Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"...Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür."
(A'raf Suresi, 126)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Fecr Sûresi

Giriş

Gecenin en Karanlık olduğu an sabaha en yakın zamandır. Zulmün ortalığı kasıp kavurduğu, totaliter diktatörlerin, idareleri altındaki halklara hayatı zindan çevirdikleri, belamların ortaya çıkıp şirk ve küfürlerini din diye insanlara empoze ettikleri her dönemde, fecrin aydınlığını müjdeleyen, aydınlığın öncüleri olan İslâm davetçileri ortaya çıkmıştır. Risalet önderi peygamberler ve onların izinde giden Tevhid erleri davetçiler, duyurdukları Tevhidi esaslarla diktatörlerin yıkılmasını sağlamışlar, karanlıkları yok edip ortalığı aydınlatmışlardır.

Aydınlığın müjdecileri elçiler ve davetçiler, duyurdukları ilahi mesajla diktatörlerin zulmüne ve onların destekçileri olan Samiri soylu belamların şirk ve küfrüne karşı çıkmışlar, karanlıklardan kurtulmanın reçetesini insanlara sunmuşlardır. Baskıyı, zulüm ve despotizmi tek çıkar yol, küfür ve şirki yaşam tarzı haline getiren totaliter diktatörlerle onların destekçileri Samiri soylu belamlar, kendilerine gelen elçi ve davetçileri yalanlamışlar ve bütün güçleri ile ilahi mesaja karşı çıkarak zulüm ve şirklerini sürdürmüşlerdir.

Kendilerine gelen elçilere ve getirdikleri Tevhidi esaslara karşı çıkan ve zulümlerinde sınır tanımayan şirk ve küfrün temsilcileri olan totaliter diktatörler ve onların yardımcıları mele ve mütref takımının tümü, dünya hayatında helak olmuşlar, temsil ettikleri küfür ve şirk düzenleriyle birlikte tarih sayfalarına kara bir leke olarak geçmişlerdir.

Fecr suresi, Leyl (Gece) suresinde sonra gelen bir suredir; bu, geceden sonra fecrin geleceğinin müjdesidir. Leyl (Gece) suresinde erkek ve kadın olarak en güzel söz olan Tevhid tasdik edildiğinde karanlığın yerini aydınlık alacaktır. Tevhidi esasların, İslâm davetçileri tarafından ortaya konulması ile şirk ve küfrün temsilcileri olan totaliter diktatörlerin ve onların destekçileri Samiri soylu belamların zulmü bitecek, insanlar üzerinde oluşturdukları karanlıkların yerini fecrin aydınlığı alacaktır.

Bu sure, aydınlık fecrin ortaya çıkmasının ancak tağuti beşeri dikta rejimlerinin ortadan kaldırılmaları ile mümkün olacağını örnekler vererek ortaya koymaktadır. Bunun için Müslümanların, öncelikle Tevhidi esasları ortaya koymaları gerekir. Tevhidi esasların ortaya konulmasından sonra Müslümanların, zalimlerin zulmünü ortadan kaldırmaya güç yetirmemeleri halinde yüce Allah (cc) Müslümanlara yardım edecek ve zalimleri yok edecektir.

Fecr suresinde, geçmiş totaliter diktatörlerin ve şirk dinine bağlı zorbaların acı sonlarının verilmesi, günümüz diktatörlerine ve onların destekçileri olan Samiri soylu belamlara bir uyarı niteliğindir. Bu sure, günümüzdeki tağuti sistemin küfründen, Samiri soylu belamların, Hakkı batıla bulayıp ortaya koydukları şirklerinden vazgeçmemeleri halinde, sonlarının geçmiş tarihsel ataları gibi olacağını bildirmektedir.

Bu sure, vahyi esasları inkâr ederek kendi hevalarını ilah edinip hevalarına göre insanları idare eden, yeryüzünde bozgunculuk yapıp fitne çıkaran, insanların kanlarını akıtıp mallarını sömüren diktatörlerin helak edilişlerini, helak ediliş nedenlerini anlatmaktadır. Bu diktatörlerin, kıyamet günündeki durumlarını ve onlara verilecek cezaları da belirten bu sure, Rab’lerini razı edebilmek için hayatlarını ortaya koyarak bu diktatörleri Tevhidi esaslara davet eden davetçilere verilecek mükâfatları belirtmekte ve onların cennete ve salih kulların arasına katılacaklarını bildirmektedir.

Bir Açıklama Ve Eleştiri

Kur'an-ı Kerim’de, birbirini tutmayan, birbirleriyle çelişen ayetler olmadığı gibi, rastgele ifadelerin bir araya getirilmesi de sözkonusu değildir. Yüce Allah (cc), hangi ayeti nerede, nasıl kullanacağını çok iyi bilmekte, anlamsız ve tutarsız ifadeleri bir araya getirmekten münezzehtir.

Kâinatta her şeyi yerli yerince yaratan yüce Allah (cc), Kur'an’da da ayetleri yerli yerince kullanmış, ayetleri sureler içerisinde birbirini tamamlar bir şekilde tutarlı olarak nazil etmiştir. Ancak durum böyle olduğu halde, kopyalama yöntemiyle tefsir yapan ya da meal yazan bazı kimseler, kendilerinden önceki müfessirlerin tefsir anlayışını ve metodunu aynen aldıklarından dolayı, yaptıkları tefsir ve meallerde birbiriyle çelişen, birbirleriyle ilgisi bulunmayan birçok söz ve ifadeyi de aynen almışlardır. Bu tür yapılan tefsir ve meallere bakıldığında Kur'an, sanki anlaşılmaz, birbirini tutmayan ifadelerin yer aldığı bir kitap görüntüsü vermektedir.

Birçok sure gibi Fecr suresi de, geleneksel kopyacı müfessir ve mealcilerden nasibini almış, daha surenin başında, surede işlenen asıl konu ile hiçbir ilgisi bulunmayan ifadelere yer verilmiştir. Buna örnek olarak, Fecr suresi girişinde anlatılan “On gece” bazı meallerde, “Zilhicce ayının ilk ya da Ramazan ayının son on gecesi veyahut da arefe ya da Kurban bayramıdır” şeklinde verilen ifadeler verilebilir. Bu anlamsız ve tutarsız mantık, surenin bütünlüğünü bozmakta, birbirleriyle ilgisi bulunmayan konulara bu surede yer verilmektedir.

Surenin Tefsiri

1-4- Andolsun fecre, on geceye, çifte ve tek’e, girmekte olan geceye.

