Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir."
(Müddessir, 38) "

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Duhâ Sûresi

Giriş

İnsan, sorumluluk bilincini kuşanarak, kendisine belirlenen ölçüler içerisinde hareket ettiği sürece, mutlak anlamda doğruya ulaşır. Aynı şekilde insan, ölçülü bir şekilde Rabb’ine tevekkül ettiği sürece, yüce Allah (cc), o insana her zaman yardım edecek, onu en zorlu anlarında yalnız bırakmayacaktır.

Duha suresi, küfrün, azgınlığını doruk noktaya ulaştırdığı, şirkin kol gezdiği, bid’at ve hurafenin din diye kabul edildiği, cehalet ve bağnazlığın ilmin yerini aldığı, insani değerlerin sıfırlandığı bir ortamda, Tevhidi esasları duyurmaya, ilahi mesajı insanlara ulaştırmaya çalışan Tevhid erlerinin çalışma şevklerini artırmakta, hareket stratejilerini belirlemektedir.

Bu sure, Tevhidi esasları duyuran Tevhid erlerinin yalnız olmadıklarını, en güçlü, en güvenilir olan alemlerin Rabb’inin kendileriyle beraber olduğunu hatırlatmakta, onlara, en zorlu zamanlarında da normal zamanlarda da yardım edeceğini haber vermektedir. Ancak yüce Allah’ın güvenine ve yardımına mazhar olabilmek için Müslüman davetçilerin, mutlak anlamda Rab’leri tarafından konulmuş kurallara uymaları, hayatlarını ve Tevhidi mücadelelerini bu kuralların belirlediği esaslar doğrultusunda düzenlemeleri gerekir.

Şu bir gerçektir ki insanın, bir şeye mazhar olabilmesi, bir şeyi elde edilebilmesi ve hedeflediği amaca ulaşılabilmesi ancak Rabb’i tarafından konulan kurallara uygun hareket etmesi ile mümkündür. İşte Duha suresi, Müslümanlara bu gerçeği hatırlatmaktadır.

Bugün, kendilerini İslâm’a nispet eden ve İslâm adına bir şeyler yaptıklarını sanan kimselerin en büyük çıkmazları, hiç kuşkusuzdur ki, vahyi prensipler doğrultusunda ve Tevhidi esasların belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmeyişleridir. Her birey ya da grup, Kur'an’dan bir kısım ayetler alıp onunla hareket etmekte, işlerine gelmeyen ayetleri görmezden gelmekte ya da kendi mantıklarına göre eğip bükmekte anlamlarını çarpıtmaktadırlar.

İslamcıların, bugün içerisinde bulundukları durum, Kitap ehli Yahudi ve Hrıstiyanların bir zamanlar içerisinde bulundukları durum gibidir. Onlar da kendilerine inen ilahi mesajı, kendi hevalarına göre değiştirmişler ve Kur'an’ın ifadesi ile kelimeleri yerlerinden kaydırarak çarpıtmışlardı. Bu anlayış doğrultusunda hareket eden İslamcı kişi ve gruplar, bu nedenle sürekli bir bocalama, bunalım yaşamakta ve birbirleriyle sürekli bir ayrılık içerisinde bulunmaktadırlar. Bunların da sonları, tıpkı Kitap ehli Yahudi ve Hrıstiyanlar gibi, bir müddet sonra Kitaplarından uzaklaşıp ve tamamen küfür içerisine girmekdir.

İnsanın, bulunduğu yerin, ulaştığı noktanın ve elinde bulundurduğu değerin kıymetini bilmesi için, geçmişine, ilk hareket noktasına bakması, geçmiş dönemi ile şuan içerisinde bulunduğu durumu karşılaştırması gerekir. Sure, insanın her iki durumunu da ortaya koyarak kişinin bunun üzerinde düşünmesini istemektedir. İşte o zaman insan, elindeki değerlerin kıymetini bilecek ve bu değerleri daha bir hassasiyetle muhafaza etmeye çalışacaktır.

Surenin Nüzul Sebebi

Duha suresi, kimi rivayetlere göre, vahyin bir süre kesilmesi üzerine, Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber (as)’a hitaben; “Rabb’i Muhammed’i terk etti, ondan ayrıldı” demeleri üzerine nazil olmuştur. Ancak nüzul sebebi ne olursa olsun bu sure, yüce Allah’ın kendi dinine yardım edenlere yardım edeceğinin ve onlarla beraber olacağının çok açık bir göstergesidir.

Bir Eleştiri

Duha suresi, elbette diğer bütün sureler gibi önce Hz. Muhammed (as)’a inmiş ve öncelikle onu sorumlu tutmuştur. Ancak yüce Allah (cc), Rasul olarak gönderdiği Hz. Muhammed (as)’a, kendisinin bir elçi olduğunu bildirmiş ve kendisine bildirilenlerin insanlara ulaştırılmasını istemiştir.

