Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Doğrusu, temizlenip arınan felah bulmuştur."
(A'la, 14)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Müddessir Sûresi

Giriş

Sorumluluk duygusu, çok ağır bir yük gibidir; bu nedenle insan, sorumluluk yüklenmeden önce o sorumluluğu hakkıyla yapıp yapmayacağına bakmalıdır. Bunun için ilahi mesajı yüklenen peygamberler, önce bu sorumluluğu yüklenecek psikolojik gücü kendilerinde bulmaya çalışmışlardır. Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. Muhammed (as)’da çok açık bir şekilde ortaya konulan bu sorumluluk duygusu onların, bu sorumluluğu yüklenecek psikolojik güce erişmelerinden sonra yüce Allah (cc) tarafından kendilerine görev verilmiştir.

Herhangi bir konuda sorumluluk verilecek kişi, önce hem yükleneceği konu hakkında, hem de o sorumluluğu yerine getirirken karşılaşacağı durumlar hakkında detaylı bir şekilde bilgilendirilir ve kişinin göreve hazırlanmasından sonra kendisine görev verilir. İlahi mesaj da tıpkı dünyevi görevler gibi, kalifiye elemanlara, işi yapabilecekler verilir. Bunun için önce o kişideki eksiklikler giderilir, görevi ve görev sahası hakkında bilgilendirilir sonra ona görev verilir.

Yüce Allah (cc), Alak suresinde elçisini davetle görevlendirdikten sonra ona, kendisini hiç de kolay bir görev beklemediğini, daveti sırasında karşılaşacağı zorba kişileri, zorlukları ve bu zorlukları nasıl aşacağını anlattıktan ve onu zorluklara karşı fikri planda hazırladıktan sonra onun ahlaki yapısını Kalem suresinde olgunlaştırmıştır. Kalem suresinde yüce Allah (cc) elçisine, Kur'an'ı ahlak edinerek tüm davranışlarını, söz ve düşüncelerini Kur’ani ölçüler içerisinde düzenlemesini, delilsiz ve hevai hareketlerden kaçınıp Kur'an'ı tek delil olarak almasını, zorluklar, sıkıntılar ve muhaliflerin şiddetli tepkileri karşısında bıkıp usanmadan, davet yerini terk etmeden, sabırla davet görevini sürdürmesini tavsiye ve emretmiştir.

Müzzemmil suresinde yüce Allah (cc), elçisini fiziki olarak bütün zorlukları göğüsleyecek bir karakterde ve yapıda olgunlaştırmış ve kendisinin her zaman ve her yerde elçisiyle beraber olduğunu, bu nedenle hiçbir surette hiçbir şeyden korkmaması gerektiğini bildirmiştir.

Müddessir suresi, Alak süresinde sorumluluk verilen insanın (özelde Hz. Muhammed (as), genelde tüm iman edenlerin) Alak, Kalem ve Müzzemmil surelerinde, psikolojik ve fiziksel olarak mükemmel bir şekilde yetiştirildikten sonra göreve başlama zamanının geldiğini bildiren ilahi bir uyarıdır.

Bilgi, sabır, mukavemet ve cesaretle yetiştirilen, ahlaki olarak mükemmel bir hale getirilen davetçiden bu surede, görevi yerine getirmesi istenmektedir. Artık bekleme, durma zamanı değil, bunalımdaki insanlığı bulunduğu durumdan kurtarıp layık olduğu yüceliğe çıkarmak gerekiyor. Bu görevi de ancak görev sorumluluğu ve bilinci ile yetişen davetçi ve davetçiler yapacaklardır.

İmanın hazzını tatmış, Kur'ani bilince ulaşmış, sorumluluğunu idrak etmiş Müslüman şahsiyetlerin, sıradan denilebilecek bir hayat sürmesi, yerinde oturup gününü gün etmesi mümkün değildir. Onlar, imanına şirk bulaştırmış Samiri soylu belamlar gibi, sloganların arkasına sığınarak, işin edebiyatını yaparak, çıkar peşinde koşarak insanları atlatıp uyutmak için değil, insanlara Rab’lerinin mesajını duyurmak için çalışırlar.

Müslümanların yapması gereken tek şey, vakit kaybetmeden sorumluluk bilinci ile hareket edip daveti ortaya koymaları, Tevhidi esasları insanlara ulaştırmalarıdır. Bu, Müslüman şahsiyetlerin olmazsa olmaz en öncelikli ve en önemli görevleridir.

Surenin Açıklaması

1-2- “Ey örtüsüne bürünen, kalk uyar.”

Müddessir,

Düşünce planında kendilerini netleştirmiş, vahyi bilgi ile donanmış, sabır zırhını kuşanmış, her türlü zorluk sıkıntı, baskı ve zulme karşı mukavemet etmeye hazırlanmış, korku dağlarını aşarak korkusuzca hareket etmeyi şiar edinmiş ve Kur'an’ın ortaya koyduğu ölçülere sıkıntı duymadan teslim olmuş, kısaca Tevhidi esasları gereği gibi kabul edip kavramış Müslüman şahsiyetler için ikinci aşama, davet görevlerini yerine getirmek ve beşeri ideolojilerin elinde zillet içerisinde kıvranan insanları, Kur’ani esasları kabul etmeye ve onları, beşeri sistemlerin zulüm ve karanlıklarından İslâm’ın aydınlık nuruna ve sistemine teslim olmaya davet etmektir.

Müslüman davetçiler, iman esaslarını kavradıktan ve sorumluluklarının bilincine ulaştıktan sonra artık çevrelerinde cereyan eden inkâr ve inançsızlığa, ahlaksızlık ve seviyesizliğe, yolsuzluk hırsızlığa, baskı ve zulme karşı içlerine kapanarak duyarsız kalamazlar. Onlar, iman ve bilgi ile kuşandıktan, psikolojik ve fiziki olarak hazır hale geldikten sonra vakit kaybetmeden topluma ilahi mesajı duyurmaya başlarlar. Nasıl ki olgunlaşmış bir meyve artık dalında durmayıp düşüyor ve insanlar ondan faydalanıyorsa, Müslüman davetçiler de, onca bilgi ile donandıktan, sorumluluk yükünü sırtlarına aldıktan ve insanların içerisinde bulundukları acınacak durumu gördükten sonra artık yerlerinde duramazlar.

“Ey örtüsüne bürünen, kalk uyar.” bu emri alan ve vahyi esasları insanlara duyurmayı ilk iş edinen Risalet önderleri, Tevhid erleri ve Müslüman davetçiler, yaşadıkları dönemde, içerisinde bulundukları insanları Tevhidi esaslara davet etmişlerdir. Onlar, karşılaştıkları tüm hakaret, iftira, baskı ve zulümlere rağmen, davet görevlerine hiçbir şekilde ara vermemiş, küfür ve zorba sistemlerin iznine sığınarak Hakkı eğip bükmemiş, hakkı batıla bulayıp gerçekleri gizlememişlerdi. Emrolundukları şekilde dosdoğru hareket etmişler ve yalnızca Rab’lerini razı etmeyi amaç edinmişlerdi.

Düşünce planındaki tüm şüphelerini giderdikten sonra putperest bir toplumda putperest bir sisteme karşı hakkı ortaya koyan Hz. İbrahim (as), endişe ve korkularını yendikten sonra, kendisini toplumunun rabbi gören, despot, zalim ve acımasız Fir’avn’ı yüce Allah’a iman etmeye ve O’na teslim olmaya çağıran Hz. Musa (as), elçi olduğuna tam inandıktan sonra müşrik ve zorba güçleri iman etmeye davet eden Hz. Muhammed (as) ve aralarında bir birliktelik sağladıktan ve birbirlerine kalpleri kaynaştıktan sonra toplumlarını ve zalim yöneticilerini bir tek ilaha iman etmeye ve O’nun indirdiği hükümlere teslim olmaya çağıran Ashabı Kehf, ve daha niceleri, kendilerini iman noktasında tamamladıktan sonra tebliğ etmeye başlamışlardır.

“Ey örtüsüne bürünen, kalk uyar.” Tevhidi gerçekleri kavramış, bu gerçeklerin kendilerinden ne istediğini anlamış Müslümanların, ilk ve en önemli görevleri, kendilerinin iman edip teslim oldukları vahyi esasları, insanlara ulaştırmaya çalışmak, o insanları şirk ve küfür sistemlerinin esareti altından kurtarıp İslâm’ın, huzur ve güven veren aydınlığına davet etmek, şirkten kurtulmalarına yardımcı olmak, onları şiddetli azaba karşı uyarmak ve iman edenleri cennetle müjdelemektir.

Davetçi Müslümanlar, “kalk uyar.” emrini Kur'an’da okuduktan sonra imani esaslara davet ve inkâr durumunda uyarı görevlerini yerine getirmek için hazırlıklarını yapıp daveti ortaya koyacaklardır. Bunun için davetçi Müslümanlar,

1- Yalnızca vahiyle hareket edecekler, insanları inandırmak adına, vahiy dışı kaynaklara başvurmayacaklar, hiçbir şekilde duygularını öne çıkarmayacak, ve duygusal hareket etmeyeceklerdir.

2- Allah’tan başka hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkmayacaklardır. İdaresi altında yaşadıkları tağuti sistemlerin baskı ve zulmü karşısında, hiçbir şekilde daveti yumuşatmayacak, taviz vermeyecek, küfrün yasalarından yararlanma yoluna gitmeyeceklerdir.

3- Emrolundukları gibi dosdoğru olacaklardır.

4- İlk ve en önemli görevlerinin daveti ortaya koymak olduğunu bilecekleri ve diğer dünyevi işlerini ve ilişkilerini ikinci plana bırakacaklardır.

5- Daveti, sürekli bir şekilde ortaya koyacaklar, hiçbir şekilde ve şartta davet görevine ara vermeyecek ve ertelemeyeceklerdir. Daveti ortaya koymakta ısrar edecekler, sabırlı olacaklardır.

6- Toplumsal gündemin içinde boğulmayacak, kendileri, ortaya koydukları Tevhidi mesajla gündemi oluşturacaklardır.

Sünnetullahta daveti ortaya koyan Risalet önderlerinin ve Tevhid erlerinin uydukları temel ölçü hep aynı olmuştur. Onların uyup tatbik ettikleri bu ölçü, günümüz iman eden Müslüman davetçileri için de geçerlidir ve onlar da Rab’lerini razı edebilmek için bu ölçüden hareket etmekle mükelleftirler.

Kalk uyar emri, bizzat yüce Allah (cc) tarafından yapıldığı için davetçi Müslümanların artık bu emirden sonra oyalanmaları, zaman kaybetmeleri mümkün değildir. Davetçi Müslümanlar, bu kalk uyar emriyle davete başlayacaklar ve şahsi, ailevi, mali ve gelecek endişesiyle ve toplumsal kınama ve eleştiriler ya da zorba sistemlerin zulüm ve baskısıyla hiçbir şekilde daveti terk etmeyeceklerdir. Çünkü emir, alemlerin Rabb’i yüce Allah’tan gelmiştir, bu yüce emri, basit ve düşük beşeri engellemeler durduramayacak, durdurmamalıdır da.

Davete başlama bir defadır; bundan sonra davetin durması mümkün değildir. Ancak davetçilerin ölmeleri, şehit edilmeleri ya da İslâmi esasların hakim olması ile davet durabilir. Devlet aşamasında davet, İslâm devletinin Tebliğ ve İrşad işleri ile görevli bakanlığı tarafından yürütülür.

Uyarı görevi, Müslüman davetçiler için asıldır. Bu nedenle hiçbir gerekçe ile bu görev savsaklanamaz, tehir edilemez ve ikinci plana atılamaz. Kalk uyar uyarısını okuyan Müslüman davetçiler, en yakın çevrelerinden başlayarak insanlara Tevhidi esasları anlatmaya başlarlar ve daveti ortaya koyma alanını adım adım genişletirler.

Davet görevine muhatap olan Müslüman davetçiler, küfrün izin ve icazeti ile kurulan şirk yuvalarında, İslâmi esaslar konusunda edebiyat yapan vakıfçı müşrikler gibi sloganların arkasına sığınarak oturdukları yerden işin edebiyatını yapamazlar. Onlar, davetin sorumluluğunu, bütün hücrelerinde hissederek yaşamlarının ana gayesi olarak bilirler ve bu bilinçle davet görevini üstlenerek kendilerinden istenildiği gibi ortaya koyarlar.

Şirk ve küfür, fısk ve nifak içerisinde bocalayan,, beşeri zorba sistemlerin zulmü altında kan ağlayan insanları, içerisinde bulundukları bataklıktan kurtarıp İslâm’ın aydınlığına iletmek, onlara ilahlarının bir tek ilah olduğunu hatırlatıp o tek ilah olan yüce Allah’a iman etmeye davet etmek, uluhiyet ve rububiyetin yalnızca yüce Allah’ta olduğunu bildirmek Müslüman davetçiler için iman etmenin zorunlu bir gereğidir.

Küfür ve şirk sistemleri, insanların yüce Allah’ın uluhiyet ve rububiyetini tanımamaları için her yolu denemekte ve insanların şirk içerisinde yüce Allah’a inanmaları için özel ajanlar kiralamakta, onlar vasıtasıyla kendi küfür ve şirk düzenini sürdürmektedir. Tağuti sistemin, kimilerine bazı sıfatlar vererek, bazılarına vakıflar kurdurarak, bazılarına da makamlar vererek ödüllendirdiği kiralık ajanları, İslâm’ın Tevhid yönünü gizleyerek insanlara bazı ibadi konuları anlatmaktadırlar.

Müslüman davetçiler, davet görevlerine Rab’lerinin kendilerine öğrettiği şekilde başlayacaklar ve hiçbir şekilde bundan sapmayacaklar. Onlar, daha rahat hareket etme adına, Samiri soylu belamlar gibi inançlarından taviz vererek, küfrün izin ve icazet verdiği şirk kurumlarının kirli tabelaları arkasına sığınarak zillet içerisine girmezler. Onlar, küfürden icazetli kurumlarda bulunmak ve orada davet yapmanın(!) Tevhidi gerçeklere ve Sünnetullah’taki davet metoduna ve davetçilere ihanet olduğunu bilirler.