“Fecr,” zifiri karanlığın ardından aydınlığın geleceğini müjdeleyen aydınlık, karanlığı kaldıran nur ve parlaklıktır. Bir önceki Leyl suresi, geceye/karanlığa yeminle başlıyordu ve gündüzün ortaya çıkacağını müjdeliyordu. Gündüzün ortaya çıkabilmesi için de, erkek ve kadının el ele vererek çalışmaları, en güzel sözün tasdik edilerek bu uğurda, maddi ve manevi olarak mücadele etmeleri gerekir.

Bu surede ise, fecrin gelmesi ancak tek ve çift olarak, gece gündüz denilmeden çalışılması halinde zalimlerin zulümlerinin yok edileceği ve insanlar üzerinde oluşturdukları karanlıkların kaldırılacağı belirtilmektedir.

“On geceye” geleneksel kopyalama yöntemi ile yapılan tefsirlere takılmadan, sure bütünlüğü içerisinde “on gece” ifadesine bakıldığında bunun, surede anılan Ad, İrem, Semud ve Fir’avn ile ilgili olduğu görülecektir. Zaten başka bir anlamda anlaşılması da mümkün görülmemektedir. Çünkü hem konu bütünlüğü, hem de işlenen konu ile örtüşmesi nedeniyle “On gece” ifadesi, surede adı geçen kavimlerle ilgilidir. Buna göre “On gece” surede adı geçen kavimlerin helak edildikleri gecelerin toplamıdır.

“'Âd (kavmi) ise uğultulu, azgın bir kasırga ile helâk edildiler. (Allâh) Onu, yedi gece, sekiz gün ardı ardına onların üzerine saldı. O kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi serilmiş görürsün.” (Hakka, 6-7)

“Andolsun Hicr halkı de peygamberleri yalanladılar. Onlara âyetlerimizi verdik, ama onlardan yüz çeviriyorlardı. Dağlardan güvenli evler yontuyorlardı. Sabaha girerlerken onları da (o) korkunç ses yakaladı.” (Hicr, 80-83)

“Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, düzeltmezlerdi. Allah'a yemin ederek dediler ki: ‘Biz, gece ona ve âilesine baskın yapalım sonra velisine: 'Âilesinin öldürülüşünde bulunmadığımızı, bizim doğru olduğumuzu söyleyelim.’ Böyle bir tuzak kurdular, biz de onlar hiç farkında olmadan onlara bir tuzak kurduk.” (Neml, 48-50)

“Bir arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağı çekip (deveyi) kesti. Ama azâbım ve uyarılarım nasıl oldu? Biz onların üzerine tek sayha (korkunç bir ses) gönderdik; ağılcının topladığı kuru ot gibi kırılıp döküldüler.” (Kamer, 29-31)

“Andolsun biz Mûsâ'ya: ‘Kullarımı geceleyin yürüt; (asânla suya) vur, denizde onlar için kuru bir yol (aç). (Fir'avn'ın) yetişme(sin)den korkma, endişe etme." diye vahyetmiştik. Fir'avn, askerleriyle onların ardına düştü, denizde onları örten örttü.” (Taha, 77-78)

Verilen ayetlerden de anlaşılacağı üzere, Ad, İrem ve Semud kavimleri ile Fir’avn’e, yaptıkları inkâr ve zulümlerine karşılık onlara, cezalarının karşılığı “On gecede” verilmiş ve “Fecre” girerlerken helak edilmişlerdir. Kendilerine gelen elçilere gece tuzaklar kuran despot inkârcı zorba kâfirler, fecrin (aydınlığın) ortaya çıkmasıyla helak edilmişlerdir. Zaten “Fecr” üzerine yemin edilmesi de bunu ortaya koymaktadır.

İnsanların hayatlarını zindana çevirip karartan, küfürlerinin karanlıklarında yaşayan despot inkârcılar, ancak aydınlık olan Tevhidi esasların insanlara ulaşmasıyla yok olup gidecekler ve gecenin karanlığı yerini fecre bırakacaktır. Bu Sünnetullah’tır, şartlar sağlandığında bugün de böyle olacak, insanların hayatlarını karartıp zindana çeviren tağuti beşeri sistemler, karanlıkları içerisinde yok olup gidecek, fecrin aydınlığı insanların hayatını aydınlatacaktır.

“Çifte ve teke” burada verilen tek ve çift ifadesi, surenin devam eden ayetlerinde isimleri verilen Semud ve Ad kavimlerine giden tek, Fir’avn’e gönderilen iki elçi anlatmaktadır. Leyl suresinde de erkek ve kadın ifadeleri geçiyordu; Leyl suresindeki ifadeleri bu suredeki “çifte ve teke” ifadeleriyle beraber düşünüldüğünde anlam çok daha açık bir şekilde anlaşılır olmaktadır.

Fecr suresindeki bu ifadeler ışığında konuya bakılacak olursa; biz Müslümanlar, ister erkek ve kadın olarak ya da diğer Müslümanlarla birlikte (çift olarak) mücadele edelim, isterse hiç kimse olmasa bile tek başımıza hareket ederek Tevhidi esasları insanlara duyurup tağuti sistemlere karşı çıkalım, mutlak anlamda gece gibi karanlık olan tağuti beşeri sistemlerin zulmünü gidererek fecir gibi aydınlık olan Tevhidi esasları toplum hayatına hakim kılacağız demektir.

“Gitmekte olan geceye” hakkın ortaya çıkması, batılın yok olmasına, insanların hayatını karartan beşeri tağuti sistemlerin zulümlerinin gitmesine neden olacağı, surede örnekleri verilen kavimlere ve Fir’avn’e giden elçilerin mücadelelerinden anlaşılmaktadır. O kutlu elçilerin, kavimlerine Tevhidi esasları duyurmaları ile saflar netleşmiş, Hakkı kabul edenlerle batılı yol edinenler duracakları yerleri belirlemiş ve küfrün temsilcilerinin, inkârlarıyla beraber zulüm ve saldırganlıklarını artırmalarıyla hak ettikleri azaba duçar olup yok edilmişlerdir.

“O(Allâh)dır ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmet eder, melekleri de (size mağfiret dilerler. Allâh) iman edenlere karşı çok esirgeyendir.” (Ahzab, 43)

Karanlığı (geceyi) temsil eden beşeri tağuti sistemlerin yok olması ve fecrin (aydınlığın) ortaya çıkması, ancak Müslümanların beraber ya da hiç kimse olmada bile tek başlarına Tevhidi esasları ortaya koymaları ile mümkün olacaktır. Müslümanların, cemaat ya da birey olarak ortaya koyacakları İslâmi hareket, yüce Allah’ın yardım ve rahmeti ile zulmün, şirkin, küfrün, fısk ve nifakın yok olmasını, Tevhidi esasların aydınlığının insanlara ulaşmasını sağlayacaktır.