“Ey Elçi, Rabb’inden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O'nun mesajını duyurmamış olursun. Allâh seni insanlardan korur. Doğrusu Allâh, kâfirler toplumunu yola iletmez.”(Maide, 67)

“Elçi'ye düşen, sadece duyurmaktır. Allâh, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilir.” (Maide, 99)

Rasuller, Rab’lerinden kendilerine bildirilen ilahi mesajı duyurmakla mükelleftirler. Bu, yüce Allah’ın öteden beri gelen yasasıdır ve bu yasa Hz. Muhammed için de geçerlidir. Diğer bir husus, emrin hususi oluşu umumi oluşuna mani değildir. Zaten Kur'an’ın, kıyamete kadar gelecek tüm insanlara seslenmesi, onları sorumlu tutması, ilahi mesajın genel, evrensel ve çağlarüstü olması bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Ancak ne acıdır ki, bu gerçeklere rağmen bazı müfessirler, Duha suresinin yalnızca Hz. Muhammed (as)’a ait olduğunu söyleyebilmektedirler. Bunlardan bazıları:

“Bütün bunlar Peygambere özgüdür.”(Fizilal-il Kur'an),

“Bu ve bundan sonraki sure de Rasulullah’ın sureleri olduğu…”(Tefsir-i Kebir ve Hak Dini Kur'an Dili)

Bu ve benzeri iddialar, Kur'an gerçeğiyle bağdaşmamakta, evrensel ve çağlarüstü yüce Kur'an’ın hükümleri, zaman ve kişi ile sınırlandırılmaktadır ki bu, Kur'an’a yapılabilecek -en hafif ifade- ile büyük bir haksızlıktır.

Hangi düşünce ile yapılırsa yapılsın, Kur'an ayetlerinin ya da surelerinin bir kısmını belli bir çağa ya da kişiye hasretmek, onun evrensel ve çağlarüstü mesajına gölge düşürecektir. Bu ise insanları, Kur'an’ın o ayet ya da surelerinden sorumlu olmadıkları düşüncesine sevk edecek ve bu düşünce ile Kur'an’dan yüz çevirmelerine neden olacaktır.

Kur'an ayetlerinin bu şekilde sorumsuzca tefsir edilmesi ve Kur’ani kavramların daraltılması, günümüz insanının Kur'an’dan yüz çevirmelerinin önemli nedenleri arasındadır.

Surenin Tefsiri

1-3- Kuşluk vaktine, sâkinleşen geceye andolsun ki Rabb’in, seni bırakmadı ve sana darılmadı.

Müslüman şahsiyet için hayat, günün yirmidört saatidir. Sorumluluk bilinci ile hareket eden Müslüman bir kimse, kendisine Rabb’i tarafından bahşedilen hayatın her anından sorumlu olduğunu bilir ve ona göre hareket eder. Müzzemmil suresinde bildirildiği üzere gecesini öğrenme, okuma ve ibadetle en iyi bir şekilde değerlendirmek durumunda olan Müslüman birey, gündüzünü de iman ettiği Tevhidi ilkeleri insanlara duyurmakla mükellef olduğunu bilir ve ona göre hareket eder.

Müslüman birey, yüklendiği ilahi mesajın ağır sorumluluğunu bilir ve kendisini muvaffak etmesi, yardım ve rahmetini esirgememesi için Rabb’ine yönelerek O’ndan yardım ister. Yüklenilen sorumluluğun ağır oluşu ve azgın, inatçı ve çetin muhataplar karşısında kendilerini yalnız hisseden Müslüman Tevhid erleri, Rab’lerinin yardımını bekler.

“Kuşluk vaktine, sâkinleşen geceye andolsun ki Rabb’in, seni bırakmadı ve sana darılmadı.”

Yüce Allah (cc), kendi yolunda mücadele eden kullarını hiçbir şekilde ve hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını, onlara yardım edeceğini vaat etmektedir. Bu öyle bir vaattir ki, yeminle ifade edilerek kullarına ve kendi yolunda mücadele edenlere sonsuz bir güven duygusu vermektedir. Bu güven duygusu, Müslüman davetçilerin omuzlarındaki sorumluluk duygusunu hafifletmekte ve onlara daha fazla çalışma gücü ve şevki vermektedir.

Yüce Allah’ın verdiği destek ve güven duygusu, en güçsüz insanları, en zorba diktatörlere karşı çıkarmış, o diktatörlerin yüzlerine hakkı haykırmalarını sağlamıştır. Bunun en açık örneği, Hz. Musa (as)’ın, yüce Allah’ın yardımı ile zorba Fir’avn’e karşı çıkması ve onu Hakka ve imana davet etmesidir.

“(Musa): ‘Rabbim, ben onlardan bir kişi öldürmüştüm, beni öldüreceklerinden korkuyorum, kardeşim Hârûn, o, dil bakımından benden daha güzel konuşur. Onu da benimle beraber, beni doğrulayan bir yardımcı olarak gönder. Zira ben, beni yalanlayacaklarından korkuyorum.’ dedi.