Kalk uyar emri, açık ve net bir uyarıyı belirtmektedir. Bu nedenle Müslüman davetçiler, uyarı görevlerini açık ve net bir şekilde ortaya koymalı, kimin adına hareket ettiğini açıkça belirtmelidir. Kendi hevalarını davete karıştıranlar, tasavvuf, parti, dernek ve vakıflar gibi küfrün icazetli kurumlarında İslâm’ı lekeleyenler, yüce Allah (cc) adına hareket edemezler. Şu unutulmamalıdır ki, hiçbir neden ve mazeret davetin gizlenmesini meşru gösteremez. Bu nedenle Müslüman davetçiler, önce kendilerini fikri ve fiziki olarak temizlemeli, daha sonra daveti ortaya koymalıdırlar.

Müslüman davetçiler, şayet bir korku ya da endişeleri varsa öncelikle bu korku ve endişelerini gidermeli daha sonra davete başlamalıdırlar. Bu konuda yüce Rabb’imiz Hz. Musa (as)’ı örnek vermektedir. Bilindiği gibi Hz. Musa (as), davet ile görevlendirildiğinde oldukça diretmiş, daha sonra yüce Allah (cc) tarafından kendisine yardım edileceğini öğrendikten ve kendini tamamen netleştirdikten sonra Fir’avn’e gitmiş, onu yüce Allah’a iman etmeye davet etmiştir. İşte yüce Allah (cc) ile Hz. Musa (as)arasına geçen diyalogdan bir kesit.

- “Rabbin Mûsâ'ya seslendi: ‘O zâlim kavme git! Fir'avn'ın kavmine, korunmayacaklar mı?”
- “(Mûsâ): ‘Rabbim ben, onların beni yalanlayacaklarından korkuyorum’ dedi.” (Şuara, 10-12)

- “(Rabb’in): ‘Seni kendim için seçtim; Sen ve kardeşin, âyetlerimi götürün, beni anmakta gevşeklik etmeyin. Fir'avn'e gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.’
- “Dediler ki: ‘Rabbimiz, onun bize taşkınlık etmesinden, yahut iyice azmasından korkuyoruz.”
- “(Rabb’in): ‘Korkmayın, ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm’ dedi.” (Taha, 41-46)

-“(Mûsâ): ‘Hem benim üzerimde onlara karşı işlediğim bir günâh da var; onların beni öldürmelerinden korkuyorum.”
- “(Rabb’in): ‘Kesinlikle ikiniz de âyetlerimizle gidin, biz sizinle beraberiz, dinliyoruz’ dedi.” (Şuara, 14-15)

- “(Mûsâ): Rabbim, ben onlardan bir kişi öldürmüştüm, beni öldüreceklerinden korkuyorum’ dedi.”
- “(Rabb’in): ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeyecekler. İkiniz ve size uyanlar üstün geleceksiniz!” (Kasas, 33, 35)

- ‘Korkma, üstün gelecek sensin, sen’ dedik!” (Taha, 68)

- “Onlara yardım ettik de üstün gelenler kendileri oldular.” (Saffat, 116)

Müslüman davetçiler, kendilerinde özgüven duygusu tam oluştuktan sonra davet görevlerine başlamalı ve hiçbir şekilde kendilerini gizlememeli, Tevhidi esasları açık ve net bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Müslüman davetçiler için burada çok önemli olan husus, vahyi esaslardan başka bir şey söylememeleri ve ilahi mesajı olduğu gibi ortaya koymaları, insanları Rabb’leriyle baş başa bırakmalıdırlar.

“Mûsâ dedi ki: ‘Ey Fir'avn, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah'a karşı gerçekten başkasını söylememek, benim üzerime borçtur. Size Rabb’inizden açık bir delil getirdim, artık İsrâil oğullarını benimle gönder!” (A’raf, 104-105)

Hz. Musa (as)’ın kıssasında görüldüğü üzere, yüce Allah’a güvenip O’ndan başkasından korkmayan Müslüman davetçiler, yüce Allah’ın yardımı ile en zorlu kâfirlere diz çöktürecek, onları zelil durumuna düşürecektir. Ancak bunun yapılabilmesi için Müslüman davetçilerin mutlak anlamda her konuda Kur’ani hareket etmeli ve hevai söz ve hareketlerden kaçınmalıdırlar.

3- “Rabb’ini tekbir et!”

Büyüklemek, söz ile değil davranış ile yapılması halinde gerçekleşir ve o zaman gerçek manada bir anlam ifade eder. Saygı gösterilen, sevilen, bu nedenle emrine tabi olunan, buyruklarına uyulan kişi ve güçler üstün kabul edilir, büyüklenir. Yüce Allah’ı büyüklemek, O’nu düşünce, söz ve davranışlar üzerinde tek otorite, tek güç kabul etmek ve yalnızca O’nun emrine göre hayatı düzenlemek ile mümkün olabilir.

Hayatlarını yüce Allah’ın emirlerine göre düzenlemeyen, beşeri sistemlerin yasalarını kabul edip onu oy vererek onaylayan, küfrün yasalarına sığınarak şirk kurumlarında İslâm adına faaliyet yapanlar, gece gündüz durmadan yüce Allah’ın sıfatlarını saysalar, O’nu övüp dursalar bile o kimseler, yüce Allah’ı büyüklememişlerdir. O kimseler, idaresi altına sığındıkları küfür ve şirk düzenlerini büyüklemişler, onu rab ve ilah edinmişlerdir.

Yüce Allah’ı büyükleyen Müslümanlar için beşeri zulüm sistemlerinin hiçbir anlam ifade etmez. Müslümanların gözünde beşeri sistemler, yüce Allah’a isyan eden azgın kimselerin oluşturdukları değersiz, basit, aşağılık bir sistemdir. Beşeri sistemleri, tanıyan, onların ne derece basit ve değersiz olduklarını anlayan, bu nedenle de onlardan korkmayan Müslüman davetçiler, İslâmi davranışlarında ve düşünce yapılarında küfür ve şirk düzelerine kesinlikle yer vermezler. Onlar, vahyin belirlediği ölçü içinde hareket ederek Rab’lerini büyüklerler.

“Üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emredildikleri şeyi yaparlar. Allâh: ‘İki ilah edinmeyin. O, ancak tek ilahtır. Yalnız benden korkun!’ dedi. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Kulluğun da yalnız O'na yapılması gerekir. Siz, Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (Nahl, 50-52)

Yüce Allah’ büyüklemek, O’nun emirlerine tabi olmak, hayatı O’nun belirlediği esaslara göre ve O’nun razı olacağı şekilde düzenlemek ve yalnızca O’na kulluk etmektir. Kısacası, yüce Allah’ı büyüklemek, uluhiyet ve rububiyete tek ve üstün kabul etmek, ubudiyeti yalnızca O’na has kılmaktır.

4- “Elbiseni temizle”

İslâm, iman edenlere İslâmi bir kimlik kazandırmak için hayatın her alanına müdahale eder. Öyle ki, iman eden insanların yürüyüşlerinden oturuşlarına, konuşma üsluplarından davranışlarına, evlenmelerinden boşanmalarına, aile hayatlarından sosyal hayatlarına, siyasetlerinden ticaretlerine, dış devletlerle ilişkilerinden savaş ve barışlarına kadar her alanına müdahale eder.

İslâm, yaratılışta en güzel bir şekilde yarattığı insanın, bu güzel vasfını koruması için onu yönlendirmekte ve mükemmel insan olmasını sağlamaktadır. Özellikle de davet görevi ile görevlendirilen insanların, bu misyona uygun bir kişilik kuşanmaları üzerinde İslâm hassasiyetle durur.

Müslüman davetçiler, yüklendikleri ilahi mesajın kendilerine kazandırdığı misyonun ve sorumluluğun bilincinde olarak diğer insanlardan çok daha fazla hassasiyet göstermelidirler. Bu nedenle yüce Allah (cc), davetçilerin temizlenmelerini istemekte ve onların, kendilerini küçük düşürecek tutum ve davranışlardan, söz ve ifadelerden kaçınmalarını emretmektedir. Kalem suresinde itaat edilmemesini istediği kişilerin vasıfları sayılırken bu vasıfların Müslüman davetçilerde kesinlikle bulunmamasını da istenmekteydi.

“Şunların hiçbirine itâat etme; yemin edip duran aşağılık, kötüleyip duran, söz götürüp getiren, hayra engel olan, saldırgan, günâhkâr, kaba, sonra da kötülükle damgalı, mal ve oğullar sâhibi olmuş diye.” (Kalem, 10-14)

Müslüman davetçilerin yapacakları en küçük bir hata, toplum ve İslâm düşmanları tarafından İslâm’a mal edileceğinden dolayı Müslüman davetçilerin daha fazla hassasiyet göstermeleri gerekmektedir. Daha önce Müslüman olmuş bazı kimselerin, zaman içerisinde bazı basit nedenlerle irtidat etmeleri karşısında toplumdan ve İslâm düşmanlarından bazı kimseler hemen bunu kullanarak “Eğer daha önce üzerinde bulundukları İslâm iyi olsaydı bunlar irtidat edemezlerdi” gibi ifadeler kullanıyorlar. Ya da bazı İslamcı müşriklerin olumsuz tutum ve davranışlarına bakan İslâm karşıtları, bu müşriklerin bozuk davranışlarına ya da seviyesiz sözlerine bakarak. “Bak işte Müslümanlar böyledir” ya da “İslâm dediğiniz bu mu?” diyerek İslâm’ı kötülüyorlar.

“Elbiseni temizle” bu hitap, Müslümanların dış görünüşleri kadar iç yapılarını, ahlaki tutum ve davranışlarını, her türlü duygu ve düşüncelerini de kapsamaktadır. Çünkü Müslüman bir şahsiyet, bütün yönleriyle bir bütündür. Bu nedenle söz, tutum ve davranışları ile iman ettiği ve insanlara ulaştırmaya çalıştığı Tevhidi esaslara uygun bir kişilik ortaya koymak ve örnek bir Müslüman şahsiyet olmak zorundadır.

“Elbiseni temizle” bu deyim, Araplar arasında “ayıplardan ve kötü sıfatlardan temizlenme” anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle “Elbiseni temizle” buyruğu, “ayıplardan ve kötü sıfatlardan kaçın, bu tür lekeleri üzerinde bulundurma. Çünkü bu tür lekeleri üzerinde bulunduranlar, iman ettikleri ilahi mesaja zarar verecekleri için İslâm davetçisi olamazlar. Oysa davetçi şahsiyetlerin her yönüyle temiz olmaları gerekir” anlamını içermektedir.

5- “Pislikten kaçın.”

Kötü sıfat ve ayıplardan temizlenen Müslüman şahsiyetlerin, en fazla dikkat etmeleri ve kaçınmaları gereken husus şirk pisliğidir. Bu ayet, Müslüman şahsiyetlerin ve İslâm davetçilerinin hiçbir şekilde şirke bulaşmamalarını ve kesinlikle şirkten kaçınmalarını emretmektedir. Çünkü şirk, Kur'an’ın ifadesi ile pisliktir.

“Ey inananlar, müşrikler pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Eğer (onların hacca gelmemeleri nedeniyle) yoksulluğa düşmekten korkarsanız; biliniz ki Allâh dilerse yakında sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allâh, bilendir, hikmet sâhibidir.” (Tevbe, 28)

“Fakat yüreklerinde hastalık olanlara gelince (bu), onların pisliklerine pislik katar. Ve onlar kâfir olarak ölürler.” (Tevbe, 125)

Şirkin pis olmasının birçok nedeni vardır, ancak en önemli nedenlerinden biri de ilah edinilerek putlaştırılan basit ve düşük istek ve arzular, yüce Allah’ın dışındaki otoriteler ve büyüklenen kişilerdir. Vahyin dışındaki her itaat edilen şey, kişiyi şirke sokan pis şeylerdir.

“İşte öyle. Kim Allâh'ın yasaklarına saygı gösterirse, o (hareketi), Rabbinin yanında kendisi için iyidir. Size (âyetlerle) okunanlar dışındaki hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır. Artık o pis putlardan ve yalan sözden kaçının.” (Hac, 30)

Pis putlardan ve yalan sözden kaçınmak, iman eden her Müslümanın en çok hassasiyet göstermesi gereken hususların başında gelmektedir. Bu, “Pislikten kaçın.” ilahi buyruğun gereği olduğu kadar, insan olma sıfatının korunması için de bir gerekliliktir. Kur’ani tanımlama ile şirk koşanlar, en aşağılık yaratıklardır.

“De ki: ‘Allâh katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allâh kime lanet ve gazap etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve tağuta itaat edenler yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Maide, 60)

Beşeri sistemlerin ortaya koydukları kanunlar, şirk kanunlarıdır. Bu kanunlara uymak, o kanunlardan izin ve icazet alarak sözüm ona İslâmi davet(!) yapmak şirktir. Kur'an, bu kimseleri tağuta itaat edenler kabul etmekte ve bunların, “yüce Allah’ın lanet ve gazap ettiği, maymunlar, domuzlar sıfatında olanlarla beraber yerlerinin daha kötü oldu ve bunların sapık oldukları” bildirilmektedir. Bu nedenle tağuti sistemlere itaat edenler, müşrik oldukları için hiçbir şekilde İslâm davetçisi olamazlar.

Müslüman davetçiler, şirk pisliğinden korunmak ve kaçınmak için tağuti beşeri sistemlerin kanun ve kurallarından uzak durmak zorundadırlar. Onlar, vahyi esasların belirlediği ölçüleri hayat prensibi olarak kabul eder ve ona uyaralar. Çünkü temiz olan Tevhidi ilkeler, ancak temiz olan kimseler tarafından insanlara ulaştırılabilir. Şu bir gerçektir ki, temiz olan Tevhidi esaslar, pislik olan beşeri şirk kanunlarıyla ya da bu kanunların izin verdiği parti dernek ve vakıf gibi şirk kurumları vasıtasıyla insanlara ulaştırılamazlar.