5- Bunda akıl sahipleri için bir yemin var değil mi?

Yukarıda 1-4. ayetlerde belirtilen ve üzerine yemin edilen ifadelerde, akleden kimseler için ibretler vardır. Bu yemin edilen şeylerde, özellikle Tevhidi esaslara iman eden ve bu uğurda mücadele veren Müslümanlar için çok önemli ibretler ve onlara yol gösteren işaretler vardır. Bu da üzerine yemin edilen kavramların, devam eden ayetlerde anlatılan konularla çok yakın ilişkileri bulunduğunu göstermektedir.

6-12- Görmedin mi Rabb’in ne yaptı Âd(kavmin)e? Sütunlu İrem'e ki, ülkeler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdi('l-Kurâ)da kayaları oya(rak evler yapa)n Semud(kavmin)e ve kazıklar sâhibi Fir’avn’e? Bunlar ülkelerde azmışlardı; oralarda çok kötülük etmişlerdi.

Günümüz inkârcı despotizmin ve şirk dininin tarihsel öncüleri olan ve her biri, kendi dönemlerinde estirdikleri küfür ve isyanları ile tarihe kara bir leke olarak geçen bozguncu, fesat, azgın ve zalim diktatörler, idareleri altındaki halklara hayatı zindan ederek, onlara kötülükler yaparak azgınlıklarının doruk noktasına ulaşmışlardır. Onların yaptıkların zulme dur diyen Risalet önderleri kendilerine ilahi mesajı getirdiklerinde onlar, ilahi mesajı kabul edip insan gibi yaşayacaklarına, karanlığı tercih ederek daha çok azmışlar, zulüm ve baskılarını en üst noktaya ulaştırmışlardır.

Yüce Allah’ın kendilerine verdiği gücü ve imkânları, yüce Allah’a isyan etmekte ve O’nun yoluna engel olmakta kullanan Ad kavmi; Rab’lerine nankörlük yapmakta, isyan, inkâr ve küfürlerinde zirveye ulaşan İrem; yüce Allah’ın kendilerine gönderdiği Rasulü ve onun getirdiği ilahi mesajı inkâr edip azgınlaşan Semud kavmi ile azgınlığında sınır tanımayan Fir’avn! Hepsi de kendi dönemlerinde, küfür, isyan ve azgınlığın doruk noktasına ulaşmış inkârcı despotlardır.

Tarihi süreçte azgınlıkları içerisinde bocalayan inkârcı zorbaların hepsi helak edilmiştir. Yüce Allah (cc), onların helak edilişlerini örnek vererek yeni despotlara uyarıda bulunmakta, aksi halde sonlarının, kendilerinden önce geçen zalimlerin sonu gibi olacağını bildirmektedir.

“Semud ve 'Âd (kavimleri), başa çarpan olayı yalanladılar. Bu yüzden Semud (kavmi) azgın bir vakıa ile helâk edildiler.

Âd (kavmi) ise uğultulu, azgın bir kasırga ile helâk edildiler. (Allâh) Onu, yedi gece, sekiz gün ardı ardına onların üzerine saldı. O kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi serilmiş görürsün. Onlardan hiç geri kalan görüyor musun?

Fir'avn ve ondan öncekiler ve altüst olmuş kentler (Lut kavmi) de hatâlı iş yaptılar, Rab’lerinin elçisine karşı geldiler. O da onları, şiddeti gittikçe artan bir yakalayışla yakaladı.” (Hakka, 4-10)

Dikkat edilecek olursa, helak edildikleri haber verilen kavimlerin helak edilişlerinin ortak bir noktası var. “Rab’lerinin elçisine karşı geldiler.” demek ki, bir topluma elçi gönderilmeden ve o toplum inkâr ve zulmünde azgınlık noktasına varmadan helak edilmiyor.

Fir’avn, azgınlığında sınır tanımamış, idaresi altındaki insanlara hayatı zindan etmiş, hoşuna gitmeyen insanları hiç acımadan en vahşi bir şekilde öldürmüş, kendi hevasını ilahlaştırıp alemlerin Rabb’i yüce Allah’a isyan etmiş, kendisine gelen elçileri ve getirdikleri ilahi mesajı yalanlamış, kendisinin ve çevresindeki birkaç kişinin hevalarından uydurdukları yasaları insanlara zorla dayatmış bir diktatördür.

“Fir'avn dedi ki: ‘Ey ileri gelenler, ben sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum, ey Hâmân, haydi benim için çamurun üzerinde ateş yak(arak tuğla imal et de) bana bir kule yap, belki Mûsâ'nın ilahına çıkarım, çünkü ben onu (Mûsâ'yı) yalancılardan sanıyorum.” (Kasas, 38)

“(Fir'avn ey Mûsâ): ‘Andolsun ki benden başka ilah edinirsen, seni mutlaka zindana atılanlardan yapacağım’ dedi.” (Şuara, 29)

Kendilerinin her şeyi yapmaya muktedir zanneden Fir’avn benzeri tüm diktatörler, kendi ülkelerinde azmışlar, idareleri altındaki halklara çok büyük kötülük yapmışlar ve Rab’lerine isyan etmişlerdir.

Hevalarını ilah edinip yasalar çıkaran ve bu yasalarla insanların hayatları üzerine ipotek koyduran zorba diktatörler, böylece hem Rab’lerine isyan etmişler, hem de insanları bu koydukları yasalara zorla itaat ettirerek onlara zulmetmişlerdir. Bu durum günümüzde de aynen devam etmekte, beşeri tağuti sistemler, insanlar üzerinde zulüm rüzgarını estirip onların hayatlarını zindana çevirmekte ve Rab’lerine şirk koşarak isyan etmektedirler. Bu zorbalar, kendi isyanlarına insanları da ortak etmek için onları Allah yolundan çevirmektedirler.

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek iman edenleri Allâh yolundan çevirmeğe ve o (Hak yolu)nu eğriltmeğe çalışmayın; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!” (A’raf, 86)

İnsanları Allah yolundan çeviren beşeri dikta rejimlerinin zulümlerinin bitmesi, ancak Tevhid eri Müslümanların, kendilerinden önce geçen Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin yaptıkları gibi, Tevhidi esasları çok net ve açık bir şekilde ortaya koymaları ve dikta rejiminin yöneticilerini bu ilahi esaslara davet etmeleri ile mümkündür.