(Allâh) dedi: ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeyecekler. İkiniz ve size uyanlar üstün geleceksiniz!”(Kasas, 33-35)

“Onlara yardım ettik de üstün gelenler kendileri oldular.”(Saffat, 116)

Yüce Allah’ın yardımı olduktan sonra Müslümanların Rab’lerine güvenmeleri ile karşısına çıkamayacakları ve yenemeyecekleri diktatör kalmayacaktır. Bunun için öncelikle Müslümanların, Rab’lerinin belirlediği esaslar doğrultusunda hareket etmeleri ve sonsuz bir şekilde O’na güvenmeleri gerekir. Yüce Allah (cc), kendi dinine yardım edene yardım edeceğini vaat etmektedir.

“Gönderilen elçi kullarımıza şu sözümüz geçmişti, mutlaka zafere ulaştırılanlar kendileri olacaktır ve gâlip gelenler, mutlaka bizim ordumuz olacaktır!” (Saffat, 171-173)

“Onlar, sırf ‘Rabbimiz Allah'tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allâh'ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allâh'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı. Allâh, kendi(dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allâh, kuvvetlidir, galiptir.”(hac, 40)

“Kuşluk vaktine, sâkinleşen geceye andolsun ki Rabb’in, seni bırakmadı ve sana darılmadı.”

Tevhidi esasların insanlara duyurulduğu kuşluk saatinin en yoğun, en kalabalık anlarında da, gecenin en sakin zamanında Müslümanların gece namazına kalktıklarında yalnız bulunduklarını sandıkları o anda da yüce Allah (cc), Müslüman kulları ile beraberdir, onları yalnız bırakmamaktadır.

Geceler sararken aydınlık ufku,
Uyanır Müslüman bölünür uyku,
Uykuyu terk eder hem de huzurlu
Abdestle kuşandı huzura durdu..
%%%
Teheccüt namazı kılmaya başlar,
Sanki bir deryaya su gibi akar,
Kalbinde bir huzur göklerde uçar,
Şükreder Rabb’ine elini açar.
%%%
Gecenin üçünde yalnızlık yoktur,
Duha’nın ikinci ayetin okur,
Rabb’inden müjdeler ve destek sözü,
Alınca sevinir ve huzur bulur.
%%%
Elleri havada dudaklar titrek,
Yüzünde bir hüzün gözleri ürkek,
Korku ve umutla boynunu büker
Rabb’inden istiyor bir iki dilek.
%%%
Diyor ki, ey Rab’im, acı sen bana,
Kalbimi kaydırma yöneldim sana,
O hesap gününde dehşetli anda,
Mağfiret eyle sen bu fakir cana.
%%%
Her insan Rabb’ini edinse sırdaş,
Başkaca gerekmez arkadaş yoldaş,
Her türlü sırrını rahatça söyler,
Aramaz bir başka veli ve sırdaş.
%%%

“Rabb’in, seni bırakmadı ve sana darılmadı.” Allah yolunda mücadele eden Müslümanların, bu mücadeleleri sırasında kimi zaman istemeden ya da bilmeden, sözlü ya da fiili olarak bazı hatalar işlemeleri ve pişman olup tevbe etmeleri halinde, Yüce Allah (cc), vahyi esaslar doğrultusunda hareket ettikleri sürece, kendi yolunda mücadele eden Müslümanları hiçbir şekilde yalnız bırakmayacağını vaat etmektedir.

Bu nedenle Müslüman davetçiler, her geçen gün daha iyiye daha güzele doğru yol alacaklardır.

4- Senin sonun, ilkinden iyi olacaktır.

Hayat, sürekli olarak bir devinim halindedir; insan, bu hayat içerisinde daima iyiye, güzele ulaşmaya çabalar, bulunduğu noktadan biraz daha ileriye gitmek ister. Şu bir gerçektir ki, Kur’ani ölçüler içerisinde, Rab’lerine tevekkül ederek hareket edenlerin iki günü birbirine eşit olmayacaktır. Nitekim Rasulullah (as): “İki günü eşit olan kimse ziyandadır” buyurmuştur.

İnsan, yaşadığı hayatta başıboş değildir; alemlerin Rabb’i yüce Allah (cc), kâinattaki her şeyi düzenlediği gibi, insanı da yarattıktan sonra yalnız bırakmamış, ona, en zorlu dönemlerinde yardım ederek sıkıntılardan, zorluklardan kurtarmıştır. Bu gerçek iman etsin etmesin, bütün insanlar için geçerli bir kuraldır. Ancak iman etmeyen kimseler, inat ve nankörlüklerinden dolayı bu gerçeği inkâr ederler.

Müslümanlar, iman etmeden önceki durumlarını, iman ettikten sonraki durumları ile karşılaştırmalıdırlar ve Rab’lerinin kendilerine bahşettiği iman ve hidayet nimeti yanında diğer nimetlerini de hatırlamalı, geçmişleriyle kıyaslayarak Rab’lerine şükretmelidirler. Unutulmasın ki, geçmişini unutanların hem gelecek için yapacakları fazla bir şeyleri olmaz, hem de Rab’lerinin kendilerine lütfettiği nimetlerin değerinin bilmezler.

İman eden kimse, elbette küfür ve şirk içerisinde bulunduğu zamandan daha iyi bir durumdadır. Vahyi prensipler doğrultusunda mücadele verenler, yerinde oturanlardan daha iyidir. Nitekim yüce Allah (cc), yerinde oturanla kendi yolunda mücadele verenlerin bir olamayacaklarını bildirmektedir.