Beşeri şirk kanunlarıyla hareket etmek kişiyi şirke soktuğu gibi bu şirk yasalarıyla hareket İslâmi daveti de lekeler. Zaten müşriklerin İslâmi davet yapma hak ve yetkileri de yoktur. Onlar davet yapmaya kalkışsalar bile bu onlardan kabul edilmeyecek ve yaptıkları boşa gidecektir.

“Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre Allâh'ın mescitlerini şenlendiremezler. Onların yaptıkları işler, boşa çıkmıştır. Ve onlar, ateşte sürekli kalacaklardır.” (Tevbe, 17)

Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerden rahatsızlık ve sıkıntı duyanlar, beşeri yasaları ve toplumsal değerleri vahyin önüne geçirenler, küfür ve şirk sistemlerinin izin verdiği ölçüde vahyi gerçekleri ortaya koyanlar, vahyin belirlediği esaslar doğrultusunda yaşamayanlar küfür ve şirk içerisinde bulundukları nedeniyle tebliğde bulunamazlar, İslâmi davet yapamazlar ve Kur'an çalışması ve tefsiri yapamazlar. O Müşrikler, nefislerinin küfrünü göre göre İslâm adına bir şey yapamazlar. Bu nedenle onların, öncelikle gereği gibi iman edip pislikten kaçınmaları gerekir.

6-7- “Verdiğini çok bularak başa kakma; Rabb’in için sabret”

Davet görevi, ağır bir sorumluluktur; sabır, fedakârlık ve süreklilik ister. Bu nedenle bu sorumluluğu çok az insan yüklenmiştir. Bunlar da, ancak Kur’ani ölçülere teslim olan, Tevhidi ilkeler içerisinde hareket eden, içerisinde bulundukları şirk toplumlarının kınama ve eleştirilerine aldırış etmeyen, İslâm karşıtı tağuti sistemlerin baskı ve zulmünden korkmayan kimselerdir.

Fedakârlık ve süreklilik, davet görevinin vazgeçilmez iki temel unsurudur. Bunlardan birisinin yokluğu, davet işlevinin yitirilmesine sebep olur. Bu iki temel unsurun sabırla bütünleşmesiyle davet görevi istenilen düzeye ulaşır. Risalet tarihinde davet görevini üstlenen Risalet önderleri ve onların yolunda giden Tevhid erleri hep bu çerçevede hareket etmişlerdir.

Tüm zorluklara, baskı ve işkencelere rağmen nebevi davet, gece gündüz denilmeden her ortam ve şartta ortaya konulmuş, insanların daveti kabul edip etmediklerine bakılmaksızın gizli ve açık bir şekilde sürdürülmüştür. Risalet önderi peygamberler ve onların izinde giden Tevhid erleri, hayatlarının sonuna kadar bıkıp usanmadan, korkup saklanmadan tüm değerlerini ve hayatlarını ortaya koyarak Tevhidi esasları insanlara duyurmaya çalışmışlardır.

Davetin ve davetçilerin engellenmesi, toplumsal ve siyasal baskının artması, zulüm ve işkencenin doruk noktaya ulaşması halinde bile davet durdurulmaz, aralıksız bir şekilde sürdürülür. Müslüman davetçiler, bu gerçeği bilerek davet görevini üstlenirler.

“Verdiğini çok bularak başa kakma” davetçi Müslümanlar, davet görevini bir lütuf olarak değil, iman etmeleri nedeniyle Rab’lerinin kendilerine yüklediği zorunlu bir görevdir. Bu nedenle ortaya koydukları davetin, toplum tarafından kabul edilmemesi karşısında, insanlara kızarak “O kadar anlatıp uğraşmamıza rağmen anlamıyorlar”, “Bunlar anlamaz bir toplumdur” diyerek yaptıklarını insanların başına kakınç yapamaz, daveti bırakamaz, davet yerini terk edemezler. Müslüman davetçilerin görevi ve sorumlulukları daveti ortaya koymak, sonucu yüce Allah’a bırakmaktır.

“Verdiğini çok bularak başa kakma” İslâmi daveti üstlenen Müslümanlar, bu görevi, yüce Allah (cc) indinde kendi nefislerini kurtarmak ve Rab’lerini razı edebilmek için yapıyorlar. Bu nedenle davet görevinin, kendileri için bir övünç vesilesi ya da bir ayrıcalık olmadığını bilirler ve davet sorumluluğunu üstlendikleri için övünüp böbürlenmezler.

Müslüman davetçiler, “Bunca yıldır daveti sürdürüyoruz,” gibi bir düşünce de taşımazlar. Çünkü bu şekildeki bir düşünce ya da söz, haşa yüce Allah’ın başına kakınç anlamına gelir ki, hem yaptıkları boşa gider, hem de çok büyük bir sorumluluk altına girerler. Aynı şekilde İslâmi bir çalışma içerisinde yer alan Müslümanlar, bu çalışmalara katılmayı kendileri açısından bir lütuf olarak görerek, kendileri olmazsa bu hareketin sürmeyeceğini, biteceğini düşünmeleri başa kakmadır. Yüce Allah (cc) bu tür düşünen insanlar için şöyle buyuruyor.

“Müslüman olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: ‘Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın; aksine, eğer gerçekten inanmışsanız, sizi imâna ilettiği için Allah, sizin başınıza kaksa yeridir.” (Hucurat, 17)

“Rabb’in için sabret” Tevhidi mücadelenin, birey ya da devlet anlamında hedefine ulaşması ancak sabretmekle mümkün olabilir. Her türlü zorluğa, çileye, sıkıntı ve tepkiye karşı yalnızca Allah için sabredip mücadeleyi ve uyarı görevini, tahriklere ve hevai arzu ve isteklere kapılmadan sürdürmekle istenilen amaca ulaşılabilir. Zaten yüce Allah’ın, davet görevini üstlenenlerden de istediği bundan başka bir şey değildir.

Sabır, ibadetlerin en zoru, ancak sevabı en fazla olan ibadetlerden birisidir. Yüce Allah (cc), sabredenleri sevmekte, onları müjdelemekte ve sabredenlerle beraber olduğunu bildirmektedir. Bu müjde bile insanın sabretme ibadetini sürekli yaşama isteğini artırıyor.

“Nice peygamber var ki, kendileriyle beraber birçok erenler çarpıştılar; Allah yolunda başlarında gelenlerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.” (Al-i İmran, 146)

“Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) bilmeden, sabredenleri (sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran, 142)

“Ey inananlar, sabır ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

“Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmek gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Nüzul sırasına göre dört surede, davetçiden sabretmesi istenmektedir. Yüce Allah (cc), uyarı görevinin zorluklarına dikkatleri çektikten sonra davetin sabırla yapılmasını emretmekte, sabırsızlığın davetçinin aleyhinde olacağını, Hz. Yunus (as)’ın örnekliğini vererek, bildirmektedir.

“Sen, Rabb’inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutkunarak seslenmişti. Eğer Rabb’inden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı.” (Kalem, 48-49)

Yüce Allah (cc), uyarı görevinin ve Tevhidi mücadelenin, hiçbir şekilde kesintiye uğramamasını istemekte ve bu görev ve mücadelenin davetçilerin ölümüne kadar sürdürülmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

“Andolsun ki, onların söylediklerine senin göğsünün daraldığını biliyoruz. Sen Rabbini hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol ve Rabb’ine kulluk et ta ki sana yakin gelinceye kadar!” (Hicr, 97-99)

Davet görevi, insanın hayatını kuşatan bir sorumluluk ve görevdir. Bu nedenle davetçilerin son nefeslerine kadar sürdürmeleri gerekir. Yüce Allah (cc), davetin sürekliliği konusunda Hz. Nuh (as)’ı örnek verir.

“Andolsun biz, Nûh'u kavmine gönderdik, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı, sonunda haksızlık etmekte olan insanları Tûfân yakaladı.” (Ankebut, 14)

Bir mücadele süreklilik ister, sürekliliği olmayan bir çalışma, hiç yapılmamış gibidir. Bir mücadelenin yıllarca sürdürülüp son yıllarda bırakılması halinde boşa gideceğinden sahibine hiçbir şey kazandırmaz. Bu nedenle başlatılan bir mücadele ve uyarı görevi, hiçbir şekilde kesintiye uğratılmadan sürdürülmelidir. Diğer tarafta mücadeleyi yarı bırakmak daveti yarı bırakan kişiler için ağır bir sorumluluk getirecek ve kişi, kıyametin o zorlu gününde hesabını veremeyecek bir duruma sokar. Yüce Allah (cc), Sur’a üflendiği günün kâfirler için kolay olmadığını bildirirken bu aynı zamanda daveti yarı bırakanlar için de bir uyarıdır.

8-10- “Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün çetin bir gündür! Kâfirler için kolay değildir.”

Yapılan her işin bir hesabının olduğu gerçeği nasıl inkâr edilemiyorsa, dünya hayatının da bir hesabının olduğu bir gerçektir. Dünya hayatlarında sorumluluklarının bilincince olan ve kulluk görevlerini yerine getirenlerin, hem Kıyamet gününde hem de ahirette kurtulacakları müjdelenmektedir.

“Allâh, korunanları başarılarıyla kurtarır; onlara kötülük dokunmaz ve onlar üzülmezler.” (Zümer, 61)

Oysa yüce Allah’ın ayetlerine karşı umursamaz bir tavır takınanlar, ilahi mesajın belirlediği esaslar doğrultusunda yaşamayanlar, Kur’ani hükümlerden rahatsızlık duyanlar, kendi arzuları peşinde gidenler, beşeri küfür ve şirk düzenlerine itaat edenler ve dünyevi değerlerini vahyi esasların önüne alanlar için hem Kıyamet günü, hem de hesapların görüleceği mahşerde durumları hiç de kolay olmayacaktır.

“Âyetlerimizi etkisiz kılmağa çalışanlara gelince, onlar da azâbın içine getirileceklerdir.” (Sebe, 38)

Yüce Allah (cc), insanlara fırsat vermiş, irade vermiş ve bir ömür boyunca onların tabi olacakları Kur’ani esasları onlara göndermiş ve kurtuluş yolunu bildirmiştir. Yüce Allah’ın kendilerine gönderdiği ilahi mesajı yeterince değerlendirmeyen, verilen iman ve hidayet nimetinden yararlanmayan kimseler için yüce Allah (cc), “Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün çetin bir gündür! Kâfirler için kolay değildir.” buyurarak dünya hayatının sonunda karşılaşacakları durumu bildirmiştir. Bu ilahi uyarı, iman edenler için de geçerlidir. Şayet iman edenler, yüce Allah’ın kendilerine bildirdiği Tevhidi esaslara gereği gibi teslim olup bu Tevhidi esasları insanlara duyurmaya çalışmazlarsa, onlar da tıpkı inkârcılar gibi o gün çetin bir durumla karşılacaklardır.

Kur'an’ın uyarı ayetleri, daha önceki surelerde de değinildiği üzere, hem inkârcılara hem de ilahi mesajı kabul edenlere hitap etmekte onları uyarmaktadır. Bu nedenle Müslüman davetçiler, emir ve tavsiye ayetlerine muhatap oldukları kadar uyarı ayetlerine de muhataptırlar. Kendilerine emredilen hususlar konusunda samimiyetsiz davranan davetçi Müslümanlar, sorumluluk altına girecekler ve tevbe edip kendilerini düzeltmezlerse, Allah korusun, ilahi mesajı inkâr edenler gibi yargılanacaklardır.

Müslüman davetçiler, yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket etmekle mükelleftirler ve ne olursa olsun, bu ölçülerin dışında hareket edemezler. Belirlenen ölçülere uygun hareket edilmesi, hem kulluk görevinin yerine getirilmesi, hem de davetin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi açısından gerekli ve zorunludur.

11-15- “Bana bırak, tek olarak yarattığım o kimseyi ki, ona gittikçe artan mal, gözönünde oğullar verdim ve onu bollukla donattım. Sonra daha da artırmamı bekliyor.”

Tevhidi esasları ortaya koyan Müslümanlar, Tevhidi esasların ilkelerine uyma konusunda bu esaslara muhatap olanlar kadar sorumludurlar ve hiçbir şekilde bu esaslara aykırı hareket edemezler. Yüce Allah’ın kendilerine bildirdiği şekilde hareket etmekle mükelleftirler. Bu nedenle de daveti ortaya koyarlarken hiçbir şekilde hevai hareket edemezler ve daveti duyurup sonucu, davetin sahibi olan yüce Allah’a bırakmak zorundadırlar.

“Bana bırak,” bu ifade, Kalem ve Müzzemmil surelerinde aynen, Alak suresinde ise, yüce Allah (cc), olaya bizzat kendisi müdahil olarak kendisinin o kimseleri cezalandıracağını bildirmiştir. Bu nedenle “Bana bırak” ifadesi, açık bir meydan okuma ve tehdit içeren çok önemli bir uyarıdır. Müslüman davetçiler, bu uyarıyı gözönünde bulundurarak hareket ederler ve ne insanlar kabul etmiyorlar diye onları cezalandırmaya kalkarlar, ne tavizler vererek davetin ruhuna aykırı hareket ederler ve ne de kendilerini helak edecek derecede üzüntüye sevk ederler.

“Bana bırak,” bu ifade, önceki surelerde konu ile yapılan açıklamalar yanında, davetçilerin, davete karşı gösterdikleri samimi duruşlarını, aktivitelerini, istek ve iştiyaklarını ve hareketteki mücadelelerini de ortaya koymaktadır. Davetçi Müslümanlar, tıpkı Risalet önderleri ve Tevhid erleri gibi, daveti duyurma konusunda ve bu dava uğrunda maddi, bedeni zamani ve psikolojik bütün değerlerini ortaya koyarlar.