“Andolsun, onlara, kendilerinden bir elçi geldi, onu yalanladılar. Bunun üzerine onlar zulümlerine devam ederken azap onları yakalayıverdi.” (Nahl, 113)

“Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı. Biz onların içine de uyarıcılar göndermiştik. Bak, o uyarılanların sonu nice oldu.” (Saffat, 71-73)

Sünnetullahta cereyan eden Tevhid şirk mücadelesinde görüldüğü üzere, Tevhidi esasların insanlara duyurulmasından sonra dikta rejimlerinin, inkârlarını sürdürmeleri ve Tevhidi esasların insanlara ulaşmalarını engellemeleri, zulüm, küfür ve şirklerinden vazgeçmemeleri üzerine yüce Allah (cc), bu zalimlere hak ettikleri azap kırbacını indirmiş ve onları helak etmiştir. Yani helak edilişlerinin ortak noktası, “Rab’lerinin elçisine karşı geldiler.”

13- Bu yüzden Rabb’in onların üzerine azap kırbacını çarptı.

Azgınlığı yol, küfür ve şirki din edinerek Rab’lerine isyan eden, mazlum insanlara en acımasız zulümleri reva gören, yeryüzünü ifsat edip orada bozgunculuk yapan zorba diktatörlere, yüce Allah (cc) dünya hayatında azap etmiş, onlara, azgınlıkları içerisinde bocalarken azap kırbacını indirmiştir. Sünnetullahta değişmez bir yasa vardır; bir topluma elçi gönderilmeden ve elçi gönderilen toplum zulme başvurmadan helak edilmemiştir.

“Rabbin, şehirlerin anasında, onlara âyetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe ülkeleri helâk edici değildir ve biz, halkı zâlim olmadan ülkeleri helâk ediciler değiliz.” (Kasas, 59)

Yüce Allah’ız azap kırbacı, zalimlerin yaptıkları isyan ve zulme göre değişik olmuş, onların ortaya koydukları zulme göre yüce Allah (cc) o şiddette onları zelil düşürmüştür.

“Her ümmetin bir elçisi vardır. Elçileri gelince aralarında adâletle hüküm verilir, onlara hiç haksızlık edilmez.” (Yunus, 47)

İnsanların Rab’lerinin yoluna girmelerini engelleyen despot diktatörler, mazlum insanlar üzerinde oluşturdukları zulüm ve baskı ile insanların hayatını karartmışlardı. Ancak onların helak edilmeleri ile karanlıklar, ilahi mesajın fecri ile aydınlanmıştır. Bu, Tevhidi esaslar ortaya konulduğu sürece devam edecek, insanların hayatını karartarak azgınlaşan beşeri dikta sistemleri ve onların destekçileri olan belamlar, mele ve mutref takımı, geçmiş atalarının akıbetine uğrayarak helak edileceklerdir.

“Biz bir kenti helâk etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, orada kötü işler yaparlar, böylece o ülkeye karâr gerekli olur, biz de orayı darmadağın ederiz.” (İsra, 16)

Tevhidi esasları inkâr edip insanlar üzerinde zorbalıkla hüküm süren her dikta rejimini yüce Allah (cc), değişik azaplarla helak etmiştir. Bu yasa bugün için de geçerlidir ve Tevhidi esasları inkâr etmeyi siyasetlerinin temel gayesi gören günümüz beşeri sistemler de yüce Allah’ın göndereceği bir azapla helak edileceklerdir. Ancak bunun için yapılması gereken şey, Müslüman davetçilerin, Tevhidi esasları, Sünnetullahta cari olduğu üzere, açık, net ve sürekli olarak ortaya koymalarıdır.

14- Muhakkak ki Rabb’in, gözetlemektedir.

Yüce Allah (cc), adil oluşu ve kulları arasında, onların yaptıkları amellere göre adaletle hükmedişi nedeniyle herkese hak ettiğinin karşılığını verecektir. Adil olma ve adalet böyle yapmayı gerektirir. Yüce Allah (cc), kullarının yaptıkları amellere göre, vereceği mükâfat ve cezaları açıklamış ve onların aralarında adaletle hükmedileceğini, hiçbir şekilde kullarına zulmetmeyeceğini bildirmiştir. Çünkü yüce Allah (cc), gözetleme yerindedir, kullarının her halini bilmektedir.

“O, kullarının üstünde galiptir ve O, hakimdir, (her şeyi) haber alandır.” (En’am, 18)

“Rabbinin sözü hem doğruluk, hem de adâlet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir.” (En’am, 115)

Kulları arasında adaletle hükmeden yüce Allah (cc), kime nasıl bir mükâfat ya da ceza vereceğini açıkça bildirdiği halde, yüce Allah’ın indirdiklerinden habersiz ya da bu ilahi bildirimleri okumaktan mahrum olan kimseler, her konuda olduğu gibi, yüce Allah’ın vereceği mükâfat ve ceza konusunda da kendilerince O’nun adına mükâfat dağıtmakta ve cezalar vermektedirler.

İmanlarını şirke bulaştırıp Rab’lerine isyanda sınır tanımayan, insanlar Tevhidi esaslara yönelmesinler diye, Hakkı batıla bulayıp her türlü batılı İslam’a sokmaya çalışan Samiri soylu belamlar ile İslâmi değerlere düşmanlıklarında sınır tanımayan zorba beşeri sistemlerin bozguncu yöneticileri, yaptıkları isyan ve zulümlerine şirk ve küfürlerine orantılı bir ceza göreceklerdir. Çünkü yüce Allah (cc) onların her halini haber almakta ve görmektedir.

Tarihi süreçte hemen her dönemde, yeryüzünü ifsat edip azgınlıklarında sınır tanımayan totaliter diktatörlere ve onların destekçileri mele ve mütref takımına, Tevhidi esaslara iman etmeleri için elçiler gönderilmiş, ancak onlar, şirk ve küfürlerinde ısrar ederek azmışlardır. Bunun üzerine yüce Allah (cc), azgınlığı yol edinen totaliter diktatörlere, hak ettikleri cezayı vererek onları helak etmiştir. Ancak bu ceza dünya hayatındaki bir cezadır, onlar için asıl azap ahiret günü görecekleri cezadır.

“Muhakkak ki Rabb’in, gözetlemektedir.” diye buyuran yüce Allah (cc), Sünnetullah’ın değişmezlik ilkesi gereği, günümüzde de azgınlaşan, İslâmi değerler ve Müslümanlara düşmanlığında sınır tanımayan beşeri tağuti sistemlerin koruyucu ve yöneticilerine de, tarihsel süreçte azgınlaşan diktatörlere verdiği cezayı verecektir. Ancak iman eden kimselerin, Tevhidi esasları, ilahi mesajın belirttiği ölçüler içerisinde kendi dönemlerindeki zorbalara ulaştırmaları gerekir.

Müslüman davetçiler, yüklendikleri Tevhidi mesajı, mutlak anlamda topluma ulaştırmalıdırlar, aksi halde onlar de, zalimlere isabet eden musibetlere maruz kalacaklar ve zalimlerle beraber helak olup gideceklerdir.

