Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah azabınızla ne yapsın? Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir."
(Nisa, 147)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Alak Suresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

GİRİŞ

Bir görevi üstlenen bir kimsenin, öncelikle o görevi yapmaya hazır olması, görevin sorumluluğunu üstlenecek fiziki ve psikolojik güce sahip olması gerekir. Üstlendikleri göreve hazır olmayan kimseler, görevlerini hakkıyla yerine getiremezler. Bu, her konuda olduğu gibi ilahi mesajın üslenilmesinde de geçerli olan bir kuraldır.

İlahi mesajı üstlenecek Müslüman bir davetçi, insanlara ulaştıracağı mesajın mana ve ehemmiyeti yanında, mesajı ulaştıracağı toplumun içerisinde bulunduğu düşünce yapısını, siyasal eğilimini, kültürel birikimini çok iyi bilmeli ve ona göre hareket etmelidir.

Çağlarüstü niteliğe ve evrensel boyuta sahip Kur’an mesajının nesillere ulaştırılması için, öncelikle daveti üstlenenlerin, bu mesajı kendilerinin anlamaları, kalpten kabul edip yaşamaları gerekmektedir.

İlahi mesaja muhatap olanların, ihlas sahibi, samimi olmaları gerekmektedir, aksi halde mesaj, ne denli açık olursa olsun, bu mesajı alanların ihlas sahibi (samimi) olmamaları halinde kendilerine bir şey kazandırmayacaktır.

Kur’an okuyan bir kimse, hitabın kendisine olduğunu, birinci derecede kendisini ilgilendirdiğini bilmeli, kendini Kur’an’la bütünleştirmelidir. Ancak Kur’an’la bütünleşenler, yaşayan Kur’an haline gelenler âlemlerin Rabbi’nin hoşnutluğunu kazanırlar.

Kur’ani mesajın net olarak anlaşılması, ancak Kur’an’daki kavramların ifade ettikleri anlama uygun olarak bilinmesiyle mümkündür. Kavramların ifade ettikleri anlamlarının aslına uygun olarak bilinmesi Kur’ani mesajın kolay anlaşılmasını ve insanlara daha sağlıklı bir şekilde ulaştırılmasını sağlayacaktır.

Tevhidi esasları topluma ulaştıracak Tevhid erleri, kimin adına hareket ettiklerini, üstlendikleri mesajın kendilerinden ne istediğini çok iyi bilmeli, mesajı ulaştıracakları toplumdan görecekleri her türlü tepkiye, hatta baskı ve işkencelere hazır olmalıdırlar.

Tevhid erleri, kendilerinden önce geçen davetçilerin karşılaştıkları sorunları, sıkıntıları, bu mesajı insanlara ulaştırırlarken başlarına gelen baskı ve zulümleri en ince noktasına kadar öğrenmeli, kendilerinin de aynı sorunlarla karşılaşacaklarını bilmelidirler.

Müslüman Davetçi,

Müslüman Davetçi, içinde yaşadığı toplumun özelliklerini, siyasal eğilimini, kültürel ve inanç değerlerini çok iyi bilmeli; çağının sorunlarını, siyasi durumunu, dünyada gelişen olayları yakından izlemeli, içerisinde yaşadığı dönemi çok iyi bilmeli ve geçmiş dönemlerle karşılaştırmalı, böylece kendisini geleceğe göre hazırlamalıdır.

Geçmiş dönemlerde cereyan eden Hak-Batıl mücadelesini bilmeli, kendinden önceki davetçilerin metotlarını gözönünde bulundurmalıdır. Tevhid mücadelesini sürdüren önceki davetçilerin, kendi toplumlarını yalnızca vahiyle uyardıklarını bilmelidir.

Davetçi, kendisini, Rabb’i tarafından görevlendirilmiş bir müjdeci ve uyarıcı olarak kabul etmeli, sorumluluğunun şuurunda olmalı, ahlâkını Kur’anileştirmeli, Peygamberi örnek ve önder edinmelidir. Davette izleyeceği metodu, Kur’an öğretisine ve Peygamberin uygulamasına göre yapmalıdır.

Davetçi, davet görevini yerine getirirken yalnızca yüce Allah’a tevekkül etmeli, Rabb’inin daima kendisiyle beraber olduğunu unutmamalı ve hiçbir şekilde ve şartta içerisinde yaşadığı beşeri düzenlerden çekinmemeli, onlardan korkmamalı, onların belirlediği kanun ve kurallara göre hareket etmemelidir. Unutulmamalıdır ki, ilahi mesajın en büyük düşmanları beşeri sistemler ve onları destekleyen geleneksel din anlayışına sahip toplumdur.