“İman edenlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, mallarıyla canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine de güzellik vaat etmiştir ama mücahitleri oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır.”(Nisa, 95)

Allah yolunda, Tevhidi esaslar uğrunda dünyevi zevklerinden vazgeçmeyenlerin, mallarıyla canlarıyla ve bütün değerleriyle mücadele etmeyenlerin sonları elbette hiç iyi olmayacaktır. Allah yolunda oldukları halde mücadelelerinde farklı olanların da sonları ve memnuniyetleri farklı olacaktır.

Allah yolunda hareket etmeyi, Kur’ani bir sorumluluk olarak kabul edenler, bu sorumluluklarını, vahyin belirlediği ölçüler içerisinde yerine getirmek için bütün değerleriyle mücadele edenlerin sonları önceki durumlarından daha iyi olacaktır. Bu durum, dünyada böyle olduğu gibi ahirette de böyle olacak ve Müslümanlar, en iyi şekilde o gün ağırlanacaklardır.

“Ey mutmain olan nefis! Râzı etmiş ve râzı edilmiş olarak Rabbine dön! (İyi) Kullarım arasına gir! Cennetime gir!”(Fecr, 27-30)

Dünya hayatında Allah yolunda çekilen sıkıntılar, uğranılan zulüm ve baskılar sonucunda Müslüman bireyler, “Râzı etmiş ve râzı edilmiş olarak Rabb(ler)ine dön(ecekler) ve (yüce Allah’ın salih) kullarım(dediği insanlar) arasına gir(ecekler)! cennetlerde ağırlanacaklardır. İşte bu kimselerin sonları öncelerinden iyi olacak ve memnun edileceklerdir.

5- Rabbin, sana verecek ve sen râzı olacaksın.

Yüce Allah’ın rızasına ulaşmak, O’nun vaat ettiği mükâfatı alabilmek için öncelikle Müslüman olan bir kimsenin O’ndan razı olması gerekir. Kul, Rabb’inden, O’nun indirdiği Tevhidi esaslardan razı olması ve Kur’ani hükümleri yaşamaktan dolayı huzur ve mutluluk duyması gerekir.

Müslüman birey, Rabb’inden indirilen hükümlere karşı, içinde hiçbir sıkıntı duymadan, isteyerek, tamamen kendi hür iradesiyle, yalnızca Rabb’inin rızasını gözetleyerek teslim olmadıkça Rabb’i ondan razı olmaz.

Müslüman bir şahsiyet, Allah yolunda, başına ne gelirse gelsin, bundan hiçbir rahatsızlık duymamalı, kendisini imtihan ettiği için Rabb’ine şükretmelidir. Müslüman, çevresindeki tenkit, eleştiri, hakaret, iftira, baskı ve zulümlere aldırış etmeden emrolunduğu üzere dosdoğru hareket ederek ve huzur dolu bir kalple Rabb’ine kulluk yapmaya ve O’nun yolunda mücadele edip Tevhidi esasları insanlara duyurmaya devam etmelidir. İşte o zaman Rabbi, ona verecek ve o râzı olacaktır.

Rabb’inin indirdiği hükümlere karşı ve bu hükümleri yaşamaktan dolayı içlerinde sıkıntı duyanlar, bu nedenle ayetlerin bir kısmını alıp bir kısmını bırakanlar, namazlarını, özellikle de gece namazlarını kılarlarken sıkıntı duyanlar, istemeye istemeye ya da gösteriş için infak edenler, Tevhidi gerçeklerin gereğince hareket etmeyenler, Hakkı batıla bulayıp gerçekleri gizleyenler, kalplerinde Allah’tan başkasının korkusuna yer verenler, İslâmi mücadelede yer almayanlar, kısacası düşünce, söz ve davranışlarını Kur'ani esaslar doğrultusunda düzenlemeyenler, yüce Allah’tan razı olmayan kimselerdir. Bunlar, hangi ameli işlerlerse işlesinler, yaptıkları boşa gitmiş kimselerdir.

“Böyledir, çünkü onlar, Allâh'ın indirdiğinden hoşlanmamışlar, Allâh da onların amellerini heder etmiştir.”(Muhammed, 9)

“Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'a ve Rasulüne karşı nankörlük ettiler; namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler.” (Tevbe, 54)

Rıza karşılıklıdır; insan, Rabb’inden kendisine indirilen ilahi mesajdan ve bu ilahi mesajı hayatında pratize etmekten hoşnut ise, Rabb’i de ondan razı olacaktır. Bu yüce Allah’ın vaadidir ve O, vaadine sadıktır. Yüce Allah (cc), hiç kimseden bir karşılık beklemeden, yalnızca Kendisinin rızasını kazanmak için çalışan ve salih amellerde bulunanlardan razı olacağını vaat etmiştir.