Müslüman davetçiler, Hz. Nuh (as) gibi gece gündüz demeden gizli ve açık olarak daveti ortaya koyarlarken, Hz. Musa (as) ve Ashabı Kehf gibi zalim diktatörlere karşı bu Tevhidi ilkeleri ilan ederler, Hz. Muhammed (as) gibi, bütün mal varlıklarını harcarlar, Hz. İbrahim (as), gibi bu uğurda ateşe girmeyi bile göze alırlar ve nihayet Ashabı Uhdud’a giden davetçiler ile Kasabalılara giden elçiler gibi kendi bedenlerini bu uğurda seve seve verirler.

“Bana bırak,” Müslüman davetçiler, davet sırasında kimi zaman ısrarlı ve aceleci bir tavır sergileyerek insanları yüce Allah’a inanmaları ve tasdik etmeleri için bütün güçleri ile çalışırlar, çabalarlar. Bu çabalama bazen öyle ileri dereceye ulaşır ki Müslüman davetçiler, insanlar inanmıyorlar diye insanlara kızarlar, sinirlenirler. Yüce Allah (cc), bu tür bir tavır içerisine giren davetçileri uyarmakta ve onlara görevlerini hatırlatmaktadır.

“Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve inanmazsa, Allâh ona en büyük azâbı eder, Dönüşleri Bizedir. Sonra onların hesabını görmek Bize düşer.” (Ğaşiye, 21-26)

Baskı ve zorlama, hem insanların özgür iradeleriyle seçim yapmalarını engellemekte, hem davetin güzellikle yapılması esprisiyle çelişmekte ve hem de davetçiler açısından haddi aşmaları anlamına gelmektedir. Bu nedenle yüce Allah (cc) “Bana bırak,” buyurarak davetçilerin davetteki sınırlarını ortaya koyuyor.

“Bana bırak,” bu ifade, Alak suresinde, “Muhakkak ki dönüş Rabb’inedir.” “Allâh'ın gördüğünü bilmiyor mu?” “Kesinlikle bundan vazgeçmezse (onu) perçem(in)den yakalarız,” (Alak, 9, 14-15) ayetlerinde inkârcılara karşı bir meydan okuma şeklinde ortaya konulurken, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir surelerinde “sabır” kelimesiyle bağlantılı olarak davetçiye yönelik bir anlamla ifade edilmektedir.

Yüce Allah (cc), “Rabb’inin hükmüne sabret” (Kalem, 48), “Onların dediklerine sabret” (Müzzemmil, 10) ve “Rabb’in için sabret” (Müddessir, 7) hitaplarının hemen öncesinde ya da sonrasında “Bana bırak,” buyurmaktadır. Bu hitap, davet görevini üstlenen davetçinin, davete karşı gösterdiği aşırı duyarlılığı, aktif çalışmasını ve aceleci tutumunu ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda yüce Allah’ın, daveti kabul etmeyen inatçı kâfirlere karşı olan kızgınlığını da göstermektedir.

“Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi (yapabilirsen) yerin içine (inebileceğin) bir delik, ya da göğe bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allâh, dileseydi, elbette onları hidâyet üzerinde toplardı, o halde câhillerden olma!” (En’am, 35)

“Herhalde sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye, peşlerinde üzüntüden kendini helâk edeceksin!” (Kehf, 6)

İslâmi davet, samimiyet ve ihlas gerektiren, eylemsel yönü ağır olan, heyecan ve coşku ile ortaya konulan bir görevdir. Bu nedenle zaman zaman davetçi Müslümanlar, bazen ihlas ve samimiyetlerinden bazen de heyecana kapılarak davet görevi ile bağdaşmayan aşırılıklar gösterebiliyorlar. Bu nedenle yüce Allah (cc), “Bana bırak,” buyurarak davetçileri uyarmakta ve onların davetteki sınırlarını belirtmektedir.

“Bana bırak, tek olarak yarattığım o kimseyi ki, ona gittikçe artan mal, gözönünde oğullar verdim ve onu bollukla donattım. Sonra daha da artırmamı bekliyor.” İnsan nankör, cahil ve düşüncesiz olunca, geçmişini, önceden ne olduğunu, neden ve nasıl yaratıldığını, nereden geldiğini unutuverir ya da öyle görünmeye çalışır. Yüce Allah (cc), insana geçmişini hatırlatarak onu düşünmeye ve böylece iman etmeye çağırıyor. Bu hatırlatma önceki surelerde de benzer ifadelerle tekrarlanıyordu.

Alak suresinde, insanın yaratılışı hatırlatıldıktan sonra ona çeşitli nimetler ikram edildiğini, bilgi verildiğini, ancak insanın bunları kullanarak azdığını; Kalem suresinde, mal ve oğullar sahibi olanların ve bahçe sahiplerinin azgınlıklarını; Müzzemmil suresinde, nimet sahiplerinin azgınlığını belirten yüce Allah (cc), bu surede de, inkârcılara verilen mal, oğullar ve nimetler sıralanmaktadır. Dört suredeki bu benzer ifadeler, davetin nasıl ortaya konulacağı ile ilgili ipuçlarını vermektedir.

Yüce Allah (cc) tarafında yoktan var edilip yaratılan insan, hiçbir şeye sahip değilken Rabb’i tarafından çeşitli nimetler, mal ve oğullar verilerek zenginleştirilmiştir. Kendisine verilen onca nimete karşılık Rabb’ine şükredip O’na yönelecek, O’nun indirdiği esaslara teslim olacak yerde insan, Rabb’ine isyan etmeyi yeğlemiş, azgınlığında sınır tanımaz hale gelmiştir. Oysa insan, Rab’lerinden gelen Tevhidi esaslara teslim olacağına, kendisine verilen malları, Rab’lerinin belirlediği ölçüde insanlara infak edip nimetlere şükredeceğine, tam aksine Rabb’ine nankörlük yapıp azgınlık yolunu seçmiştir. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi utanmadan Rabb’inden kendisine verilmesini beklemektedir. Tıpkı bahçe sahiplerinin, helak edilen bahçeleri yerine yüce Allah’tan daha fazlasını istemeleri gibi.

“Sonra daha da artırmamı bekliyor.” İnsandaki doyumsuzluğun, utanmazlığın bariz bir örneği olan bu tavır, bütün müşrik, münafık, fasık ve kâfirlerin ortak özelliğidir. İmanı olmayanın kanaati de olmaz; Rasulullah (as) bu tipler için, “Kanaatsiz insana bir dere dolusu hazine verseniz ikincisini ister, ikincisini verseniz üçüncüsünü ister” buyurmuştur.

Maddeyi ilahlaştırıp ona tapanlar, hem yüce Allah’ın verdiği nimetlerin hakkını verip infak etmezler, hem de verilen nimetin daha da artırılmasını ümit eder ve isterler. Halbuki kendilerine lütfedilen nimetlerden infak ederek Rab’lerine şükretseler, hem Rab’lerini razı ederler, hem de bu nimetlerin daha da artırılmasını sağlayabilirler. Ancak bu maddeperest materyalistler, Rab’lerinden kendilerine bir nimet geldiğinde onu alırlar, ancak Rab’lerinden kendilerine Tevhidi esaslar indiğinde ona karşı inatçı kesilirler.

16- “Muhakkak ki o, bizim ayetlerimize karşı inatçı kesildi.”

İnsan bir kere azmaya görsün; artık ne anlatırsa anlatılsın fayda vermez. Azgınlık, mal ile şımarıklık insanın gözünü kör ederek onun basiretini bağlar, böylece sağlıklı düşünmesini engeller. Onların kalpleri kararmış, düşünme yetenekleri yitirilmiştir. Bu nedenle onlar için uyarının da hiçbir faydası olmaz.

“Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.” (Yasin, 10)

İman etmek, akıl ile kalbin beraber hareket etmesi ve kabul etmesiyle mümkündür. Aklını madde ile bozmuş, düşüncesini dünyevi zevkler işgal etmiş bir kimsenin kalbi de karardığı için artık iman etmesi mümkün değildir. Böyle kimseler, arzularını ilah edip onun peşinde gittiklerinden dolayı, kendilerine anlatılan ayetleri düşünüp iman etmezler. Yüce Allah (cc) bunların durumunu çok güzel tarif ediyor.

“Dileseydik elbette onu o âyetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer; üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünürler.” (A’raf, 176)

Vahyi esaslar, insanları yüceltir, onları yaratılışlarındaki güzelliklerine ulaştırır. Ancak vahyi esaslara sırt dönüp hayatı yemek ve içmekten ibaret saymak, en önemlisi de kendilerini yoktan varedip çeşitli nimetlerle donatan yüce Allah’a nankörlük yapmak, insanı en aşağı seviyeye düşürür, alçaltır.

Dünyevi değerlerle böbürlenip kibirlenmek, bir de Rabb’inden gelen ilahi mesaja karşı inkârcı bir tutumla inatçı kesilmek, yüce Allah’ın emirlerine isyan etmek, şeytan (aleyhillane) misali alçalmanın apaçık göstergesidir. şeytan (aleyhillane), Rabb’inin emrine karşı geldiği için alçaltılmış, aşağılanmıştır.

“"Öyle ise oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın!” (A’raf, 13)

17- “Onu dimdik yokuşa sardıracağım”

Her inatçı zorbanın karşılaşacağı sonuç, zorlu bir hesap, zorlu bir ceza ve zorlu bir ateştir. “O gün çetin bir gündür, kâfirler için kolay değildir.” Çünkü onlar, Rab’lerinin kendilerine indirdiği ayetlere karşı inkârcı bir tutum takınarak inat etmişler, ayetleri kabul etmemişlerdir. Bu nedenle onların hesapları oldukça zor geçecektir.

Hayatı dünyadan ibaret bilip dünya hayatını ebedi zannedenler, bir gün bu hayatın sona ereceğini ve bunun hesabını vereceklerini düşünmezler, düşünmek istemezler. Ancak onlar düşünseler de düşünmeseler de, isteseler de istemeseler de dünya hayatı ve onların, bu hayatta sürdükleri zevk ve sefa bir gün sona erecek ve acı gerçek ortaya çıkacaktır.

“Onu dimdik yokuşa sardıracağım” bu zorlu yokuş, ölüm meleğinin ziyareti ile başlayacak, sura üflendiği gün devam edecek, Kıyamet günü doruk noktaya ulaşacak ve o noktada sürekli bir şekilde kalıcı olacaktır. Bu, dünya hayatını gaye edinip Rab’lerinin emirlerine karşı umursamaz bir tavır içerisinde günlerinin gün edenlerin kendi elleriyle kazandıkları bir sonuçtur.

“Kâfirler sanmasınlar ki, kendilerine süre vermemiz, kendileri için hayırlıdır. Biz onlara süre veriyoruz ki günâhı artırsınlar. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 178)

“İnkâr edenlerin, öyle şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın. Bu, az bir geçimdir. Sonra gidecekleri yer, cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası!” (Al-i İmran, 196-197)

“Onları yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, gırtlaklara dayanmıştır; yutkunur dururlar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü tutulur bir aracıları yoktur.” (Mü’min, 18)

İlahi adalet, hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında sürekli bir şekilde tecelli edecek ve herkes hak ettiğini bulacaktır. Dünya hayatlarında cenneti yaşadıklarını zannedenleri ahiretleri cehennem olacaktır. Oysa dünya hayatlarında, Rab’lerini razı edebilmek için zorlukları, sıkıntıları göğüsleyenlerin ahiretteki hayatları cennetlerde olacaktır. Hevalarını ilah edinip arzuları peşinde koşanların, sefa sürdükleri dünya hayatlarında göğüslemedikleri zorlukları, Müslümanlar, Rab’lerini razı edebilmek için o zorluklara tırmanmışlardı.

“Fakat o, sarp yokuşa atılamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek, yahut açlık gününde, akrabâ olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu doyurmaktır. Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmak.” (Beled, 11-18)

O Müslümanlar, dünyadaki zorlu çalışmalarının karşılığında ahirette emekli olacaklar ve saraylarda oturacaklardır. Oysa hayatı gaye edinen materyalistler için zorlu hayat başlayacak ve ebediyen sürecektir.

“Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler gibi yapacağımızı mı sandılar? Yaşamaları ve ölümleri onlarla bir olacak öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye, 21)

“Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından iki yüzlülüğe iyice alışmış münâfıklar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz biliriz. Onlara iki kere azap edeceğiz, sonra da onlar, büyük azâba itileceklerdir.” (Tevbe, 101)

Allah yolunda mücadeleyi yaşam tarzı olarak kabul edip canları ile beraber bütün değerlerini ortaya koyanlar ile yüce Allah’ın hükümlerine karşı umursamaz bir tavır takınıp dünya hayatlarını imar edenlerin hesapları bir olmayacaktır. Müslümanlar, Rab’lerine varan yolda her geçitte rahat ve mutlu bir geçiş yaparlarken dünyayı gaye edinenler her geçiş noktasında dayanılması zor anlar yaşayacaklardır. Onlara ölümle başlayan süreçte yapılacak azap sura üflendiğinde ve mahşer günündeki azaplarla devam edecek ve sonuç olarak o “büyük azâba itileceklerdir.”

“Yüzler de var ki o gün asıktır. Kendisine bel kemiklerini kıran(belâ)nın yapılacağını anlar. Evet, ne zaman ki can, köprücük kemiklerine dayanır, ve (başında bulunanlar tarafından): ‘Kim afsun yapar acaba?’ denir ve kendisi artık bunun ayrılık zamanı olduğunu anlar ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün, sevk Rabbinedir.

Ne sadaka verdi, ne de namaz kıldı. Fakat yalanladı, döndü. Sonra çalım satarak âilesine gitti.” (Kıyamet, 24-33)

Rab’leri tarafından kendilerine gönderilen Tevhidi esasları, görmezden gelip dünyayı imar eden, hevalarını ölçü edinip ilahi mesajı önemsemeyen kimseleri bekleyen dünya hayatındaki zorluklarla kıyaslanamayacak derecede ağırdır. Dünya hayatında zorluk olarak belirtilenleri yapmak insana huzur ve mutluluk verirken ahiretteki zorluk acı ve ıstıraptan başka bir şey vermez.