Müslüman Davetçi, daveti reddeden topluma karşı ilk önce şefkat ve merhametle muamele etmeli, mümkün oldukça onlara acımalı; babanın asi çocuğuna bakışı gibi, topluma merhametle bakmalıdır. Buna rağmen toplum yüce Allah’a isyanına devam ederse, onların cezalandırılmalarını kendisi üstlenmeden yüce Allah’a havale etmelidir.

Davetçi Müslüman, toplumu yönlendiren, onu şirk bataklığından hidayet aydınlığına çıkarmaya çalışan biri olduğuna göre, zorluklara karşı hazırlıklı olmalıdır. Bu zorlukların başında musibetler, sıkıntılar, yokluklar, işkence ve baskılar gelmektedir. Davetçi bütün zorluk ve sıkıntılara, baskı ve işkencelere karşı iman zırhıyla donanmalıdır.

Müslüman davetçi, kendisini şirk ve küfürden, bunların düşünsel kalıntısından, geleneksel, statik kültürün din anlayışından arındırmalıdır. Davetçi yalnızca yüce Allah’a dayanmalı, yalnızca O’na güvenmeli ve yalnızca O’nu otorite kabul etmelidir. Aksi halde bu zorluklara dayanamaz, davetin yükünü yüklenemez.

Alak Suresi

1- Davet et, yaratan Rabb’inin adıyla,

2- İnsanı alaktan yarattı!

3- Söyle ki, Rabb'in en büyük kerem sahibidir;

4-5- O ki, kalemle öğretti; insana bilmediklerini öğretti.

6-7- Kesinlikle insan, müstağnileştiğinde tuğyan eder.

8- Muhakkak dönüş Rabb'inedir!

9-10- Gördün mü men edeni, salat ettiğinde bir kulu!

11-12- Baksana, ya o (kul) hidayet üzere ise ya da takvayı emrediyorsa!

13- Baksana, (ya men eden kendisi) yalanlamış ve yüzçevirmiş ise.

14- Bilmiyor mu, Allah’ın gördüğünü!

15-16- Kesinlikle o bundan vazgeçmezse perçeminden yakalarız; yalancı, günahkâr perçeminden.

17- O halde meclisini çağırsın!

18- Biz de yakında zebanileri çağırırız!

19- Kesinlikle ona itaat etme; secde et ve yaklaş!

Alak suresi hakkında kısa bir açıklama

Alaka'dan söz ettiği için bu adı almıştır; ilk beş ayeti, Hz. Muhammed(as)’a Hira Mağarasında nazil olan ilk ayetlerdir.

İlk sekiz ayeti; ilahi mesajın yalnızca Allah (cc) adına yapılması gerektiğini, insanın yaratılışını, verilen nimetler ve insanın, bu nimetlere karşı nasıl büyüklenip müstağnileştiğini ve sonunda Rabb’ine dönüşünü anlatmaktadır.

Surenin, 9-19. ayetlerinde Hak-Batıl mücadelesi, bu mücadelede davetçinin tavrı, Hakka karşı olanların durumları gözönüne serilmekte, davetçinin, davete karşı çıkanlara kesinlikle itaat etmemesi, yalnızca Allah’a itaat etmesi ve ilahi mesaja teslim olması istemektedir.

Hz. Muhammed (as), cahiliye toplumunun, içerisinde bulunduğu şirk ve küfür bataklığını görmüş; ancak, buna çare bulamamanın sıkıntı ve endişesi ile Hira Mağarasında uzlete çekilmiştir. Sık sık gidip geldiği bu mağarada iken bir gün Cebrail (as) tarafından kendisine Alak suresinin ilk beş ayeti okunmuştur. Bu duyuru üzerine irkilip korkan Hz. Muhammed (as) evine giderek eşi Hz. Hatice’ye kendisini örtmesini söylemiştir.

Hz. Muhammed (as), kendisinin peygamber oluşuna uzun süre inanamamış, o çağda genel geçer olan kültürel yapılanmanın etkisiyle büyük bir sarsıntı geçirmiştir. Kendisine gelen vahiyle peygamber olduğuna, Hz.Hatice’nin büyük destek ve yardımıyla inandıktan sonra, “Ey bürünen! Kalk uyar. Rabb’ini tekbir et” (74 Müddessir 1-3) hitabı ile geleneksel kültüre aldırış etmeden Hakkı anlatmaya başlamıştır.

Surede geçen bazı kavramlar

İKRA: Ka-ra-e kökünden gelen bu kelime okuma, davet etme, söyleme, duyurma, ulaştırma anlamına gelmektedir. Her ne kadar lügat anlamı okumayı ifade ediyorsa da ıstılahı anlamı değişmektedir. Bir mesajın, bir yerden bir başka yere ulaştırılması, bir başka yerdeki insanın davet edilmesi anlamları “ikra”nın kapsamı içerisindedir.