“En çok korunan da ondan uzak tutulur. O ki malını vererek arınır, yücelir ve onun yanında, hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur. Yalnız yüce Rabbinin rızâsı için verir. Yakında kendisi de râzı olacaktır.”(Leyl, 17-21)

Kulun, kendisini en güzel şekilde yaratan, kendisine her şeyi sınırsız bahşeden, doğru yolu gösteren Rabb’inden razı olması zaten akletmenin ve insan olmanın bir gereğidir. Çünkü kendisi hiçbir şey değilken Rabb’i onu yaratmış ve onu alemlere üstün kılmıştır. Bu nedenle yüce Allah’tan razı olmamak nankörlük ve insanın kendi gerçeğini inkâr etmekten başka bir şey değildir.

“Rabbin, sana verecek ve sen râzı olacaksın.” Birçok kimse, zaman zaman geçmişinin muhasebesini yapar; bazen geçmişte yaptıklarına üzülür, pişmanlık duyar, hayıflanır. Bazen de geçmişe oranla şimdi içerisinde bulunduğu değerlendirir ve şükreder Rabb’ine kendisini bu günlere ulaştırdığı için. Geçmişin değerlendirilmesi, geleceğin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Müslüman bireyler, geçmişte içerisinde bulundukları yalnızlığı, manevi yönden içinde bulundukları boşluğu, bilinçsiz bir şekilde olaylar karşısındaki vurdumduymaz tutumlarını düşünmeli, aynı durumda bulunan insanlara yardım elini uzatmalıdırlar.

6- O, seni yetim bulup barındırmadı mı?

Bu ayetin nüzul sebebi, bazı müfessirler tarafından, Rasulullah (as)’ın, yetim olması ve yüce Allah’ın onu, akrabaları yanında barındırması şeklinde gösterilir. Bu ayetin o duruma işaret ettiği söylenebilir, ancak ayetin evrensel yapısı gereği, tümüyle o duruma hasredilemez. Ayetin Rasulullah (as)’ın o durumuna delalet etmesi şekil olarak uygun düşebilir, fakat ayetin tamamen bu durum için inzal edildiğini ileri sürmek yanlıştır.

Cahiliye Araplarında kavmiyet asabiyeti ileri derecededir. Onlar, yetim olan yakınlarını, özellikle bu erkekse, hiçbir şekilde ortada sahipsiz bırakmazlar, en iyi şekilde koruyup gözetirler. Bu nedenle ayetin işaret ettiği husus daha geniş ve evrensel ve çağlarüstü yapısına uygun bir şekilde açıklamak gerekir.

Yetim olmak, insanın hem fikri hem de fiziki olarak yalnız olması, toplum içerisinde bulunmasına rağmen kendi içinde yalnızlığını yaşamasıdır. Nitekim Rasulullah (as) bu anlamda yalnızdı ve çevresinde aynı düşünceyi paylaştığı insanlar pek fazla yoktu. Zaten bu nedenle zaman zaman gidip Hira mağarasında kendi yalnızlığını yaşıyor, kendisiyle baş başa kalıyordu.

Cahiliye toplumu içerisinde tek başına denilecek şekilde yalnız olan Hz. Muhammed (as), kendisine Risalet sorumluluğu yüklendikten sonra, giderek etrafında insanlar birikmiş ve böylece yalnızlığından kurtulmuştur. Önceleri Muhammed-ül Emin olmasına rağmen fikrini paylaşacağı bir topluluğu yok iken, Risaletle beraber, kısa bir süre içerisinde onbinlere, giderek yüzbinlere varan bir toplulukla beraber olmuştur. İşte kendisine vaat edilen “Rabbin, sana verecek ve sen râzı olacaksın.” ilahi müjde gerçekleşmişti.

Bugün, insanlar, beşeri zulüm sistemleri tarafından bireyselleştirilmekte ve yalnızlığa mahkum edilmektedirler. Fikirsizlik kaosunda çırpınıp yalnızlıklarını yaşayan insanların, iman etmeleri ve yüce Allah (cc) yolunda mücadele etmeleri neticesinde yüce Allah (cc), onları yalnızlıklarından kurtaracak ve belki de milyonların oluşturduğu bir toplulukla beraber bulunacaklardır.

Beşeri tağuti sistemlerin baskı ve zulmü altında yalnızlık girdabında bunalan insanların, Tevhidi esaslara iman etmeleri ve bu uğurda mücadele etmeleri ile içerisinde bulunulan yalnızlık ve şaşkınlık sona erecektir. Yolunu şaşırmış beşer, Tevhidi esaslara sarılmakla hem yalnızlıktan kurtulacak hem de insanlığa yol gösteren Tevhidi esaslarla huzura kavuşacaktır.

7- Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?

Cahiliye toplumunun içerisinde bulunduğu çıkmazlar, beşeri sistemlerin insanlar üzerindeki baskı ve zulmü, zenginlerin doyumsuz mal hırsları, yoksulların her geçen gün giderek yoksulluk içerisinde kıvranmaları, toplumsal bunalım ve kaos, şiddet, terör ve adaletsizlik, beşeri sistemlerin karakteristik yapısıdır. Bu sistemlerin, çözüm adına çıkardıkları ve insanların yarınlarını ipotek altına alan yasalar, toplumda varolan adaletsizliği daha fazla artırmaktadır.