Yüce Allah (cc), zorluklar arasında seçim yapmayı insana bırakmış ve herkese tercih ettiğinin karşılığını vermiştir. Bu ilahi adaletin tecelli etmesi için bir gereklidir.

18-20- “Muhakkak ki o düşündü, ölçtü, biçti, canı çıkası nasıl da ölçtü, biçti; yine canı çıkası nasıl ölçtü, biçti.”

Yüce Allah (cc), her şeye gücü yetmesine, bir şeye “ol” diyerek o şeyin olmasını sağlamasına rağmen insanların iman etmesi konusunda baskı yapmamakta, onların iman ya da küfür seçimlerini özgürce yapmalarına fırsat vermektedir. O, kullarına doğruları ve yanlışları bildirmiş, seçimi kendilerine bırakmıştır.

“Dinde zorlama yoktur, Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

İnsanlara ilahi mesaj ulaştırıldığı zaman onlardan bir çoğu, kendilerine anlatılan ayetleri düşünür, kabul ya da reddetmek arasında bocalar dururlar. Ayetlere dünyevi ve materyalist bir mantıkla yaklaşanlar, ayetleri kabul etmeleri halinde neler kazanıp neler kaybedeceklerini düşünürler. Bunun sonucunda bazı kimseler, sosyal ve siyasal misyonlarının bozulmasından, bazıları maddi bir zarar görmelerinden, kimileri dünyevi zevk ve keyiflerinin kaçmasından, başka kimseler de kendilerine ya da aile bireylerine bir zarar gelmesinden çekinip korkarlar.

Çeşitli endişe ve korkular taşıyarak ayetlere yaklaşan kimseler, iman ile küfür arasında bocalayıp dururlar. Vahyin doğruluğunu kabul etmelerine rağmen, taşıdıkları endişe ve korkular nedeniyle ve şeytan (aleyhillanenin) da vesvesesi ile küfrü inama tercih ederler. Kur'an, iman ile küfür arasında bocalayıp küfrü tercih edenler için şu örnekleri verir.

“Onlara açıkça görünen âyetlerimiz gelince: ‘Bu, apaçık bir büyüdür’ dediler. Vicdanları, onlara kanaat getirdiği halde, sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkâr ettiler. Bak işte o bozguncuların sonu nasıl oldu.” (Neml, 13-14)

“Kendi vicdanlarına başvurup (içlerinden): ‘Hakikaten sizler haksızsınız!’ dediler. Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: ‘Sen de bilirsin ki bunlar konuşmazlar,’ dediler.” (Enbiya, 64-65)

İnat ve zorbalık, kişiyi bile bile Hakkı yalanlamaya ve inkâra yöneltir. Bu ise, kişinin hüsranı olur. Zorba ve inatçı kâfirlere, Tevhidi esaslar anlatıldığında, bunların doğruluğunu kabul ederler, ancak taşıdıkları endişe ve korkular nedeniyle nefislerine ağır geldiği için Tevhidi ilkelere iman edip teslim olmazlar. Bir tarafta Tevhidi esasların doğruluğu, diğer tarafta hevalarının istek ve arzuları, toplumun ya da idaresi altında yaşadıkları tağuti zorba sistemlerin baskı ve zorlamaları sıkışıp kalırlar.

İman ile küfür arasında kalan bir kimse, ayetlere iman edip onların gereğini yerine getirmesi halinde hevai istek ve arzularını, alışkanlıklarını, atalarından devraldığı geleneksel din anlayışını terk edecek, beşeri tağuti sistemin kurallarına uymayacaktır. Bu durumda, en yakın çevresinden başlayarak toplumun baskısıyla, kınama ve eleştirisiyle, tağuti sistemin baskı ve zulmü ile yüzyüze gelecektir. Bu karşılaşacağı zorlukları göğüsleyecek imani bir hassasiyete, sağlıklı bir bilgiye ve ebedi hayatına ait bir düşünceye sahip olmayan bir kimse, iman ve küfür arasındaki gelgitleri sonucunda küfrü tercih eder.

“Muhakkak ki o düşündü, ölçtü, biçti, canı çıkası nasıl da ölçtü, biçti; yine canı çıkası nasıl ölçtü, biçti.”

Bazı kimseler de, sıkıştıkları iman ve küfür arasındaki gelgitleri sonucunda direkt inkârı seçmezler. Bu kimseler, Hakkı batıla bulayarak ve gerçekleri gizleyerek dolaylı bir şekilde Tevhidi esasları inkâr edip küfrü tercih ederler. Genellikle vakıf, parti ve dernek gibi şirk yuvalarında kümelenen bu kimseler, üstlendikleri Samiri soylu tavırlarını, Haktan yana gözükerek sürdürürler. Böylece kendi mantıklarına göre hem açıkça inkâr etmemiş oluyorlar, hem de toplumun kınama ve eleştirisinden ve beşeri tağuti sistemlerin baskı ve zulmünden korunmuş oluyorlar. Bu kimseler, tıpkı Kur'an’ın tarif ettiği Yahudiler gibidirler.

“Ey Elçi, ağızlarıyla "inandık" dedikleri halde kalpleri inanmamış olanlar arasında küfürde yarış edenler seni üzmesin. Yahûdiler arasında da yalana kulak veren, sana gelmemiş olan bir kavme kulak verenler vardır. Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırırlar: ‘Eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının!’ derler. Allâh birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allâh'ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyâda rezillik var ve yine onlar için âhirette de büyük bir azap vardır.” (Maide, 41)

İman ile küfür arasında gelgit yaşayan kimseler, Kur'an’ın tümüne inanmış görünürler ancak tümünü hiçbir zaman kabul etmezler. Onlar, “ağızlarıyla "inandık" dedikleri halde kalpleri inanmamış olan” kimselerdir. Bu kimseler, Tevhidi esaslara iman etmedikleri için tağutu tanırlar ve tağutun izni dışında hareket etmezler. Bu müşrikler, yüce Allah’a bir kenarından ibadet eden, İslâm’dan bir çıkarları olduğunda sevinen ancak İslâm uğrunda başına bir şey geldiğinde yüzüstü dönen, yani Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr eden kimselerdir.

“İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan, ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzûra kavuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner. O, dünyâyı da, âhireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur.” (Hac, 11)

“…Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezâsı, dünyâ hayâtında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allâh yaptıklarınızı bilmez değildir.” (Bakara, 85)

Yüce Allah (cc), kullarını uyarmakta ve onların iman ve küfür arasında kalmamaları için tercihlerini doğru yapmalarını istemektedir. Dünyevi tercihlerini Kendisinden, Rasulünden ve Kendi yolunda mücadele etmekten daha önemli görenlerin fasıklar olduklarını bildiren yüce Allah (cc), bu kimselerin hidayete ulaşmayacaklarını haber vermektedir.

“De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret(iniz), hoşlandığınız konutlar, size Allah'tan, Elçisinden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise o halde Allâh emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allâh, yoldan çıkmış topluluğu hidayete iletmez.” (Tevbe, 24)

Müslümanlar, iman ettikleri esasların önemini çok iyi kavramalı, tercihlerini yüce Allah’ın rızasından yana kullanarak hareket etmelidirler. Bu nedenle iman ettikleri esasları, dünyevi tüm değerlerinden üstün tutmalıdırlar. Tevhidi esaslar sözkonusu olduğunda Müslümanlar, hiçbir sıkıntı duymadan teslim olurlar.

“Ve kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (Furkan, 73)

“Elçinin, aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Elçisine çağırıldıkları zaman inananların sözü ancak: ‘İşittik ve itâat ettik’ demeleridir. İşte umduklarına erenler bunlardır, bunlar.” (Nur, 51)

İman, tereddüdü ve isteksizliği kabul etmez; ihlas, samimiyet ve gönüllü kabulü esas alır. Tevhidi esaslara karşı küçük bir şüphe ve tereddüt küfrü gerektirir. Aynı şekilde şüphe ve tereddüt ile yaklaşılan bir şey önemsenmemiş demektir. Önemsenmeyen bir şey değersiz görülmüş demektir. Yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esasların önemsenmemesi, büyük bir küfrün ve inkârın göstergesidir.

21-25-“Sonra baktı, sonra surat astı, kaşlarını çattı, sonra arkasını döndü, böbürlendi: ‘Bu, rivâyet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir; bu, sadece, bir insan sözüdür.’ dedi.”

Küfrün en şiddetlisi, hiç şüphesizdir ki, gerçeklerin bile bile inkâr edilmesidir. Ayetleri gördükleri, üzerinde düşünüp gerçek olduklarını anladıkları halde, sırf kimi endişe ve korkular nedeniyle bu gerçekleri inkâr edenler, küfrün en şiddetlisini işlemişlerdir.

“Sonra baktı” çıkarlarının bozulacağını anladı, ne yapacağını düşündü; Allah’ın hükmüne teslim olup hayatını ona göre tanzim etsin, Allah yolunda bütün değerlerini versin mi, yoksa eski cahiliye hayatını sürdürsün mü? Çünkü kendisine ulaşan Rabb’inin ayetlerini kabul etse, artık hayatını buna göre yeniden düzenlemesi gerekir ve iman ettiği Tevhidi esasları, birinci görev olarak kabul edip bütün değerlerinden öne almak zorundadır. Bu ise, işine gelmez; içinde yaşadığı cahili toplumun kınama ve eleştirileri, beşeri tağuti sistemin baskı ve zulmü ile karşılaşacak, atalarından miras kalan din anlayışını ve geleneksen kültür kalıntılarını, eski adet ve alışkanlıklarını terk edecek, elde ettiği sosyal ve toplumsal konumunu terk edecektir. Bu ise, oldukça zor bir durumdur. Bu nedenle sıkıntı içerisinde bocaladı, “sonra surat astı, kaşlarını çattı” oldukça zor bir durumdaydı. Nihayet eski cahiliye yaşantısı, taşıdığı endişe ve korkuları baskın çıktı.

“Sonra arkasını döndü, böbürlendi,” İlahi mesajdan yüzçeviren kimseler, üzerinde bulundukları sosyal ve toplumsal konumun kendilerine verdiği gurur ve kibirle böbürlenirler. Onlar için ilahi ayetler, Tevhidi gerçekler hiçbir şey ifade etmez. Kibir ve gururla kalpleri kararmış, düşünme yetenekleri körelmiş inkârcılar, insanları küçük gördükleri gibi ilahi mesajı da önemsiz görerek değer vermezler. Bu nedenle ilahi mesajı bir insan sözü gibi değerlendirirler.

‘Bu, rivâyet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir; bu, sadece, bir insan sözüdür.’ dedi.”

İnsan bir kere seviye kaybedince nerede duracağı belli olmaz ve son durağı Esfele Safilinde bulur kendisini. Yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi gerçekleri inkâr edip nefsinin çöplüğünde burunlarındaki kölelik zincirinden kurtulamayan inkârcı kâfirler ile müşrik, münafık ve fasıklar, dürüstlük kavramı lügatlerinde bulunmadığı için inkâr ve şirk duygularını açıkça ortaya koyup İslâmi esaslara karşı çıkmazlar.

Küfür ve şirk bataklığında bocalayan kâfir ve müşrikler, inkârlarını dürüstçe ortaya koyup “Bu ayetler işimize gelmiyor, bunları kabul etmek zorumuza gidiyor; tapındığımız değerler ilahlaştırdığımız beşeri rejim ve kişiler bundan hoşlanmıyor, başımıza sıkıntılar gelir, bu nedenle bu ayetleri kabul etmiyoruz” demezler. Onlar, içerisinde bulundukları seviyesizlik içerisinde bocalarlarken, ilahi mesajın ayetlerini de kendi seviyelerinde değerlendirerek ‘Bu, rivâyet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir; bu, sadece, bir insan sözüdür.’ derler.

Küfrün ve şirkin mantığı hep aynıdır; onlar, kendilerine bir mazeret bulabilmek ne kendi konumlarını meşrulaştırmak için ya dillerini eğip bükerek ayetleri tevil ederler, ya umursamaz bir tavır takınarak cahiliye yaşamlarını sürdürürler, ya da bu ayetlerin bir şey ifade etmediğini, fazla bir öneme sahip olmadıklarını ifade etmek için ‘Bu, rivâyet edilip öğretilen bir büyüden başka bir şey değildir; bu, sadece, bir insan sözüdür.’ derler. Bu, çok büyük bir yalanlama ve yüce Allah’a karşı bir seviyesizliğin göstergesidir. Bu nedenle yüce Allah (cc), onlara uygun bir ceza verecektir.

26-30- “Onu Sekar'a sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu sen nereden bileceksin? (Geride bir şey) koymaz, bırakmaz; durmadan deriler kavurur. Üzerinde ondokuz vardır.”

Yapılan zorbalığa, inkâr ve inada, şirk ve küfre, nifak ve fasıklığa uygun bir cezadır Sekar. Sekar’ın şiddeti, işlenen fiilin, söylenen sözün şiddetine uygun ve süreklidir.

“O âyetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe sokacağız, derileri piştikçe azâbı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz! Şüphesiz Allâh dâimâ üstündür, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Nisa, 56)

“Yüzlerini ateş yalar. Öyle ki (ateşin) içinde dişleri açıkta kalır.” (Mü’minun, 104)

İslâm’a düşmanlığında sınır tanımayan zorba kâfirlere, vahyi esasları önemsemeyip beşeri tağuti sistemin kanunlarının gölgesine sığınan, Tevhidi ilkeleri bulayarak şirk koşan Samiri soylu belamlara, bid’at ve hurafeleri, İslâm’ın yüce değerlerine karıştıran hurafecilere öngörülen ceza, yaptıklarına orantılı bir ceza olacaktır.

“Üzerinde on dokuz vardır.”