“(Öyle) Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilin ki Allâh'ın azâbı çetindir.” (Enfal, 25)

Çağımızda cereyan eden olaylar, meydana gelen sel, deprem, tufan, yangın vb. doğa olayları, azgınlık içerisinde yüzen ve beşeri zorba sistemlere destek veren toplumlara yüce Allah’ın uyarısından başka bir şey değildir. Şayet Müslümanlar, üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmez, Samiri soylu belamlar gibi köşelerine çekilir ve Hakkı batıla bulaştırırlarsa onlar da, meydana gelen musibetlerden nasiplerini alacaklar ve zalimlerle beraber helak olup gideceklerdir.

Tevhidi hareketin amacı, yeryüzünden fitne kalmayıp din Allah’ın oluncaya kadar mücadele etmektir. Bunun ilk ve temel şartı ise, yeryüzünde bozgunculuk yapıp fitne çıkaran despotizmin, Allah’ın kulları üzerinde estirdiği zulmü kaldırmak, insanları, özgür ve baskı altında kalmadan hareket edecekleri bir ortama kavuşturmak, onların, bu ortamda Rablerinden kendilerine gönderilen Tevhidi esaslarla, hiçbir baskı ve etki altında kalmadan yüzyüze gelmelerini sağlamaktır.

Surenin ilk bölümünde, (1-14. ayetlerinde) toplumları üzerinde terör estiren, onlara zulmedip hayatlarını zindana çeviren diktatörlerin yaptıkları anlatılmış ve bunlara karşı elçiler gönderildiği belirtilmiş, kendilerine gönderilen elçilere karşı gelip terör estiren inkârcı kafirlerin helak edildikleri bildirilmiştir.

Bu bölümde, insanın nankörlüğünde nasıl haddi aştığı, kendisine Rabb’i tarafından ikram edildiğinde sevinip imtihan edildiğinde Rabb’ine karşı nasıl nankörlük yaptığı belirtilmektedir. Mala olan düşkünlüğü nedeniyle sorumluluğunu unutan insanın, kıyamet gününde yaşadığı pişmanlığını, günümüz materyalistlerine örnek olarak vermektedir.

15- Fakat insan öyledir; Rabbi ne zaman kendisini sınayıp ona ikrâmda bulunur, ona nimet verirse: ‘Rabbim bana ikrâm etti’ der.

Cahiliye mantığı hep aynıdır; belli bir mali güce erişildiğinde Rab’lerinin kendilerini sevdiğini düşünür ve o cahiliye mantığı ile; “Allah, sevdiği kula, yürü kulum dermiş” diyerek yüce Allah’ın üzerine iftira atarlar. Tıpkı, Kehf suresinde anlatılan ve kendisine iki bahçe verilen insan gibi, kendilerine verilenleri, Rab’lerinden kendilerine bir üstünlük vesilesi olarak verildiğini düşünürler. Bu düşünce onları, azgınlığa ve giderek şirke sokarak Rab’lerine isyan ettirir.

Yeryüzündeki hayatın dengeli bir şekilde sürdürülmesi, toplumsal kaynaşmanın sağlanması için yüce Allah (cc), insanların bir kısmına güç, iktidar, makam; diğer bir kısım insanlara da mal ve mülk verir. Bununla yüce Allah (cc), hem insanların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemelerini, hem de verilen mal ve iktidarla o kimseleri imtihan eder.

“Rabb’inin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Biz, dünyâ hayâtında onların geçimliklerini aralarında taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki biri, diğerine iş gördürebilsin. Rabb’inin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.”(Zuhruf, 32)

Bu, ilahi iradeyi anlamayan ya da anlamak istemeyen ve kendilerine yüklenilen sorumluluğu düşünmeyen materyalist düşüncedeki kimseler, kendilerine verilen mal, sermaye ya da iktidar ve güç ile imtihan edildiklerini unutarak azmışlar, yeryüzünü ifsat etmişlerdir. Bu surenin ilk bölümünde azgınlıkları anlatılan Ad, İrem ve Semud kavimleri ile Fir’avn, kendilerine verilen nimetlerle Rab’lerine isyan ederek azmışlardır.

Kendilerine nimet verilen ve bu surede adları sayılan bu kimseler, Rab’lerinin kendilerine verdikleri ile adil bir şekilde hareket ederek yeryüzünde huzur ve güvenin tesis edilmesi için çalışabilir, toplumsal hayatta dengeleri muhafaza eder ve insanlara ellerindeki rızıklardan eşit bir şekilde vererek Rab’lerine gereği gibi şükredebilirlerdi. Zaten kendilerine verilen nimetlerin asıl gayesi de bundan başka bir şey değildi.

“Allâh, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi rızıkta eşit olmuyorlar. Allâh'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?”(Nahl, 71)

Bir kısım insanlara, Rab’leri tarafından bir nimetin verilmesi, mal ve mülk ikram edilmesi o kimselere bir üstünlüğün verilmesi için değildir. Bu verilen ve ikram edilen şeylerle o kişilere görev ve sorumluluk yüklenmekte, onlardan bu görevlerini yerine getirmeleri istenmektedir. Ancak insan nankör olunca ve Rabb’ine iman konusunda zafiyeti bulununca, kendisine verilenlerle kendisinin farklı biri olduğunu düşünür. Bu nedenle kendisine mal ve sermaye verildiğinde de o verilenlerin geri alınmasında da, imtihan edildiğini düşünmeden Rabb’ine sürekli isyan eder.

16- Ama Rabbi onu sınayıp rızkını daraltırsa: ‘Rabb’im beni alçalttı’ der.

İnsan, cahil ve nankör olunca kendisine nimet verilse de verilmese de Rabb’ine şirk koşup isyan eder, şükretmeyi ya da sabredip tevekkül etmeyi düşünmez. Mal ve sermaye verildiğinde şakileşip insanların haklarına tecavüz eden insan, kendisinden verilen o mal ve sermaye alındığında da Rabb’ine nankörlük yapıp isyan eder.

İnsanın sorumluluğu, Rabb’ini gereği gibi tanıyıp O’na iman etmesi; görevi de bu sorumluluğun gereği olan fiilleri yapmasıdır. Yüce Allah (cc), Risalet önderlerine nasıl ki davet görevini yüklemiş ve onlardan bu görevlerini yerine getirmelerini istemişse, aynı şekilde de mal, mülk, sermaye, makam, iktidar ve güç verdiği kimselerden de bu sorumluluklarının gereği olan görevlerini yerine getirmelerini istemektedir. Bu sorumluluk ve görevlerinin de ne olduğunu Kur'an’da açıkça belirtmiştir.