Beşeri sistemlerin, verdiği bozuk, inançsız eğitim sonucunda yetişen neslin, her gün yaptığı soygun, katliam, terör, aile hayatındaki huzursuzluk, evladın ebeveynine karşı, hiçbir inanç ve kültürle izah edilemeyecek saygısız tutum ve davranışları, ebeveynin çocukları, inançsız ve başıboş yetiştirmesi hayatı insanlara zehir etmekte, yaşanmaz bir hale koymaktadır.

Gerek beşeri sistemlerin, gerekse yetiştirdiği bozuk ve inançsız neslin her geçen gün daha da bozulması, toplumun içerisinde bulunduğu bunalım, kaos ve adaletsizlik, bugün akıl sahibi insanları rahatsız etmektedir. Arap cahiliye toplumunun içerisinde bulunduğu ve bugünkü beşeri sistemlerin bozuk özelliklerini taşıyan durumları da, her akıl sahibini gibi Hz. Muhammed (as)’ı da rahatsız ediyordu. Bu yüzde Hz. Muhammed (as), varolan bu bozuk toplumsal yapıya çareler düşünüyordu. Bu nedenle zaman zaman Hira mağarasına çekilen Hz. Muhammed (as) ne yapabileceği, bu bozukluğa nasıl bir çözüm getireceği ile ilgili çareler arıyordu.

Hz. Muhammed (as)’ın içerisinde yaşadığı cahili Arap toplumunun durumu içler acısı idi. Günümüz cahili beşeri şirk toplumlarında ve beşeri demokratik zulüm sistemlerinde olduğu gibi, devlet bozuk ve inançsız nesiller yetiştirmekte, fuhuş yuvalarında, eğlence yerleri olan bar, pavyon, gazino gibi yerlerde kadınları ruhsatlı olarak pazarlamakta, içki ve kumarı teşvik etmekte, yüce Allah’a ve Rasulüne savaş olan faizi ekonomisinin temeli saymaktadır.

Cahiliye mantığı her dönemde ve her yerde hep aynıdır, hiç değişmemiştir. Her konuda olduğu gibi, cahiliye küfür yaşantısı, dikilen putların önündeki ibadet merasimleri de benzerlik göstermektedir. Geçmiş cahiliyede müstekbirler, Lat, menat, Uzza ve Hübel putları önünde merasimler düzenleyerek ibadete duruyorlar, putlarını korumaya çalışıyorlardı.

Günümüz müstekbir müşrikleri de Hz. Nuh (as)’dan günümüze kadar uzanan müşrik ve putperest mantığı aynen sürdürmekte ve her dönem putperestleri gibi puthanelere koşup ilah edindikleri büyük put M. Kemal’in ve onun yanındaki diğer putlar İnönü ile Bayar’ın putları önünde merasimler düzenleyerek ibadete durmaktadırlar.

Mekke cahili toplumundaki burjuva sınıfı, zulüm ve baskı ile halkı nasıl sömürmüş ise, günümüz cahili toplumunda da beşeri dikta rejimi, bir avuç burjuva adına halka baskı yapıp sömürmektedir. Müstekbir zorbalar, her iki cahiliye döneminde Rab’lerine isyan etmişler ve hakimiyetin kendilerinde olduğunu iddia ederek insanların idaresi için yasalar çıkarmışlardır.

Cahili toplumların ve müstekbir idarecilerin benzerlikleri ve yüce Allah’a isyanları saymakla bitmez. Ancak cahili toplumlar içerisinde yaşayan ve akıl sahibi olduklarını söyleyen insanlarda birbirlerinden çok farklı yönler ve kişilikler vardır. Arap cahiliye döneminde yaşayan Hz. Muhammed (as), içerisinde yaşadığı cahili müşrik toplumunun yaptıklarını onaylamamış, bu cehaleti ortadan kaldırıp topluma doğruyu göstermek için gece gündüz demeden çareler aramış, uğraşmış, didinmiştir. Bu çabaları sonuncunda yüce Allah (cc), ona yol göstererek o toplumun kurtuluşunu sağlaması için görevlendirmiştir.

Günümüzde, geçmiş cahiliye toplumlarına oranla yüce Allah’a daha fazla isyan edilmekte, yüce Allah’ın kulları üzerinde terör estirilmekte, her türlü şirk ve küfür, resmi ideoloji tarafından teşvik ve finanse edilmektedir. Ancak günümüzde akıl sahibi olduklarını iddia eden kimseler, sistemin yaptığı zulüm ve isyana, ellerindeki Kur'an’a sarılıp “dur” diyecek ve Hakkı ortaya koyacakları yerde onlar, küfür sisteminin yasaları gölgesine sığınıp şirk ve küfür içerisinde sisteme destek olmaktadırlar.

Günümüz Samiri soylu belamların, hakkı batıla karıştırıp insanları Tevhidi esaslardan uzak tutmaları ve tağuti sisteme, zillet içinde kul ve köle olmaları yüzünden tağuti sistem daha çok azmakta küfür ve şirkini çeşitlendirerek sürdürmektedir.

“Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?” Ezilen, sömürülen, hakları ellerinden alınan insanların haklarını almak için oluşturdukları Hılf–ül Füdul çalışmaları, insanların sıkıntılarına yeterince çare olamıyor, zalimler yapacaklarını yine yapıyorlardı. Toplumdaki onca zulüm ve adaletsizlik karşısında şaşkın bir halde bulunan Hz. Muhammed (as), buna bir çözüm arıyordu. İşte o zaman yüce Allah (cc) onun imdadına yetişiyor ve onu bu şaşkınlık ve sıkıntısından kurtaracak reçeteyi veriyor, ona kurtuluşun yolunu gösteriyordu.

8- Seni fakir bulup zengin etmedi mi?

Bu ayetin açıklanmasında da yine bazı müfessirler tarafından yanlış denilebilecek açıklamalar yapılmıştır. Bunlar, maddeci bir yaklaşımla Hz. Muhammed (as)’ın, fakir bir genç olduğunu ve Hz. Hatice (a.anha) ile evlenmesi ile evlenmesinden sonra zenginleştiğini iddia etmektedirler.

Hz. Muhammed (as), Kâbe’nin koruyucusu olan Haşim oğulları içinde yaşamış, akrabalık bağlarının güçlü olduğu bu kavimde yoksulluk yüzü görmemiş, daha sonra da zengin olan Hz. Hatice (r.anha) ile evlenmiş ve onun mallarının başına geçmişti. Bu nedenle Hz. Muhammed (as)’ın öyle çok fakir olup sonradan zenginleştiğini söylemek pek tutarlı değildir.

Hz. Hatice (r.anha)’ın mallarının yönetimini eline alan ve daha sonra Hz. Hatice (r.anha)’ın vefat etmesiyle malların tamamı kendisine kalan ve üstelik toplum içinde Muhammed ül Emin olan Rasulullah (as), zengin olmasına rağmen akrabaları ve birkaç arkadaşı dışında fazlaca bir arkadaş çevresi olmamıştır. Hz. Muhammed (as), sahip olduğu bütün mallarını tebliğ ettiği ilahi mesaj uğrunda harcamış ve hicret ettiğinde de bir deve alacak kadar bir paraya bile sahip olamamıştı. Yani Rasulullah (as), mali yönden zengin iken fakir duruma düşmüştü. O halde ayeti nasıl anlamak mümkündür.

“Seni fakir bulup zengin etmedi mi?” Birincisi, Hz. Muhammed (as)’ın en önemli zenginliği, hiç kuşkusuzdur ki “Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?” ayetinin de işaret ettiği üzere bilgi ve iman zenginliğidir. Bu nedenle Hz. Muhammed (as), ne yapacağını bilmez bir durumda iken kendisine ulaşan Tevhidi esaslar ile sonsuz bir bilgi zenginliğine sahip olmuş ve insanlara yol gösteren bir Hadi olmuştur.

Rasulullah (as)’ın, tebliğden önceki bilgi ve iman noktasındaki fakirliği, başka ayetlerde de ortaya konulmakta ve Duha suresinin bu ayetine açıklık getirmektedir. Nitekim yüce Allah (cc), Rasulünün tebliğden önceki durumunu şöyle bildirmektedir.

“Sen bundan önce bir Kitap okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı o zaman iptalciler, kuşkulanırlardı.”(Ankebut, 48)

“İşte sana da böyle emrimizden bir ruh vahyettik. Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, doğru yola ilettiğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz sen, doğru yola götürüyorsun.”(Şura, 52)

“Biz, bu Kur'an'ı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Sen ondan önce (bunları) bilmeyenlerden idin.”(Yusuf, 3)

Bütün bu ayetler de ortaya koyuyor ki, bilgi konusunda fakir olan Rasulullah (as), ilahi sorumluluğu yüklendikten sonra bu konuda zenginleşmiş, insanlara yol gösteren bir önder olmuştur.

“Seni fakir bulup zengin etmedi mi?” İkincisi, İslâmi esasları tebliğ etmeden önce fazla bir arkadaşa sahip olmayan Rasulullah (as), tebliğden sonra kendisi uğrunda hiç çekinmeden canlarını verebilecek yüzbinlerce arkadaşa sahip olmuştur. Yani Rasulullah (as), tebliğden önce arkadaş ve çevre yönüyle oldukça fakir iken tebliğden sonra bu konuda, hiç kimseye nasip olmayacak kadar zenginleşmiştir. Üstelik bu zenginlik, mali zenginlik gibi geçici değil, kıyamete kadar sürecek, bugün milyonların gönlünde taht kurmuş bir zenginliktir.

9-10- Öyleyse sakın öksüzü ezme, soru soranı azarlama.

İslâm, sahipsizlerin sahibi ve koruyucusu bir sistem, hayatı düzenleyen bir nizam ve insanların, iki dünyada da huzur ve mutluluğunu sağlayan ilahi bir dindir. Bu yüce dine iman etmiş ve bu dini insanlara ulaştırmakla görevli olan Müslümanların önceliği, toplum içerisinde ezilen, yoksul bırakılan kimselere el uzatmak, onlara, Tevhidi esasların ulaştırılması kadar, fikri, mali gibi konularda da yardımcı olmaktır.