Yüce Allah (cc), Tevhidi esaslara karşı kuşku duyan, anlamadıkları ayetleri tevil ederek kendi arzularına göre değiştiren kişileri de belirtmekte, onların şaşkınlıklarını gözler önüne sermektedir. Özellikle anlamı kapalı gibi görünen ayetler üzerinde fırtınalar kopararak kendi mantıklarına göre bir din anlayışı ortaya koyan kimseleri, Üzerinde on dokuz vardır.” buyurarak daha çok şaşırtmakta şaşkınlıklarını artırmaktadır. Bu surenin devam eden 31. ayetinde bu durum çok açık bir şekilde anlatılmakta, iman edenlerle kalbinde hastalık bulunan kimselerin durumunu açıklamaktadır.

Bu bölümün (11-30. ayetler), Mekke aristokratik sınıfının ileri gelenlerinden Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu rivayet edilir. Nüzul sebebi Velid b. Muğire olsa da, Kur'an’ın çağlarüstü ve evrenselliği nedeniyle vahye karşı tavır takınan her müşrik ve kafir aynı durumdadır.

Bugün, vahye karşı tavır takınan nice kafir, müşrik, fasık, münafık, mürted ve sapık var ki Velid b. Muğire’yi mumla aratacak kadar inatçı, zorba ve inkarcıdırlar. Velid, bir simge olarak kendi döneminde işlediği küfrüyle tarihe kara bir leke olarak geçmiştir. Ancak bu kara lekeler, günümüze kadar her çağda var olagelmişlerdir. Bugün, bütün çağlardan daha fazla Velid b. Muğire lekeleri vardır. Bu kara lekeler, ancak Tevhidi esasların net ve açık bir şekilde ortaya konulmasıyla silinecek ve dünya tertemiz bir şekilde İslâm nuruyla pırıl pırıl aydınlanacaktır.

Gerek tarihi süreçte gerekse günümüzde Tevhidi esaslara karşı çıkanlar, yalnızca Velid b. Muğire ve benzerleri olmamıştır. Onlarla beraber, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esasları yeterince anlamayan ya da işlerine gelmediği için anlamak istemeyen, Allah’tan başkalarından korkup çekinen ve hevalarını ölçü edinen, aklı kıt, basiretleri kör, idrak hazneleri kapalı, müşrik, münafık, fasık ve mürtetler de değişik şekillerde ve kendilerine özgü tutum ve tavırlarla Tevhidi esaslara karşı çıkmışlardır. Yüce Allah (cc), Müslümanlarla İslâm dışı unsurlar olan müşrik, münafık, fasık, mürted ve kâfirleri birbirinden ayırmak için Kur'an'ı inzal etmiştir.

31- “Biz cehennemin muhafızlarını hep melekler yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler için bir sınav yaptık ki, kendilerine Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin de imanı artsın. Kitap verilmiş olanlar ve iman edenler kuşkulanmasınlar. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: ‘Allâh bu misâlle ne demek istedi?’ desinler. Böylece Allâh, dilediğini şaşırtır, dilediğini doğru yola iletir. Rabb’inin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlara bir uyarıdır.”

Yüce Allah (cc), Kur'an'ı çok açık bir şekilde inzal etmiş, insanların Tevhidi esasları net bir şekilde anlayıp iman etmelerini istemiştir. Ancak Kur'an’ın bu kadar net ve anlaşılır olmasına rağmen, Tevhidi esaslara teslim olmak istemeyen ve kalplerinde hastalık bulunan bazı kimseler, Kur'an ayetlerinden Müteşabih olan ayetleri kendilerine göre tevil ederek yorumlamaya çalışmışlardır.

“Üzerinde ondokuz vardır.” ve hemen devam eden ayette, “Biz cehennemin muhafızlarını hep melekler yaptık. Onların sayısını da kâfirler için bir imtihan yaptık ki,” ifadeleri ile yüce Allah (cc), gerçek iman edenlerle iman etmiş görünenleri birbirinden ayırmaktadır. Bu ve benzeri bir çok ayet üzerinde tartışmayı hastalık haline getiren kimselerin amacı, vahyi daha iyi anlamak değil, kendilerindeki yanlış iman ve davranışları meşrulaştırmak içindir.

İnsan bir kere haddi aşınca artık küstahlaştıkça küstahlaşır; kendisine Rabb’inin ayetleri hatırlatılsa onu alaya alır. Tarihi süreçte bu seviye yoksunu kimseler bulunduğu gibi günümüzde de aynen benzerlerine rastlamak mümkündür.
“Üzerinde on dokuz vardır.” ayetini işiten Mekke müşriklerinden Kelde İbn Useyd İbn Halef kendisi gibi azgınlıklarının doruğuna ulaşmış çevresindeki kişilere seslenerek: “Ey Kureyş topluluğu, siz onlardan ikisini alt edin, ben de on yedisini alt edeyim.” diyerek haddini ne kadar aştığını gösteriyordu. Hatta rivayet edildiğine göre bu azgın kişi, bir gün Rasulullah (as)’ı kendisiyle güreşmeye çağırmış ve Rasulullah (as)’a: “Eğer beni yenersen sana inanırım,” demiş. Rasulullah (as) da onu defalarca yenmiş ancak yine de inanmamış. İbn İshâk’tan gelen bir rivayette ise bu güreş, Rükâne İbn Abd Yezîd İbn Hâşim İbn Muttalib olduğu söylenir.

“Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allâh'ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde, (hiçbir zaman) erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın, çünkü işiten, gören O'dur.(Mü’min, 56)

“İnsanlardan kimi bilmeden, ne bir yol göstereni, ne de aydınlatıcı bir Kitabı olmadan, Allâh hakkında tartışır.” (Hac, 5)

Burada yüce Allah (cc), ayetlerin anlaşılmasının ancak delile dayalı olan Kitaptan olabileceğini, bunun dışındaki bir tartışmanın ya da ayetler üzerinde tevil yapmanın kişiyi kibir ve gurura sevk ettiğini belirtmektedir. Bu ise, apaçık bir şekilde kalplerinde bir hastalığın bulunduğunu göstermektedir.

Yüce Allah (cc), kalplerinde hastalık bulunan bazı kimselerin, indirdiği ayetlere nasıl kuşku ile yaklaştıklarını “Üzerinde ondokuz vardır.” ifadesi ile adeta teşhir etmekte ve şaşkınlık içerisindeki bocalamalarını ortaya koymaktadır. Oysa iman edenlerin ayetlere yaklaşımı hep tasdik ve kabul şeklinde olmuş, bu da onların iman ve sadakatlerini artırmıştır.

Yüce Allah (cc), kullarını çeşitli şekillerde intihan etmekte, böylece onların samimiyet ve sadakatlerini ortaya çıkarmaktadır. İman etmek, bir iddia ya da söylem değil, kuşku duymadan, samimi bir şekilde tasdik edip teslim olmaktır. Yüce Allah’ın bazı ayetlerini tevil etmek, diğer ayetlerle bağdaşmayacak şekilde ya da diğer ayetleri adeta yalanlarcasına yorumlamak, kalplerde hastalığın bulunduğuna delalettir.

Nifak, çok kötü bir hastalıktır; insana bir kere bulaşmaya görsün, kalplerinde hastalık bulunan kimseler, yüce Allah’ın ayetlerini bile kendi çıkarları uğruna tevil ederler. Kur'an ayetlerini anlamadıkları halde bu ayetleri tevil edip kendilerince manalar çıkaran kimselerin, bu ayetleri kullanarak nasıl fitne çıkardıklarını şu ayette açıkça belirtmektedir.

“Kitabı sana O indirdi. Onun bazı âyetleri muhkemdir (ki) onlar Kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihdir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğramak için onun Müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun tevilini Allah'tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler: ‘Ona inandık, hepsi Rabb’imiz katındandır’ derler. Sağduyu sâhiplerinden başkası düşünüp öğüt almaz.” (Al-i İmran, 7)

Daha önceki surelerde ifade edildiği üzere birçok ayet, hem kâfirler hem de iman edenlere hitap eder ve herkes kendisine gerekeni alır. Müddessir, 31. ayetinde de buyurulduğu üzere, Onların sayısını da inkâr edenler için bir sınav yaptık ki, kendilerine Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin de imanı artsın. Kitap verilmiş olanlar ve iman edenler kuşkulanmasınlar. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: ‘Allâh bu misâlle ne demek istedi?’ desinler.

Şirk ve nifak dolu bir mantıkla hareket edenler, indirilen ayetlerden sürekli kuşku duyarlar. Bunlar, indirilen ayetleri anlamadıkları için: ‘Allâh bu misâlle ne demek istedi?’ derler ve şeytan (aleyhillane)nin peşine takılıp ayetleri, şeytanın da vesvesesi ile kendi hevalarınca tevil ederler. Bu kimseler, bu söylem ve tavırlarıyla, ayetlerin rahmet ve hidayetinden gittikçe uzaklaşırlar.

“Şeytânın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın; zâlimler uzak bir ayrılık içindedirler.” (Hac, 53)

Rab’lerine iman etmiş kimseler, Rab’leri tarafından kendilerine indirilen ayetleri hemen kabul ederler ve ‘Ona inandık, hepsi Rabb’imiz katındandır’ diyerek teslim olurlar. Onlar, böylece Rab’lerinin: “kendilerine Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin de imanı artsın.” müjdesine mazhar olurlar. Rab’lerinden indirilene, tevil etmeden iman eden kimseler, onun buyruklarına göre hareket ettiklerinden dolayı doğru yolu bulurlar.

Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da o(Kur'â)nın, Rabb’inden (gelen) gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar; böylece kalpleri ona saygı duysun. Şüphesiz Allâh, şsuz iman edenleri mutlaka doğru yola iletir.” (Hac, 53-54)

Yüce Allah (cc), iman edenlerin vahye teslimiyetlerini bildirdikten sonra, vahyi esaslar doğrultusunda hareket etmeyen, ayetleri kendi hevalarına göre tevil edip vahyin dışında zorlamalarla manalar çıkarmaya çalışan ve Tevhidi esasları önemsemeyip hevasına göre hareket eden kimseleri yeniden uyarmakta, yeminle Sekar’ın büyüklüğünü onlara duyurmaktadır.

31-35- “Hayır, andolsun Aya, dönüp gitmekte olan geceye, ağaran sabaha ki o (Sekar), büyüklerden biridir.”

Kur'an-ı Kerim’de ki yeminlerin mana ve ehemmiyetini ve ne anlama geldiklerini Kalem suresinde anlatmıştık. Yüce Allah (cc), bu yeminlerle körelen duyguların ve hassasiyetlerin uyarıldığını, insanların dikkatleri anlatılacak konulara çekildiğini ifade etmiştik. Yemin edilerek dikkatlerin üzerine çekildiği şeyler, aynı zamanda sure bütünlüğü içerisinde bazen mecazi bir anlamda kullanılmış bazen de benzetmelerle manası açıklanmıştır.

Yüce Allah (cc), Kur'an’daki bu yeminlerle şaka yapmadığını ortaya koymakta, insanların vahyi esaslar konusunda duyarlı olmalarını istemektedir. Aynı şekilde yemin edilen şeyler, başına geldiği surede geçen konuya ışık tutmaktadır. Örneklendirecek olunursa.

Necm suresinde, “İnen yıldıza andolsun” (Necm, 1) yemini ile vahyin inişine dikkatler çekiliyordu. Zaten surede devam ayetlerde vahyin nasıl indirildiği anlatılıyordu. Aynı şekilde Kalem suresinde Nun ve Kalem üzerine yemin ediliyordu; devam eden ayetlerde, iman eden kişilerin yapıp yapamayacakları hususların listesi çıkarılıyordu. Yani kalem, Nun ile ifade edilen okkaya (mürekkebe) batırılıyor ve insanın yaşam ilkeleri yazılıyordu .

Bu surede de Ay üzerine yemin ediliyor; ancak devam eden ayetlerde “dönüp gitmekte olan geceye, ağaran sabaha” denilerek Ay, karanlığın ifadesi olan gece ile irtibatlandırılmakta ve gecenin gidip aydınlığın sembolü olan sabaha dikkatler çekilmektedir. Yani Ay, karanlığın gitmesine ve aydınlığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

“Andolsun Aya” Ay, insanları karanlıklardan aydınlığa ulaştıran vahyi yani Kur'an'ı simgelemektedir. Kur'an’a tabi olanlar, içerisinde bulundukları beşeri sistemlerin zulüm zindanından ve cahili düşüncelerin karanlıklarından (geceden) kurtularak aydınlık olan İslâm’a, İslâm’ın hidayet nuruna (sabaha) ulaşacaklardır. Böylece uyarı olan Sekar’ın azabından kurtulacaklardır. Nitekim yüce Allah (cc) şöyle buyrmuştur.

“Elif lâm râ. Rab’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp o güçlü ve övgüye lâyık olan(Allâh)ın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz Kitaptır.” (İbrahim, 1)

Kur'an’ın aydınlığına tabi olamayıp kendi karanlık dünyalarında ya da beşeri küfür sistemlerinin yasaları altında kendilerince bir yaşam sürdürenler için, “o (Sekar), büyüklerden biridir.”

Kur'an dışı her düşünce, söz ve hareket, aydınlık yolun dışında karanlıkları ifade eder ve sahibini sorumluluk altına sokar. Zaten insanlar için iki yol vardır; birincisi, Kur'an’ın aydınlattığı İslâm’ın aydınlık yolu, ikincisi, kişilerin tabi oldukları kendi hevaları ile beşeri düzenlerin şirk ve küfür olan yasaları. Bunular dışında üçüncü bir yol yoktur.

Kur'an'ı ölçü edinenler, gündüzün aydınlığı gibi iken Kur'an’ın dışında hareket edenler, gecenin zifiri karanlığını temsil etmektedirler. Bu nedenle Ay’ın güzelliği ile ifade edilen ilahi mesaj, Müslümanların eliyle gecenin karanlığını yok edecek, sabahın huzur veren aydınlığını getirecekler. “Andolsun Aya, dönüp gitmekte olan geceye, ağaran sabaha” Ay nasıl karanlığı aydınlatıyorsa, Kur'an’da cahili karanlığı gidererek ilahi ve ilmi aydınlığı ortaya koyacaktır.

36-37- İnsanlar için uyarıcıdır; sizden ileri gitmek veya geri kalmak dileyen kimseler için.”