Yüce Allah (cc), mal ve sermaye verdiği kimselerden, o verdiği mal ve sermaye içinde, düşkün ve ihtiyaç sahibi yoksulların hakkı bulunduğunu bildirmiş ve bu haklarını kendilerine vermelerini istemiştir.

“Mallarında düşkün ve yoksul için hak vardı.” (Zariyat, 19)

Mal ve sermaye sahipleri, kendilerine verilenler içinden hak sahiplerinin hakkını ayırıp vermelidirler. Çünkü kendilerine verilen mal ve sermaye bunun için verilmiştir. Nasıl ki, Risalet önderlerine verilen ilahi mesaj, onları bu mesajı insanlara duyurmakla mükellef tutuyorsa, aynı şekilde bazı kimselere mal ve sermayenin verilmesi de onları, bu verilenleri hak sahiplerine ulaştırıp vermekle sorumlu tutuyor.

Nasıl ki, Risalet önderleri ve onların yolunda giden Tevhid erleri, bu ilahi mesaj bize, bizi bilgili yapmak için bize verilmiştir deme hakkına sahip değillerse, mal ve sermaye sahipleri de “Bunlar bize aittir, bizim malımızdır” diyemezler. Böyle bir şeyin söylenmesi ya da düşünülmesi kişiyi Rabb’ine karşı isyana sürükler, küfre ve şirke sokar.

Kendilerine verilen mal ve sermayeyi kendilerine ait gören kimseler, Rab’lerine isyan ettikleri gibi, hak sahiplerinin haklarını gasp eden birer eşkıyadırlar. Bu nedenle yüce Allah (cc), A’la ve Leyl surelerinde, mallarından hak sahiplerinin haklarını vermeyen kimseleri, bozguncu eşkıya olarak vasıflandırmış ve bunların cehennemde sürekli kalacaklarını belirtmiştir.

17-20- Hayır, doğrusu siz yetime ikrâm etmiyorsunuz, yoksula yedirmeğe teşvik etmiyorsunuz, mirâsı hırsla yutuyorsunuz ve malı pek çok seviyorsunuz.

Yüce Allah (cc), her konuda olduğu gibi kullarının rızıklarını verirken de belli sebepler yaratmış, bu sebepleri yaratarak kullarına rızıklarını ikram etmiştir. Yüce Allah (cc), nasıl ki kullarına gönderdiği ilahi mesajı, peygamberlerini aracı kılarak göndermişse, aynı şekilde kullarına rızıklarını verirken de aracılar kullanmış ve bunu zenginler eliyle yapılmasını istemiştir. Ancak kendileri, rızık konusunda aracı kılınan bazı mal ve sermaye sahipleri, bu sorumluluklarını yerine getirmeyerek yetimin, yoksulun, düşkünün haklarını gasp etmişlerdir.

Mala olan düşkünlükle yüklenilen sorumluluğu unutup verilen görevi yapmamak, hak sahiplerinin haklarının gasp edilmesi yanında, sorumluluğu yükleyen yüce Allah’a da açıkça isyan etmektir. Yüce Allah (cc), sahipsiz yetimlerin, çalışma gücüne sahip olmayan kimsesizlerin, çalışma güçleri bulunduğu halde iş bulamayıp yoksulluk içerisinde bulunanların rızıklarının verilmesi sorumluluğunu, mal ve sermaye verdiği zenginlere vermiştir. Ancak onlar, doyumsuzluk ve açgözlülükleri nedeniyle bu sorumluluklarının gereğini yapmamış, insanların haklarını gasp etmişlerdir.

Yüce Allah (cc), nasıl ki Tevhidi esasların insanlara nasıl ulaştırılacağı ile metodu bildirmiş, elçilerinin bu konuda nasıl hareket edeceklerini belirlemişse, aynı şekilde verilen malların nerelere harcanacağını, nasıl kullanılacağını, kimlere verileceğini de çok açık bir şekilde belirlemiş ve zenginlerden buna göre hareket etmelerini istemişti. Mal, kişiye sürekli olarak değil ancak yerine ulaştırılması gereken bir emanet olarak verilmiştir. Bu emaneti yerine ulaştırmamak, emaneti verene ihanet edip isyan etmektir.

Zenginler, mallarından ihtiyaç sahiplerinin haklarını ayırıp vermek, onları koruyup kollamak zorundadırlar. Onlar, ihtiyaç sahiplerine haklarını bir lütuf olarak değil, sorumluluklarının gereği olarak bir ibadet bilinci ile yapmalıdırlar. Şu Kur’ani bir gerçektir ki, yetime, yoksula haklarını vermeyen kimseler, namaz kılıp iman ettiklerini iddia etseler de bu kimseler, dini açıkça yalanlamışlardır. Bunların yaptıkları namaz, oruç, Hac gibi ibadetleri de boşa gitmiş ve bunlar, ziyana uğramış kimselerdir.

“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, öksüzü iter, kakar, yoksulu doyurmağa önayak olmaz. Yazıklar olsun şu namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gaflet ederler, Onlar gösteriş yaparlar ve en ufak bir yardımı esirgerler.” (Maun, 1-7)

İslâm, sadece belli ibadetleri içeren ruhani bir din değil, insanın hayatını kuşatan bütün düşünce, söz ve davranışlarını, insanın nefsi ile, diğer nefislerle ve Rabb’i ile ilişlerini düzenleyen esasları içeren kurallar bütünüdür. Bu nedenle mal ve kazançlardan ihtiyaç sahiplerinin hakkını vermemek İslâm’ı inkâr etmek, yalanlamaktır.

Yazıklar olsun o kimselere ki, basit ve geçici olan bir şeyi, değerli ve sürekli olara değiştirirler de kendi elleriyle kendilerini ziyana sokarlar. Ellerinde alınacak emanetleri kendi malları sanıp kendilerini aldatanlara yazıklar olsun ki, bir buz parçası üzerinde oturdukları halde kendilerini saraylarda oturuyor sanıyorlar.

“Mirâsı hırsla yutuyorsunuz ve malı pek çok seviyorsunuz.” Mala olan düşkünlük, hak ve hukukun çiğnenmesine neden olur ve kişiyi, haksızlık yapmaya ve başkalarının hakkına el uzatmaya sevkeder. Hedefini şaşıran, yaratılışlarının asıl anlamını kavramayan kimseler, mal ve sermayeyi bir amaç olarak görürler ve hayatlarını ona endeksli kılarlar. Böyle kimseler, mal biriktirmeyi kendilerine hedef ve dünya hayatında rahat ve konfor içerisinde bir hayat sürmeyi de amaç olarak görürler.