Okumak, yalnızca bir yazıyı okumakla sınırlandırılmaz; söylemek, birini düğüne ya da herhangi bir yere çağırmak, davet etmek de okumaktır. Bugün dilimize okumanın şu anlamı yerleşmiştir.

“Ezan okunuyor”, “ezanı oku”, birini düğüne davet etmek anlamında “Filanı düğüne okuduk”, sürekli aynı şeyleri tekrarlayıp konuşanlar için “Adam bildiğini okuyor” gibi ifadeler, söylemek, davet etmek, konuşmak anlamında okuma olarak telaffuz edilmektedir.

İSİM (Ad): Kurum ve kuruluşları belirleyen simgeleri, adına iş yapılan kişi ve kurumları belirleyen sıfat ve işaretlere isim denir.

Günümüzde bir işi yapmakla görevlendirilen, bir işi takip eden kişilere, genellikle kimin adına iş yaptığı, ne adına hareket ettiği sorulur. Elçiler ülkeleri dışında, ülkeleri adına iş yapar, ülkelerini dışarıda temsil ederler ve temsil ettikleri ülkelerin konumlarına göre farklı etkilere, misyonlara sahip olurlar. Dünya siyaset sahnesinde büyük, güçlü, sesini duyurmuş ülkelerin elçileri her yerde saygı görürler. Elçiler, bu saygınlıklarını adına hareket ettikleri ülkelerinden alırlar.

RAB: Yaratan, insanın hedefini gösteren, belirleyip takdir eden, bütün nimetleri bahşeden, mürebbi, ihtiyaçların giderilmesinde kefil, terbiye eden ve yetiştiren (mürebbi), gözeten, sorumluluğu üzerine alan, üstün olan, itaat edilen, otorite, toplayan, tasarruf sahibi, melik ve efendi anlamlarına gelmektedir.

İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana, zaman zaman rablık iddiasında bulunmuş kişiler ortaya çıkmıştır. Yönetici konumunda olanlar, zamanla insanlar üzerinde alternatifsiz bir idareci olduklarına inanmışlar, halka verdiklerini lütuf olarak verdiklerine, kendilerinin yokluklarında halkın perişan olacağına inanmışlar, giderek halk üzerinde zulme dayanan otoritelerini tesis ederek rablık iddiasına kalkışmışlardır.

Kendilerini, halk üzerinde rab kabul eden bu azgın kişiden bazıları, öldükten sonra da, ortaya koydukları zulüm sistemleri dolayısıyla etkileri, belli bir müddet devam ettirmiştir.

Orta Asya’da Orhun Anıtları’nda görüldüğü gibi, Kültigin: ‘Siz açken sizi doyurdum, sizi çıplakken giydirdim, düşmandan korudum’ sözleriyle kendisini insanların rabbi ilan ederken Mısır’da Fir’avn:

“Fir'avn kavminin içinde bağırıp dedi: ‘Ey kavmim, Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi, görmüyor musunuz?" (Zuhruf, 51)

“Ben sizin en büyük rabbinizin” (79/24) sözleriyle kendisinin rab ve mülkün sahibinin olduğuna inanmıştır.

Aslında tüm zalimler, toplumları üzerinde kendilerinin rab olduklarını bir şekilde ilan etmektedirler. Her çağda zalim ve müstekbirler hep aynıdır; rızkın kendileri elinde bulunduğunu, ceza ve mükâfat verebilme gücüne sahip olduklarını düşünürler.

“Şimdi sizin kâfirleriniz, ötekilerinizden hayırlı mı, yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mı var?” (Kamer, 43)

Günümüzde iktidarı ele geçirenler, insanlar üzerinde egemenliklerini kurduktan sonra kendilerini halktan soyutlayarak müstekbirleşmişler, zamanla halktan üstün olduklarını, analarının kendilerini bu iş için doğurduğunu zannetmişlerdir. Kendilerini müstağni gören bu kimseler, ister açıkça ifade etsinler, ister etmesinler, kendilerini toplum üzerinde rab (ilah) olarak görerek helalı haram, haramı helal yapmışlardır. Bunlara itaat edenler, onların kanunlarına göre hareket edenler ve onlardan korkup çekinenler de bunları rab edinmişlerdir.

KEREM (Ekrem): Cömertlik, yücelik, büyüklük, eli açık, karşılıksız veren anlamlarına gelmektedir. Keramet bu kelimeden türetilmiş, ikram eden, çokça veren anlamları da kerim (Ekrem) kelimeleriyle izah edilmiştir.