Yüce Allah (cc), kullarına karşı rahmet ve merhamet sahibidir. Kulları ahiret hayatlarında bir sıkıntıya düşmesinler diye onları önceden uyarmakta, ifrat ve tefrit konusunda haddi aşanları cehennemin şiddetiyle korkutarak onları ölçülü hareket etmeye davet etmektedir.

Kur'an’daki uyarılar, insanların Rab’lerine isyan sayılabilecek düşünce, söz ve davranışlardan kaçınmalarını ve kurtuluşa ulaşmalarını sağlamak içindir. Merhameti her şeyi kuşatan yüce Allah (cc), kullarının, “büyüklerden biridir” diye haber verdiği Sekar’dan korunmalarını isteyerek uyarmaktadır.

Kur'an, hidayet yollarını gösterip aydınlığa ulaşmalarını sağladığı gibi, insanların ölçülü hareket etmeleri için de bir kriterdir. Hangi gaye ile olursa olsun, Kur'an dışında hareket etmek haddi aşmak, ifrata kaçmak ya da tefrite düşmektir. Kur'an, Sekar ile uyarılan kişilerin kim olduklarını da çok açık bir şekilde bu surenin devam eden ayetlerinde ortaya koymaktadır.

Yüce Allah (cc), iman edenler için “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık” (Bakara, 143) buyurmaktadır. En önemlisi de yüce Allah (cc), iman edenler için cehennemi uyarı olarak bildirmemiş, cenneti müjdelemiştir. Yüce Allah (cc), iman edenlerin kimler olduklarını tanımladıktan sonra, ifrat ve tefritte bulunanları da bildirmektedir.

“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Elçi de size şahit olsun. Biz, Elçi'ye uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, eskiden yöneldiğin Kâbe’yi kıble yaptık. Bu, Allâh'ın yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allâh sizin imanınızı zayi edecek değildir. Elbette ki Allâh, insanlara şefkatli, merhametlidir.” (Bakara, 143)

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a inanırsınız. Eğer Kitap ehli, inanmış olsaydı, elbette kendileri için iyi olurdu. Onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Al-i İmran, 110)

Bu ayette sözkonusu edilenler, ifrat ve tefrit içinde bulunan kimselerdir. İşte bunun için Sekar, onlar için bir uyarıdır. Bu kimseler, ya Tevhidi esasları bozan ya da hiç önemsemeyen kimselerdir.

Bazı kimseler, yüce Allah’ın indirdiği Tevhidi esaslarla yetinmeyerek kafalarında tasarladıkları kimi düşünceleri ilahi mesaja katarak, helaller ya da haramlar üreterek, kendilerince daha takvalı, daha iyi dindar olmak isterler. Bu ise, yüce Allah’ı (hâşâ) zan altında bırakmak ve dini eksik bıraktığı gibi bir düşünceye sahip olmaktır. Hz. Peygamber (as) zamanında bile örneklerine rastlanan bu türleri yüce Allah uyarmaktadır.

“Allâh'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve: ‘Bunlar Allâh katında bizim şefâatçilerimizdir!’ diyorlar. De ki: ‘Allâh'ın, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?’ O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir.” (Yunus, 18)

Yüce Allah’ın, Kur'an’da bildirmediği bir şeyi, dillerini eğip bükerek kendileri din ihdas edenler, haddi aşan, ifrata kaçan kimselerdir ki bunlar, Tevhid dinini bozan kimselerdir. İşte Sekar, bunlar için uyarıdır.

Diğer bazı kimseler de, iman ettik demelerine rağmen, iman ettikleri Tevhidi esasların kendilerinden ne istediğini bilmeden yaşamlarını, beşeri yasalara iman eden kimseler gibi sürmektedirler. Bu kimseler için İslâm ve İslâm’ın temel esası olan Tevhidi ilkeler hiçbir şey ifade etmiyor. Bunlar için hayat, yalnızca yaşadıkları zaman dilimidir. Bu nedenle de o zaman dilimini en iyi şekilde geçirmek isterler. Ancak bu kimseler, insanları kandırmak için iman ettiklerini iddia ederler. Bunlar için yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor.

“Göçebe Araplar: ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz fakat 'teslim olduk' deyin; iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Elçisine itâat ederseniz (Allâh), yaptığınız güzel işlerden hiçbirinin sevâbını size eksik vermez. Allâh çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

Mü'minler onlardır ki Allâh'a ve Elçisine inandılar, sonra şüphe etmediler; Allâh yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd ettiler. İşte doğru olanlar onlardır.

“De ki: ‘Siz mi Allah'a dininizi öğreteceksiniz? Allâh, göklerde ve yerde olanları bilir. Allâh, her şeyi bilendir.” (Hucurat, 14-16)

İman etmek, bir iddia ya da söylem değil, bir eylem ve bir yaşama tarzıdır. Bu gerçeği gözardı ederek, iman ettiklerini iddia edenler, kendi zanlarında bir din üretmektedirler. Bu ürettikleri din ile de cennete gireceklerini beklemektedirler. İşte bunları da yüce Allah (cc) Sekar’ın büyüklüğü ile uyarmakta ve başlarına geleceklerden kendilerini korumalarını bildirmektedir.

38- “Her can, kazandığıyla rehin alınmıştır.”

İnsanlar ister iman edip o doğrultuda yaşasınlar, ister ifrata kaçıp kendilerince bir din üretsinler ve bununla kurtuluş yolu arasınlar, isterlerse de tefritte bulunup, dünya hayatlarında günlerini gün edip eğlensinler, sonuç itibarı ile ne kazandılarsa onunla yargılanacaklardır.

“Her can, kazandığıyla rehin alınmıştır.” bu hatırlatma, tefrit içinde bulunan, yüce Allah’a kulluk etmede gevşeklik gösterip Tevhidi esaslara uygun yaşama konusunda hassasiyet göstermeyenlere ve kendi zanlarınca bir din uydurup bunu hak zanneden ve yaşam felsefelerini bu bozuk din üzere kuranlaradır. Birinci gruptakiler, bu surenin 43-47. ayetlerinde anlatılan kimseler iken, ikinci gruptakiler, 48-53. ayetler arasında kişilerdir.

İfrat ve tefrit içinde olan kimseler, düşünüp söyledikler, yapıp ettikleri nedeniyle kazandıklarından hesaba çekilecekler. Hiç kimse, kimse adına iman etmeyeceği, ibadet yapmayacağı gibi, hiç kimse de kimsenin günahını üstlenmez ve yine hiç kimse, başka birini bağışlamaz ya da bağışlanması için aracılık yapamaz.

“İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 39)

“Bugün her can, kazandığıyla cezâlanır. Bugün zulüm yoktur. Allâh, hesabı çabuk görendir.” (Mü’min, 17)

“(Ey insan), ‘İşte bu, senin ellerinin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Allâh kullara zulmedici değildir!” (Hac, 10)

İnsan, kendi ellerinin yaptığı işler yüzünden sıkıntı ve zorluklarla karşılaşır. Tevhidi esasları önemsemeyip kendi hevasını ya da kendi cinsinden kişilerin istek ve arzularına uyarak onları razı etmeye çalışanlar, elbette bunun karşılığını göreceklerdir. Rab’lerinin verdiği onca nimete nankörlük yapıp O’na kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, bu isyanlarına uygun cezayı alacaklardır.

Tevhidi esasları hayat prensibi edinenler, Rab’lerinin rızasına ve sonsuz mükâfatına ulaşacak ve onlar, cehennemden kurtulacaklardır. Yüce Allah (cc), isyankâr ve günahkâr kullarına yaptıkları oranda ceza verirken, indirdiği ilahi prensiplere uygun hareket edenleri, yaptıklarının karşılığını, rahmet sıfatı gereği sonsuz bir şekilde verecektir.

“Ancak inanıp iyi işler yapanlar hariç, onlar için kesintisiz bir mükâfât vardır.” (Tin, 6)

39-42- “Yalnız sağın adamları hariç. Onlar cennetler içinde soruyorlar; suçluların durumunu: ‘Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi?”

Cennet, dünya hayatında Kur'an’ın uyarısına kulak verip yaşantılarını Tevhidi ilkeler doğrultusunda düzenleyenlerin ebedi mekânı, dünyada kazandıkları güzellikler yurdudur. Cehennem ise, Kur'an’ın sunduğu hayatı reddederek dünya hayatını ebedi zannedip nefislerini ilahlaştıran hesap gününü unutup günlerini gün etmeye çalışanların kendi elleriyle kazanıp girdikleri azap yurdu ve son duraktır.

Yüce Allah (cc), cehennem ehli olan ifrat ve tefrit mensuplarından, gelecek ayetlerde örnekler vermekte ve bunların kimler olduklarını gözler önüne sermektedir. Birinci örnektekiler, Tevhidi ilkeleri önemsemeyen kimseler iken, ikinci örnektekiler, kendilerince bir din üreten ve bu ürettikleri din ile kurtulacaklarını sanan kimselerdir.

Tefrit içinde olanların, cehenneme neden girdiklerini, yaşam tarzlarının ve düşünce yapılarının ne olduğunu yüce Allah (cc) şöyle bildiriyor.

43-47- “(Tefrit içinde olanlar) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık, yoksula da yedirmezdik, gaflete dalanlarla birlikte dalardık, cezâ gününü yalanlardık. İşte böyle iken ölüm bize gelip çattı.”

Cennet ehlinin sorduğu “Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi?” sorusuna, cehennem ehlinin verdiği cevaplar oldukça düşündürücüdür. Yüce Allah’ı inkâr etmedikleri halde, namaz kılmamış, infak etmemiş, boş şeylerle uğraşmış ya da boş işlere dalanlarla zamanlarını geçirmişler, bu halleri nedeniyle hesap vereceklerini unutarak günlerini gün etmeye çalışmışlardır. Derken ölüm, onların tevbe etmelerine fırsat vermeden ansızın canlarını almıştır.

Yüce Allah (cc), rahmet sıfatı gereği, kullarını o ansızın gelecek ölüme karşı uyarmakta ve onların günah işlemekten vazgeçip tevbe etmelerini istemektedir.

“(Tarafımdan onlara) De ki: "Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allâh'ın rahmetinden umut kesmeyin. Allâh bütün günâhları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
Size azap gelip çatmadan Rabb’inize dönün, O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada, size azap gelmezden önce Rabb’inizden size indirilenin en güzeline uyun.” (Zümer, 53-55)

İman, yüce Allah’a iman etmek, O’nun varlığını kabul etmek ya da söylem bazında iddia edip sıfatlarını saymak değil, bu bilgiyi hayatta uygulamak, salih amellerle tasdik etmek ve bir hareket bir eylem içerisinde göstermektir. Söylem bazında iman ettiklerini iddia edip salih amellerle bu iddialarını tasdik etmeyenlerin, iman etmeyenlerden hiçbir farkları yoktur.

İman ve İslâmi esaslar bir bütündür; bölünme, parçalanma kabul etmez. İslâmi esaslar, parçacı mantıkla hareket etmeyi kabul etmez ve ancak bir bütün olarak alındığı zaman bir anlam ifade eder. Hangi gerekçe ile olursa olsun, İslâmi esasların bir kısmını alıp bir kısmını bırakmak şirk ve küfürdür ve Allah ve Rasulüne karşı savaştır.

“İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan, ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzûra kavuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner. O, dünyâyı da, âhireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur.” (Hac, 11)

“Biz namaz kılanlardan olmadık” namaz kılmamak, yüce Allah’a yeterince iman edilmediğini gösterdiği gibi aynı zamanda dünyaya bağlılığı, bencillik ve cimriliği, gününü gün edip lüzumsuz hareketleri ve boş konuşmayı beraberinde getirir. Namaz kılmayan bir kimse, yüce Allah’ı hatırlamayacağı ve bu nedenle kendi oto kontrolünü yapamayacağı için, ağzına gelen her sözü çekinmeden söyler ve aklına esen her fiili rahatlıkla yapar.

Namaz, iman edenler için yüce Allah’a iman etmenin göstergesi olduğu gibi aynı zamanda kişinin her söz ve davranışında ölçülü olmasını da sağlar. Günde altı vakit Rabb’ine hesap vereceği düşüncesine sahip olan bir kimse, namazda Rabb’ine vereceği sözlerde yalancı durumuna düşmemek için ister istemez her söz ve hareketini tartarak ortaya koyacaktır.

“Biz namaz kılanlardan olmadık” namaz, yalnızca belli hareketleri yapmaktan ibaret değildir. Bu nedenle hareketle beraber duyguları, psikolojik durumu, arzu ve isteği de içine alarak bir bütünlük oluşturur. Eylem olarak eda edilen bir namaz, isteksizce ve sıkıntı içerisinde bir duygu ile yapılmışsa o namaz hiç eda edilmemiş gibi boş olur.

“Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'a ve Rasulüne karşı nankörlük ettiler; namaza da üşenerek gelirler ve istemeyerek sadaka verirler.” (Tevbe, 54)

“İki yüzlüler, Allâh'ı aldatmağa çalışırlar. Oysa, O, onları aldatır. Namaza kalktıkları zaman da üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allâh'ı pek az anarlar.” (Nisa, 142)

“Biz namaz kılanlardan olmadık” namazın yüce Allah’ın rızasına uygun olabilmesi ancak günlük hayatta yapılan diğer eylemlerin de imani esaslar doğrultusunda olması gerekir. Günlük hayatta yapılan işlerin, yüce Allah’ın rızası doğrultusunda olmaması halinde kılınan namaz boşa gider.

“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, öksüzü iter, kakar ve yoksulu doyurmağa teşvik etmez. Yazıklar olsun namaz kılanlara ki onlar namazlarından gaflet ederler. Onlar gösteriş yaparlar. Ve en ufak bir yardımı esirgerler.” (Ma’un, 1-7)

İslâmi esasların diğer rükünleri tam ve rıza-i ilahiye uygun yapılmadığı sürece hem namaz boşa gider hem de böyle yapan bir kimse, dini yalanlamış demektir. Namaz kıldıkları halde infak etmeyen, insanlara yardımda bulunmayan, yoksul ve kimsesizlere karşı sevgi ve şefkat göstermeyen kimseler, dini yalanlamış ve kendilerine yazık etmişlerdir.