Kur'an, birçok surede belirtildiği üzere, yetimin ve yoksulun haklarının verilmesi üzerinde oldukça fazla duruyor. Bu nedenle Kur’ani prensipleri kabul etmiş Müslümanlar, kimsesizler, yetimler ve yoksullar konusunda oldukça hassas olmak durumundadırlar. Müslümanlar, kendi maddi imkânları bulunmasa bile Kur'an’da sıkça ifade edilen “Yoksula yedirmeğe teşvik etmiyorsunuz.”(Fecr, 18) ilahi buyruğu gereğince bu konuda girişimlerde bulunmalıdırlar.

Yoksullara yardımın teşvik edilmesi için Müslümanların yapmaları gereken en önemli faaliyet, beraber oldukları diğer Müslümanlarla bir yardım fonu oluşturmak ve bu fondan ihtiyaç sahiplerine yardım edilmesini sağlamaktır. Bu, Müslümanlar tarafından, hem Rab’lerinin buyruğu gereği sorumluluklarını yerine getirmeleri, hem toplumsal yaşamda bu kimselerin sıkıntılarının giderilmesi için mutlaka yapılmalıdır. Aksi halde Maun suresinde belirtilen, yoksulun yedirilmesine önayak olmadıklarından dolayı dini yalanlayanların durumuna düşeceklerdir.

“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, öksüzü iter, kakar, yoksulu doyurmağa önayak olmaz.”(Maun, 1-3)

“Soru soranı azarlama.” Müslümanlar, Tevhidi esasları insanlara duyurmakla sorumlu ve görevli bulunduklarına göre, bu konuda insanların soracakları sorulara sabırla cevap vermeli ve hiçbir şekilde sorulan sorulardan dolayı sıkıntı duymamalıdırlar. Soru soran kişilerin konuyu anlamamaları ve bu nedenle tekrar tekrar sorularını tekrarlamaları karşısında Müslüman davetçiler, bu kişileri hiçbir şekilde azarlamamalıdırlar. Hatta azarlamak şöyle dursun, sorulan sorulardan dolayı soru sahibine karşı en küçük bir sıkıntı bile duymamalıdırlar. Çünkü onlar, Abese suresinde anlatılan ve Rasulullah (as)’ın ibn Mektum’a karşı tavrını eleştiren ayetleri çok iyi bilmektedirler.

“Surat astı ve döndü; ama geldi diye. Ne bilirsin belki o arınacak, yahut öğüt dinleyecek de öğüt, kendisine yarayacak. Kendisini müstağni görene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne! Fakat koşarak sana gelen, saygılı olarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun.”(Abese, 1-10)

Müslümanlar, bıkıp usanmadan, gece gündüz demeden, ilahi mesajı anlatmalı, karşılaştıkları sorular, hoşlarına gitmese de her soruyu en güzel biçimde cevaplamalı, cevabını bilmedikleri soruları, daha sonra cevaplayacaklarını söyleyerek soru sahibine karşı güler yüzle karşılık vermelidirler.

Müslümanların öncelikli görevi, sorumlu oldukları ve tebliğ etmekle mükellef oldukları Tevhidi esasları insanlara duyurmak, onlara ilahi mesajı anlatmak ve açıklamaktır. Bu görev, Müslümanlar için her şeyden daha önemlidir. Bu nedenle hiçbir gerekçe, bu görevin ertelenmesi ya da geciktirilmesi için mazeret olamaz. Çünkü bu görevi veren alemleri Rabb’i yüce Allah’tır.

11- Ve Rabb’inin nimetini anlat.

Nimet ifadesi, Kalem suresinde belirtildiği üzere, İslâm, Tevhidi esaslar ve hidayettir. Kur'an, nimet verilenleri anlatırken bunların Tevhidi esasları anlatan peygamberler, hidayet üzerinde bulunan sıddıklar, İslâm uğruna canlarını veren şehitler ve İslâm’ın emirleri doğrultusunda hareket eden salih kimseler olduklarını belirtiyor.

“Kim Allah'a ve Elçi'ye itâat ederse işte onlar, Allâh'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır!”(Nisa, 69)

“Ve Rabb’inin nimetini anlat.” İnsanlar, şirk, küfür, bid’at ve hurafe içerisinde yüzerlerken; beşeri tağuti sistemler, İslâmi esaslara ve bu esaslara iman edip yaşayan Müslümanlara düşmanlık yapıp insanların yüce Allah yoluna dönmelerini engellerken Tevhidi esasları anlatmaktan sorumlu olan Müslümanların susmaları, durmaları mümkün değildir. Bu nedenle Rab’lerinin bildirdiği esasları, gece gündüz demeden anlatmalı, insanlara duyurmalıdırlar.

İnsanların kurtuluşları, Müslümanların Tevhidi esasları anlatmalarına bağlı olduğu gibi Müslüman davetçilerin Rab’lerini razı edebilmeleri, sorumluluklarını yerine getirebilmeleri ancak tüm insanlık için nimet olan Rab’lerinin nimetini anlatmaları ile mümkündür.

11- Ve Rabb’inin nimetini anlat.

Eklenme: 2011-02-25
Kategori: Tefsir
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 2788
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.04 Saniye