğullarını kendisine itaat ettirmiş, boyun eğdirmiş ve bunun karşılığında onlara bazı yardımlarda bulunmuştur. Kur'an, bu olayı kulluk yapmak olarak verir ve İsrail oğullarının da, fasıklar olduklarını belirtir.

“Kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler, çünkü onlar yoldan fasık bir kavim idiler.” (Zuhruf, 54)

Buradan da anlaşılıyor ki kulluğu, bütün yönleriyle yüce Allah'a has kılmayanlar, fasık kimseler olarak küfre girmişlerdir. Fısk sapmak, fasık ise sapan kimse olduğuna göre, mabutluk sıfatını Allah’tan başkasına hasredenler, sapmış, fasık kimselerdir.

Cemaatleşme Esastır

“Yalnız sana kulluk ederiz” ifadesi çoğuldur; bu da gösteriyor ki Ümmü’l Kur'an olan bu surede, daha ilk başta cemaatleşmeye verilen önem ortaya konulmaktadır. Kur'an'ın bütününde yüce Allah’ın, Mü’minlere seslendiği tüm hitaplarında “Ey iman edenler”, “O Mü’minler” şeklinde ifadeler kullandığı görülür.

Kur'an, kurtuluşa eren kişilerin ancak Mü’minler olduğunu, bir duvarın tuğlaları gibi kaynaşanların yüce Allah tarafından sevildiklerini ve yüce Allah'ın rahmetinin ancak velayet bağını oluşturan Mü’minlerin üzerinde olduğunu bildirmektedir. Yüce Allah (cc), Mü’minlerin, topluca Allah'ın ipine sarılmalarını, dağılıp parçalanmamalarını istemekte, Müslümanların tefrikadan uzak durmalarını tavsiye etmektedir.

Kur'ani gerçeklerden de anlaşılacağı üzere İslâm'da cemaatleşme farzdır. Bu nedenle yüce Allah (cc), kendisine yapacağımız duayı öğretirken çoğul ifadesini kullanmıştır.

“Yalnız senden yardım isteriz.” Kulluk kime yapılıyor ve kime itaat ediliyorsa yardım da ancak ondan istenir. Yardım istemek, kulluk yapanın doğal hakkı olduğu gibi, yardım etmek de, kulluk yapılanın üstlendiği zorunlu bir görevidir. Bu üstleniş, kimileri için mecburiyetin, kimileri için ise rahmetin bir gereğidir ve yüce Allah (cc), kullarına rahmetiyle yardım etmektedir O, Rahman ve Rahman oluşunun gereği ve sonucu olarak yarattığı tüm varlıklara yardım edecektir. Bu, yüce Allah’ın Rububiyet sıfatının da bir gereğidir.

Yüce Allah'a kulluk yapmak gibi, O'ndan yardım istemek de yine çoğul ifadesiyle bildirilmektedir. “Yalnız senden yardım isteriz,” ferdi, cemaat adına harekete geçiren bir ifade; ben değil, biz. Dua ve istekler, içinde bulunulan cemaat adına yapılmaktadır. Ferdin isteği, ancak cemaat için yapıldığı zaman bir anlam ifade eder ki bu, ferdi cemaatle bütünleştiren, onu cemaatin bir parçası kabul eden bir durumdur.

Bir kimsenin, “Yalnız senden yardım isteriz.” Dua edebilmesi, o kişinin, bir cemaate olması gerekir. Belli bir İslâmi cemaat içerisinde bulunmayanların, bu ifadeyi kullanmaları onlara sorumluluk yükler ve onları yalancı durumuna düşürür. Çünkü istekler çoğul bir ifade ile cemaat adına yapılmaktadır “biz” denilerek yüce Allah'tan talepte bulunulmaktadır. Bu nedenle birey olan, bir cemaat içinde bulunmayan bir kişi ya derhal bir cemaat içine girecek –tabii ki gireceği bu cemaat Kur'an ve Sünnet'in tarif ettiği ve Kur'ani ölçüler içinde hareket eden bir cemaat olacak- ya da namazında Fatiha'yı okumayacaktır.