İslâmi esaslardan birini, yüce Allah’ın rızasına uygun yapmamak ya da bilerek terk etmek, diğer olumsuz fiilleri de beraberinde getirecektir. Bu nedenle İslâmi esaslar tam ve şartlarına uygun bir şekilde, özgür bir irade ve iştiyakla yapılmalı ki hem İslâm bir bütün olarak yaşansın ki yüce Allah (cc) razı edilebilsin, hem de yapılabilecek diğer fiiller boşa gitmesin.

“Biz namaz kılanlardan olmadık” namaz, hayatın tüm alanlarında İslâmi esaslara uygun hareket edildiği sürece bir anlam ifade eder ve ancak o zaman namaz gereği gibi kılınmış ve insana fayda sağlamış olur.

“Felâha ulaştı o mü'minler, ki onlar, namazlarında huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler, zekâtı verirler, ırzlarını korurlar ve onlar, emânetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar namazlarını korurlar. İşte vâris olacaklar onlardır. Onlar Firdevs'e vâris olacaklar, orada ebedi kalacaklardır.” (Mü’minun, 1-5, 8-11)

“İşte böyle iken ölüm bize gelip çattı.” Gaflet ve dalalet çukuruna düşen bir kimse, oradan kolay kolay kurtulmaz ve hayatı o hal üzere iken son bulur. Bu ise en büyük ziyan ve insan için acı bir sondur. Kişi, hangi hal üzere yaşıyorsa o hal üzere ölür ve son pişmanlık da hiçbir fayda vermez.

“Yoksa kötülükler yapıp yapıp da nihâyet kendilerine ölüm gelip çatınca: ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 18)

Hayatları boyunca İslâmi hiçbir hassasiyet taşımadan dünya hayatlarını mamur etmeye çalışan, arzularını ilah edinip onu razı etmeye çalışanlar ve kendilerine her yolu meşru görenlerin son anlarındaki pişmanlıklarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Böyle kimseler, yaşadıkları zaman diliminde, belli bir yaştan sonra tevbe edeceklerini söylerler ve merhametli olan yüce Allah’ın kendilerini bağışlayacağını düşünürler.

İnsanlardan bir çoğunun, dünya hayatlarında duyarsız, başıboş hareket etmelerinin temel düşünceleri, cehennemde sürekli kalmayacaklarını ve bir müddet cehennemde yandıktan sonra oradan çıkacaklarıdır. Bazı kişiler de, ellerinde Kur’ani hiçbir delil bulunmadığı ve Kur'an, şiddetli bir şekilde reddettiği halde, ahiret gününde bazı kimselerin kendilerine şefaat edeceklerini ve cehennemden kurtulacaklarını söylerler. Yüce Allah (cc), bu düşüncede olan kimseleri yalanlamaktadır.

48-53- “Artık onlara şefâatçilerin şefâati fayda vermez. Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi.”

Bazı Kur’ani kavramların asıl manalarını değiştirerek kendilerince bir yol tutan kimseler, Kur'an gerçeğini görmezden gelirler. Bunun nedeni, Kur'an’ın bildirdiği ilahi gerçeklerin, onların hayat tarzları ile uyuşmaması, kendi oluşturdukları din anlayışının yıkılması korkusudur. Bu yüzden “Aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi.” Kur’ani gerçeklerden kaçarlar.

Kendi oluşturdukları din anlayışında, bazı kimselerin kendilerine şefaat edeceğini bu nedenle cehenneme girmekten kurtulacaklarını, cehennemin geçici olduğunun orada sürekli kalmayacaklarını, günahları oranında yandıktan sonra oradan çıkacaklarını düşünürler. Ancak dünya ve ahiretin sahibi olan yüce Allah (cc), onların bu beklentilerini boşa çıkarmakta ve onların sandıkları anlamda bir şefaatin olmadığını bildirmektedir.

“Ey inananlar, ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefâatin olmadığı gün gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın. Kâfirler, zâlimlerin tâ kendileridir.” (Bakara, 254)

Kur’ani gerçekler apaçık bir şekilde ortada olduğu halde, bazı kimselerin batıl ve hurafe içinde yüzmelerinin, şirke, fıska ve nifaka düşmelerinin, dünya hayatına tapınıp günlerini gün etmelerinin, vurdumduymaz bir tutum takınıp Kur’ani gerçeklere karşı duyarsız olmalarının nedeni, onların çarpıtılmış bir din anlayışına sahip olmaları ve bu çarpıklık içerisinde yanlış bir şefaat kavramına güvenmeleridir. Oysa Kur'an onların bu çarpık anlayışlarını tamamen reddeder.

“Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi.”

Kur'ani gerçeklerden kaçan kişilere ne anlatılırsa anlatılsın hiçbir fayda sağlamaz. Çünkü onların amaçları yüce Allah’ı razı etmek değil, hevalarını tatmin etmektir. Bu nedenle Kur’ani bütün delilleri değişik nedenlerle reddederler. Batıl ve hurafe içinde bir din anlayışına sahip olanların, Kur'an gerçeğinden kaçmalarının değişik nedenleri vardır.

Bazı Kimselerin, Kur'an’dan Kaçmalarının Nedenleri Şöyle Sıralanabilir

1- Kur’ani esasları inkâr etme, kabullenmeme. Bazı kimseler, Kur'an'ı kabul etmeyip reddederler ve kendi düşüncelerinin ya da tabi oldukları sistemlerin daha iyi olduğunu söylerler. Oysa o kimselerin tabi oldukları beşeri sistemler, insanlığa bugüne kadar felaketten başka bir şey getirmemiştir.

“Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman ‘İşittik, istesek, biz de bunun gibisini söyleriz. Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir’ dediler.” (Enfal, 31)

“Biz Kur'an'da sözü türlü biçimlerde anlattık ki, düşünüp anlasınlar. Fakat bu, onların sadece kaçışlarını artırıyor.” (İsra, 41)

2- Kur’ani esasları tek başına kabul etmeyip onun yanında başka kaynaklara da iman edilmesi, Kur'an’ın ikinci plana itilmesi.

“Dediler ki: ‘Ey kendisine Zikir (Kitap) indirilmiş olan, sen mutlaka cinlenmişsin! Eğer doğrulardansan, bize melekleri getirsene!” (Hicr, 6)

“Allâh, tek olarak anıldığı zaman; âhirete inanmayanların kalpleri ürker. Ama O'ndan başkaları da anıldığı zaman, hemen sevinirler.” (Zümer, 45)

Kur'an’ın yeterliliğinde duyulan kuşku, günümüzde de devam etmekte kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda bazı kimseler, “Her delili Kur'an’dan veriyorsunuz, neden başka kaynaklardan da örnek vermiyorsunuz?” ya da “Peki ya hadis, onu niçin söylemiyorsunuz?” hemen tepki gösteriyorlar ve kendilerine ayetleri okuyanları çoğu kez küfürle suçlayabiliyorlar. Bun kimselerin durumunu Kur'an şöyle tanımlıyor.

“Bunun sebebi şudur, tek Allah'a çağrıldığınız zaman inkâr ederdiniz. O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm yüce ve büyük Allâh'a âittir.” (Mü’min, 12)

3- Kur'an’ın önemsenmemesi ve ona karşı tahammülsüzlük gösterilmesi. Bazı kimseler, kendilerine Kur'an okunduğunda hiçbir tepki vermezler, onu duymazlıktan gelirler. Okunan Kur'an’a karşı ne tepki verirler, ne de yaşam tarzlarını değiştirirler.

“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak döner. Ona acı bir azâbı müjdele.” (Lokman, 7)

“Onlar ki beni anmağa karşı gözleri perde içinde idi ve (Kur'ân'ı) dinlemeğe tahammül edemezlerdi.” (Kehf, 101)

“Âyetlerimizi yalanlayıp onları kabule tenezzül etmeyenlere gelince, onlar da ateş halkıdır; onlar orada sürekli kalacaklardır.” (A’raf, 36)

4- Kur'an’ın, dinleyenler tarafından net anlaşılmaması, verilen mesajın algılanmaması nedeniyle kabul edilmemesi. Kur’ani esasları yeterince anlamayan kimseler, Allah’a iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, işlerine geldiği şekilde hareket ederler. Bunlar, kimi zaman inanır, kimi zaman reddederler. Bu kimseler, hiç iman etmeyen kimseler gibidirler.

“İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan, ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzûra kavuşur ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner. O, dünyâyı da, âhireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur.
“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde ‘Allah'a ve âhiret gününe inandık’ derler.” (Bakara, 8)

“İşitmedikleri halde ‘İşittik’ diyenler gibi olmayın.” (Enfal, 21)

Kur'an'ı kabul ettiklerini iddia ve onu okuyan nice kimseler, Kur'an'ı anlamadan okudukları için pratikleri Kur'an’la çelişmekte ve ona aykırı hareket edebilmektedirler. Bunların bu çelişkileri Kur'an’ın verdiği mesajı anlamadıklarını gösteriyor.

5- Geleneksel din anlayışının baskısı ve körü körüne atalar yoluna bağlılık nedeniyle bazı kimseler, Kur'an’dan uzaklaşmaktadırlar.

“Onlara: ‘Allâh'ın indirdiğine ve Rasule gelin!’ dense, ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter!’ derler. Babaları hiçbir şey bilmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?” (Maide, 104)

“İşte böyle, senden önce de hangi kente uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız.’ dediler.” (Zuhruf, 23)

Yukarıda sayılan Kur'an’dan uzaklaşma nedenleri, vahyi esasların nazil olduğu her dönemde var olagelmiştir. Tarihi süreçteki inkâr nedenlerinin tıpatıp benzerleri günümüzde de aynen devam etmekte, insanlar, Rablerinden gelen Tevhidi esasları değişik nedenlerle inkâr etmekte ya da onu önemsemeden ikinci plana atmaktadırlar. Bunlara, kıskançlık, çekememezlik ve kendilerini beğenme, kendilerini ben merkezli kabul etme nedenleri de eklenebilir.

52- “Hayır, onlardan her kişi kendisine açılan sahifeler verilmesini istiyor.”

Kur’ani esasları reddeden, önemsemeyen ve onlardan kaçan kimselere tek tek her birine özel hitap eden, onlar için açıklanan sahifeler de verilmiş olsa yine de kabul etmez reddederler. Çünkü onlar, esas itibarı ile Rab’lerine gereği gibi iman etmiyorlar. İman etmeyen kişilere de ne anlatılırsa anlatılsın fayda sağlamaz.

“İnkâr edenlere gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; inanmazlar.” (Bakara, 6)

“Dediler ki: "Öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bizce birdir.” (Şuara, 136)

Küfür, karakteristik yapısı gereği, inkârında diretir, her doğruyu reddeder. Bu reddiyenin temel nedenlerinden biri, dünya hayatına olan aşırı sevgi ve muhabbet iken diğeri onların, yaşadıkları hayatın hesabını vermeyecekleri düşüncesidir. Bu inkârcılarda ahirete iman ve hesap verme inancı ve korkusu yoktur.

53- “Hayır, aksine onlar âhiretten korkmuyorlar.”

Müslümanlar, inkârcıların Tevhidi esasları inkârlarına aldırış etmeden Hakkı her halükârda ortaya koymalı, ilahi mesajı duyurmalarıdırlar. Bu, Müslümanların olmazsa olmaz görevleridir, Tevhidi esasları anlatırlar, insanları bu esasları kabul etmeye davet ederler, uyarı görevlerini ifa ederler. Kabul edip etmeme inkârcıların kendi bilecekleri bir şeydir.

54- “Kesinlikle o (Kur'an) bir uyarıdır. Dileyen onu düşünür, öğüt alır.”

Kur'an, bir uyarı ve öğütten başka bir şey değildir; kendisini hiçbir şekilde zorla kabul ettirmediği gibi, bu Kitabı tebliğ edenlerden de baskı ve zorlama ile davet yapmalarını istememektedir. Nitekim yüce Allah (cc), iman edip etmemeyi kişilerin kendi seçimlerine bırakmakta ve onları zorlamamaktadır.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.”

İnsanların, özgür iradeleri ile iman etmelerinden sonra, Kur’ani ölçüler doğrultusunda hareket etmekle mükelleftirler. Bu mükellefiyetlerini yerine getirmeyen kimseler, Kur’ani yüz çevirmişlerdir. İslâmi esasları hakkıyla öğrenmek isteyen kimseler, ancak Kur'an’da belirtilen esaslar doğrultusunda ve Kur'an bütünlüğü içerisinde hareket etmeleri ile ondan gereken öğüdü alabilirler.

Kur'an okuyan kimseler, onun ayetlerini diledikleri şekilde yorumlayıp anlayamazlar. Ancak Kur'an bütünlüğü içerisinde hareket ederek, ayetler arasındaki bağlantıları bularak onu anlayabilirler. Kur'an’da keyfiliğe yer yoktur, onu anlamak ve ondan öğüt almak isteyen kimseler, yüce Allah’ın belirlediği esaslara uygun hareket etmelidirler.

56- “Allâh dilemedikçe onlar öğüt almazlar. Takvâ ve mağfiret ehli O'dur.”

Kullarını bağışlayıp onları takva sahibi yapan yüce Allah (cc), onların bu mağfireti nasıl elde edeceklerinin ve nasıl takva sahibi olacaklarının ölçüsünü o koyar ve yolunu da yalnızca O gösterir.

“Doğru yola iletmek bize aittir.” (Leyl, 12)

“Kısa ve doğru yolu Allâh gösterir. Ama o yoldan sapan da var. Allâh dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.” (Nahl, 9)

“İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın! Korunmanız için (Allâh) size böyle tavsiye etti.” (En’am, 153)

Eklenme: 2010-12-19
Kategori: Tefsir
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 1695
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.06 Saniye