Mal, sermaye, makam, mevki, iktidar ve güç, birer amaç değil ancak bir araçtır.bu verilen nimetler, insanı Rabb’ine yaklaştırması, insanlar arasında sevgi ve saygının, barış ve huzurun tesis edilmesi için bir araç olarak kullanıldığı sürece insanı hem yüceltir, hem de Rabb’inin rızasına ulaştırır. Malın elde edilmesi ancak bu gaye ile olursa o zaman bir anlam ifade edebilir. Tıpkı Hz. Süleyman (as)’ın yaptığı gibi.

“(Süleyman), ‘Ben, mal sevgisini, Rabb’imi anmaktan (dolayı) tercih ettim…”(Secde, 32)

İnsana verilen nimetler, kişiye ancak Rabb’inin rızasını kazandırıyorsa tercih edilir, aksi halde o nimetler, insan için felaket ve azap olur. Allah rızası için verilmeyen, insanların huzur ve mutluluğu için harcanmayan bir mal, sahibinin azabını artırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

21- Hayır, yer birbiri ardınca sarsılıp dümdüz edildiği zaman,

Çok sevilen, uğrundan nice hakların yenildiği, nice kanların döküldüğü mal, kıyamet koptuğu zaman yok olup gidecektir. İnsanlar, dünya hayatlarında peşinden koştukları mal, mülk, makam, mevki, iktidar ve güçten o dehşetli günde hiçbir fayda görmeyecek, kendi canlarının kaygısına düşecekler.

O halde yok olup gidecek, en zorlu bir günde fayda vermeyecek bir şey için, insanların haklarını gasp edip günaha girmek ve yüce Allah’a isyan etmek akıllı bir kimsenin yapabileceği bir şey değildir. Çünkü dünya hayatında yüce Allah’a kulluk dışında amaç edinilen her şeyin hesabı verilecektir.

22- Ve Rabb’in geldiğinde melekler saf saf olacak.

O pişmanlığın fayda vermediği günde sorgulama başlayacak; her şey apaçık bir şekilde ortaya konulacak ve insan yaptığı her şeyi görecektir.

“Her insanın amelini boynuna bağladık, kıyâmet günü onun için açılmış olarak bulacağı bir kitâp çıkarırız. Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter!”(İsra, 13-14)

“Ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”(Zelzele, 8)

“Kitap (ortaya) konulmuştur; suçluların onun içindekilerden korkarak: ‘Vah bize, bu kitaba da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!’ dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabb’in kimseye zulmetmez.”(Kehf, 49)

O gün, her şeyin hesabı tek tek sorulacak, hiçbir şey gizli kalmayacak, yapılanların nedeni sorulacak ve elbette hiçbir suç karşılıksız kalmayacaktır. Pişmanlıklar, yalvarmalar ve çırpınmalar hiçbir fayda sağlamayacak ve o gün hiçbir özür kabul edilmeyecektir. Verilecek cezayı hafifletmek için ileri sürülecek hiçbir mazeret geçerli olmayacaktır.

“İnsanın yapıp öne sürdüğü, geri bıraktığı her şey kendisine haber verilir. Doğrusu insan kendi nefsini görür. Birtakım özürler ortaya atsa da, (Kendisine) ‘Acele ile diline dolandırıp onu tekrarlama’ (denir).”(Kıyamet, 13-16)

Dünyada arkasına sığınılan mazeretlerin hiçbir hükmü olmayacaktır o gün; “Müslümanlar güçlü olmalı”, “Biriktirelim de Allah yolunda harcarız”, “Bu dinin ebu Bekirlere ihtiyacı var”, “Önce belli makamlara gelelim sonra şeriatı getiririz” gibi içi boş ve hiçbir şer’i dayanağı olmayan mazeretler işe yaramayacaktır, artık insan için sona gelinmiştir. Şimdi yaptıklarının karşılığını görme zamanı, herkese yaptıklarının karşılığında hak ettiğini alacaktır.

23-24- Ve cehennem de getirildiğinde; işte o gün insan anlar, ama artık anlamanın kendisine ne yararı var? ‘Âh, keşke ben bu hayâtım için (salih amel) gönderseydim!’ der.

Hüküm verilmiş, karar kesinleşmiştir; geriye dönüş olmadığı gibi, “Ah keşke…” diye başlayan söylemlerin de hiçbir yararı olmayacaktır. Bugünle karşılaşacaklarını unutanlar, unuttuklarıyla yüzyüze gelinmiş, gerçekler bütün açıklığıyla ortaya konulmuştur.

“Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: ‘Keşke bana kitabım verilmeseydi, şu hesabımı hiç bilmemiş olsaydım, keşke (ölüm) işimi bitirmiş olsaydı, malım bana hiçbir yarar sağlamadı, gücüm benden yok olup gitti”(Hakka, 25-29)

Ahiretteki zorlu durumun geleceği, insanlara daha önce haber verilmiş, onlara dünya hayatlarında yeterince zaman verilmiş, ancak insanlar bu değerli zamanı değerlendirmemişlerdi.

“Ey cin ve insan topluluğu, içinizden, size âyetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şâhidiz.’ dediler. Dünyâ hayâtı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.”(En’am, 130)

“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara): ‘Dünyâ hayâtınızda bütün güzel şeylerinizi zayi ettiniz; (orada) bunlarla sefâ sürüp bunları tükettiniz, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan ötürü bugün, alçaltıcı bir azap ile cezâlandırılacaksınız.”(Ahkâf, 20)

Kendilerine verilen dünya nimetlerini, mal, mülk, makam, mevki, güç ve iktidarı, Rab’lerinin belirlediği esaslar dahilinde kullanmayanlar, yetimin yoksulun, düşkünün, yolda kalmışın hakkını yiyenler, mal ve sermayeyi çoğaltmayı asıl hedef, dünya hayatında gününü gün edinerek yaşamayı amaç edinen kimseler için o sürülen saltanatın, rahat yaşantının ve Tevhidi esaslara sırt dönmenin sonuna gelinmiştir. Şimdi hak edinilen cezanın görüleceği zamandır.

O gün verilecek ceza, insanların birbirlerine verdikleri öyle hafif, geçici bir ceza değil, bu, inkârın, nankörlüğün, emanete ihanetin, Tevhidi esaslara sırt dönmenin, Hakkı batıla bulaştırıp tağutu onaylayarak rahat yaşamanın karşılığında verilen bir cezadır. Bu, alemlerin Rabb’inin verdiği bir cezadır. Bu nedenle hiçbir cezaya benzemeyen, geçici olmayan, şiddeti hiçbir şeyle ölçülemeyecek bir cezadır.

25-26- O gün O'nun yapacağı azâbı kimse yapamaz ve O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz!