Müslüman olduğunu iddia eden bir kimsenin, namaz kılacağına ve namazda da mutlaka Fatiha'yı okuyacağına göre -ki, Fatihasız namaz olmaz- bu durumda Müslüman olduğunu iddia eden kimse, derhal, vahyi ölçüler içerisinde bir cemaate girmek zorundadır. Fatiha'yı değiştirip oradaki ifadeleri tekil yapamayacağına göre, kendisini Fatiha'ya göre değiştirip bir an önce Müslüman bir cemaatte girmek durumundadır.

Yüce Allah'ın rahmeti, ancak cemaatleşen Mü’minler üzerinedir, cemaatleşme Müslümanlar için olmazsa olmaz bir zorunluluk ve iman etmenin gereği ve sonucudur. Bun u gerçekleştiremeyenler, yüce Allah’ın yardımına mazhar olamaz, kendisine rahmet edilemez.

Buraya kadar olan birinci bölüm, Ulûhiyet ve Rububiyet sıfatları öğrenilen yüce Allah'a söz verip ahitleşme bölümüdür. Kişi, yüce Allah'ın Rububiyet ve Ulûhiyet sıfatlarını iradi olarak kabul ettiğini beyan ettikten sonra, Mabut sıfatını da, yalnızca O'na has kıldığına dair yüce Allah'a söz vermektedir. Bu ise, kişinin, Rabb’ine verdiği bir taahhütnamedir.

Yardım talebi

6-7- Bizi doğru yola ilet, nimet verdiklerinin; gazaba uğramayan ve dalalette olmayanların yoluna.

Çoğul bir ifade kullanılarak yüce Allah'a yapılan dualar, burada da devam etmektedir. Bu, böyle bir dua bir yakarış ki, yalnız bu çağda yaşayanların değil, geçmiş çağlarda yaşayan Risalet önderlerinin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yakarışlarıyla bütünleşen bir yakarış.

“Nimet verilenlerin yoluna” (5) bu hitap, yapılan ahitleşmenin içtenliğini, doğruluğunu teyit ve tasdik mahiyeti taşımaktadır. “Nimet verilenler” gibi olmak, onların yolunda gitmek ve onlar gibi yaşamak istek ve temennisi, dua ve yakarışıdır bu.

Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler gibi olmak ve onlar gibi vahyin belirlediği esaslar içerisinde hareket etmek isteyen bireyin tek başına hareket etmesi, hiç kimse ile bütünleşmemesi mümkün değildir. Buna rağmen tek başına hareket eden ya da etmek isteyen kimse, yüce Allah'tan yapmayacağı bir şeyi talep etmektedir ki bu, yalancılık ve sahtekârlık olur. Çünkü yüce Allah’a yapılan niyazda “Bizi doğru yola ilet, nimet verdiğin kimselerin yoluna” denilerek çoğul bir ifade kullanılıyor, çoğul kullanıldığına göre o ifadenin içini dolduracak eylemde bulunulması gerekir.

Bir kimsenin, bir yerden, birçok insan adına bir şeyler isteyip onu aldıktan sonra onları tek başına kullanması nasıl ki bir sahtekârlık ise, aynı şekilde İslâmi bir cemaatleşmeyi sağlamadan, çoğul adına dua edilmesi ve cemaatleşme için herhangi bir çabasının bulunmaması da yüce Allah’a karşı yalan söylemektir.

“Nimet verdiğin kimselerin yoluna”, vahiy nimetiyle şereflenmiş peygamberler, sadıklar, şehitler ve salihlerin yoluna duyulan arzu, istek ve iştiyakın ifadesidir. O nimet sahipleri ki, kendilerine gelen vahyi esasları, dünyevi bütün değerlerini ortaya koyarak insanlara ulaştırmaya çalışmışlar ve iman edenlerle, küfrün bütün baskı ve zulmüne rağmen cemaat olmayı başarabilmişlerdir.

Nimet verilenlerin yoluna tabi olmak isteyen kimseler, onlar gibi gereğince inanmak, inandıkları esaslar doğrultusunda diğer Mü’minlerle bütünleşmek ve Tevhidi mücadeleyi bütün değerlerini ortaya koyarak yapmak zorundadırlar. Aksi halde, saparak gazaba uğrayanların yoluna gireceklerdir.

“Nimet verdiklerinin yoluna” yüce Allah'ın Rububiyet ve Ulûhiyetini tasdik ettiren sonra, Mabut sıfatını O'na has kılan Mü’minler, hayatlarının tüm aşamalarında kendilerini doğru yol üzerinde, nimet verilenlerin yolunda bulundurması için yüce Allah’tan yardım istemektedirler. Bu, kulluğun gereği bir taleptir ve ibadet edilene karşı acziyetin bir ifadesidir.

Âlemlerin Rabb'i olan yüce Allah (cc), yardım talep edenlerin taleplerine karşılık veren, Rahman ve Rahim olan, kulluğu kendisine has kılanlara din gününde yardım eden, yardım edecek ve Mü’minleri doğru yola, nimet verilenlerin, onları gazaba uğramaların ve sapmaların yoluna iletecektir. Bu, O'nun Rububiyet, Ulûhiyet sahibi oluşunun ve Mabut sıfatını O'na has kılışın bir gereği ve sonucudur.

“Gazaba uğramayanların ve sapmayanların yoluna” İslâm, Hz. Adem(as)'dan Hz. Muhammed (as)'a kadar gelen vahiy zincirinin adı olduğuna göre, Müslüman olan ya da olduğunu iddia eden herkes İslâm'ın belirlediği esaslara göre hareket etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyetlerini gereği gibi yerine getirenler gazaba uğramayan ve sapmayanlardır.

Kur'an'da, gazaba uğrayanlar ve sapanlar ya da başka bir ifade ile saptıkları için gazaba uğrayanlar, vahyi esaslar doğrultusunda hareket etmeyip Allah ve Rasulü'nün belirlediği esaslar dışında hareket edenlerdir.

Fatiha'yı okudukları halde, okudukları doğrultusunda hareket edip İslâmi bir cemaat içinde bulunmayanlar, vahyi esaslar doğrultusunda hareket etmedikleri için sapmış ve gazaba uğramış kimselerdir. Yüce Allah'tan, nimet verilenlerin doğru yolunu isteyenler, istedikleri doğrultuda hareket etmemeleri halinde, gazaba uğrayanlardan ve sapanlardan olacaklardır.

Fatiha suresi, günde altı vakit kılınan namazlarda kendilerini gözden geçirip nefislerinin muhasebelerini yapan Mü’minlerin, âlemlerin Rabb'i yüce Allah’a sundukları bir taahhütname, iman eden kulun, Rabb’ine takdim ettiği bir sure-i akd ve Mü’minleri, bu akitten sonra Kur’an’a yönelten Ümmü’l Kur’an’dır.

“Onların orada duası: ‘Allah'ım sen her türlü eksiklikten uzaksın!’ birbirlerine sağlık dilekleri: ‘Selam', dualarının sonu da: ‘Âlemlerin Rabb'i Allah'a hamdolsun!' sözleridir.” (Yunus, 10)

(1) Bu isimlendirmeler için Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c.1, sh. 27-28'den yararlanılmıştır.

(2) Bu tanımlama müfessirin kendisine aittir.

(3) Darimi, salat, 36; Ebu Davut, salat, 136; İbn Mace, salat, 11.

(4) Rab kelimesi için, Alak suresi tefsirine bakınız.

(5) Nimet kelimesi için, Kalem Suresi tefsirine bakınız



Eklenme: 2006-09-15
Kategori: Tefsir Çalışması
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 2982
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.04 Saniye