Güç ve kuvvet sahibi olan yüce Allah (cc), her konuda olduğu gibi, mükâfatlandırma ve cezalandırmada da yegane tek ve eşsizdir. O’nun vereceği mükâfatı, hiç kimse veremeyeceği gibi, cezalandırmada da O’nun vereceği cezayı hiçbir güç veremez. Bu ceza, eşine o güne kadar hiç rastlanmamış bir cezadır.

“O, Kitabı ve elçilerimizi gönderdiğimiz mesajı yalanlayanlar, yakında bileceklerdir! Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir. Kaynar su içinde sonra da ateşte yakılacaklardır.”(Mü’min, 70-72)

“Yalnız kaynar su ve irin (içerler) yaptıklarına uygun bir cezâ olarak.”(Nebe, 25-26)

“Zakkum ağacı, günâhkârların yemeğidir; pota gibi karınlarda kaynar, sıcak suyun kaynaması gibi. Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başının üstüne kaynar su azâbından dökün! Tad, zira sen kendince üstündün, şerefliydin. İşte o kuşkulanıp durduğunuz şey budur!” (Duhan, 43-50)

Dünya hayatında insanlara sınırsız nimetler veren, bunun karşılığında insanlardan maddi hiçbir ücret almayan yüce Allah (cc), insanlardan yalnızca Tevhidi esaslar doğrultusunda hareket etmelerini ve kendisini tek ilah olarak bilmelerini istemiştir. Ancak bazı kimseler, Rab’lerinden kendilerine gönderilen ilahi mesajı görmezden gelmişler, inkâr ve nankörlükte sınır tanımamışlardır.

İnsanların tüm inkâr ve nankörlüklerine karşın yüce Allah (cc) onlara bir hayat boyunca, nimetlerini vermeye devam etmiş, onları bol nimetlerle beslemiştir. Ancak yapılan her fiilin bir karşılığı da vardır. Kendilerine verilen sınırsız nimetlere nankörlük yapan kimseler, bu nankörlüklerine, sınır tanımaz doyumsuzluklarına Rab’lerine karşı koştukları şirk ve içerisinde bulundukları küfürlerine karşılık, hiç kimsenin kendilerine yapamayacağı cezayı Rab’leri onlara yapacaktır. O nankör müşrikler, öyle bir bağla bağlanacaklardır ki, bunu hiçbir güç çözemeyecektir.

“Doğrusu, bizim yanımızda bukağılar ve cehennem var.” (Müddessir, 12)

“Tutun onu, bağlayın onu, sonra cehenneme sallayın onu, sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o büyük Allah'a inanmıyordu, yoksulu doyurmaya ön ayak olmuyordu!” (Hakka, 30-34)

Kimsesizlerin sahibi olan yüce Allah (cc), yetimin, yoksulun, düşkünün, yolda kalmışın haklarını gasp eden maddeci materyalistlerin karşısında, mazlumların yanındadır. Bu nedenle yüce Allah (cc), sürekli olarak hükümler indirmiş ve mazlumların haklarının verilmesini, maddeyi ilahlaştıran materyalistlerden istemiştir. İndirdiği hükümleri umursamadan hiçe sayan materyalist maddeciler için bu sebepten dolayı çok ağır cezalar öngörmüştür.

Yüce Allah’ın indirdiği esaslardan hiçbir rahatsızlık duymadan bu hükümlere teslim olan, Rab’lerini razı etmek için, canları da dahil bütün maddi değerlerini Allah yolunda seve seve harcayan kimseler, Rab’lerini razı etmiş kimseler olarak hak ettikleri mükâfatları alacaklardır. Mü’minler, Rab’lerinden kendilerine indirilen ilahi mesajla mutmain olmuşlar ve bunun gereğini isteyerek yapmışlardır.

27- Ey mutmain olan nefis!

Mutmain olmak, tam bir teslimiyetle inanmak, iman etmek, emin olmak, verilen bir şeyden dolayı huzur bulmak, sükunette olmak, razı olmak ve güvenmektir. Yüce Allah’ın indirdiği hükümlere, hiçbir rahatsızlık duymadan, iman eden, bu hükümlerin bildirdiklerini, severek yapan, hayatını bu hükümler doğrultusunda düzenleyip yaşayan, isteyerek, huzur dolu bir kalple yüce Allah’ın emirlerini insanlara ulaştıran kimseler, mutmain olmuşlardır.

Rab’inin kendisine bildirdiği esaslardan, bedeni, ruhi ve psikolojik olarak hiçbir sıkıntı duymayanlar, gerçekten mutmain olmuş kimselerdir. Mutmain olmuş kimseler, uluhiyetin yalnızca yüce Allah’a ait olduğunun bilincinde hareket ederek Allah’tan başka tüm ilahları reddetmişler, rububiyetin alemlerin Rabb’ine ait olduğunu bilerek Tevhidi mücadelelerinde, başlarına gelenlerden dolayı hiçbir sıkıntı duymamışlar, şevk ve azimle kulluk görevlerini yerine getirmişlerdir. İşte bu kimseler, Rab’lerinden büyük bir mükâfat alacaklardır.

28-30- Râzı etmiş ve râzı edilmiş olarak Rabbine dön! (İyi) Kullarım arasına gir! Cennetime gir!

Razı etmiş nefis, yüce Allah’ın kendisine bildirdiği esaslardan razı olmuş, bu bildirilen esaslar doğrultusunda, sorumluluğunun bilinci içerisinde görevlerini yerine getirmiş, uluhiyet ve rububiyet konusunda hassasiyet göstererek Rabb’ine eş koşmamış, ibadetinde Rabb’ine hiç kimseyi ortak etmemiş bir kimse, Rabb’ini razı etmiş nefistir.

Razı edilmiş nefis, dünya hayatında Rabb’inin bildirdikleri doğrultusunda yaşadığı hayat ve uluhiyet ve rububiyeti yalnızca Rabb’ine hasretmesi sonucunda Rabb’i tarafından salih kulları arasına girerek cennetle mükâfatlandırılarak memnun olan en bahtiyar nefistir. İşte çalışanların mükâfatları budur.

“Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah'a hamdolsun. (Allâh için) çalışanların ücreti ne güzeldir!’ demişlerdir.”(Zümer, 74)

“Göğüslerinden kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır, altlarından ırmaklar akmaktadır; ‘lütfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allâh bizi getirmeseydi, biz bunu bulamazdık! Rabbimizin elçileri, gerçeği getirmişler (söyledikleri doğruymuş).’ dediler. Onlara: ‘İşte size cennet; yaptıklarınıza karşılık o size mirâs verildi’ diye seslenildi.”(A’raf,43)

Eklenme: 2011-02-13
Kategori: Tefsir
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 1733
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.05 Saniye