Kerem, ölçüsüz cömertlik, eline geçeni vermek değil, ölçülü bir cömertliği ifade eder; hedefi belirlenmiş ve yalnızca yüce Allah’ın rızasını düşünerek vermek keremliktir. İsraf ise, hiçbir kural tanımadan, gösteriş için harcamak, haddi aşmaktır ki bu, hal Kur’an’da kınanıyor.

“.... Sonra kınanır, hasret için de kalırsın.” (İsra, 29)

TUĞYAN (Taği, tağut): Aslı “Tağa” olan bu kelime; isyan etmek, aşırı gitmek, haddi aşmak, normal olanı beğenmeyip daha fazlasını almaya çalışmaktır. Örneğin, normal olarak akan dere suyunun sel suları ile taşması, taşkınlık, tuğyan, taği vb. olarak ifade edilir.

Azgınlık, Kur’an’daki ifadesi ile tuğyan, yüce Allah’ın yaratılışta verdiği dini ve Tevhidi mücadelenin nasıl yapılacağı ile ilgili bildirdiği yolu ve metodu bırakıp onun dışına çıkmak, yeni ölçüler belirlemek; yol ve yöntem olarak yüce Allah’ın ortaya koyduğu yol ve yöntemin dışında başka yöntemler koymak, azmak ve sapmaktır.

Surenin açıklaması

1- Çağır, yaratan Rabb’inin adıyla

Oku (İkra): Söyle, duyur, davet et, oku anlamına gelen “ikra” Cebrail (as) tarafından, kendi halinde tefekkür içerisinde bulunan Hz. Muhammed (as)’e söylenince o, şaşırır, hatta biraz da korkuya kapılır. Bu şaşırma ve korku elbette normal ve doğaldır, çünkü hiç beklemediği ve daha önce hiç karşılaşmadığı bir durumla karşılaşmıştı bu güzel insan. Bu nedenle şaşkınlık içerisinde, karşısında bütün azametiyle duran Cebrail (as)’a:

- “Ne söyleyeyim” diye cevap verir.

Cebrail (as) aynı sözü tekrarlar:

- “Söyle” der,

Ancak Hz. Muhammed (as)’dan aynı karşılığı alır, bunun üzerine Cebrail (as) Alak suresinin ilk beş ayeti okur.

"Davet et, yaratan Rabb’inin adıyla; O, insanı alaktan yarattı! Söyle ki, Rabb'in en büyük kerem sahibidir; O ki, kalemle öğretti; insana bilmediklerini öğretti."

Burada sözlü bir hitap var, kimi tefsircilerin iddia ettikleri gibi Rasulullah (as)’a, yazılı bir metin verilmiyor, verilmesi de zaten mümkün değildir. Çünkü Hz. Muhammed (as)’ın, okuma yazma bilmediğini en iyi bilen de yüce Allah’tır; bu nedenle O, Rasulü’ne yazılı bir metin göndermediğini bildiriyor.

“Eğer sana kâğıt üzerine yazılı bir Kitap indirmiş olsaydık, onu elleriyle tutsalardı, yine kâfirler; ‘Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi” (En’am, 7)

“Sen bundan önce bir kitap okumuyordun, elinle de onu yazmıyorsun...”(Ankebut, 48)

Bazı kimseler, yüce Allah’ın, Rasulü’nün ümmi olduğunu bildirdiği bu ayetleri adeta görmezden gelip yüce Allah’ın üzerine iftira atarak O’nun, Rasulü’ne yazılı bir metin gönderdiğini, bu yazılı metni okumadığı için de Cebrail (as) eliyle Rasulü’nü sıkıştırdığını, hatta canını çıkartırcasına ve kemiklerini birbirine geçirtircesine Cebrail (as)’ın onu sıktığını iddia edebilmektedirler.

Yüce Allah (cc) kullarına olduğu gibi, davet görevini yüklediği Rasulüne de kolaylık diler ve onu güç bir duruma sokmaz.

“.... Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez...” (Bakara, 185)

Yüce Allah (cc) Rasulü’ne, da daveti ortaya koyduğunda kolaylaştırmasını emreder.

“Affı al, iyiliği emret, cahillere aldırış etme.” (A’raf, 199)

Her şeyden önce yüce Allah (cc), rahmet ve merhamet sahibidir, bu nedenle bir insana gücünün üstünde yük yüklemez, onu gücünün üstünde bir yükle mükellef tutmaz.

“Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez...” (Bakara, 286)

“…Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir.” (Bakara, 143)

“İkra”nın yazılı bir metni okumak olduğunu iddia etmek, Kur’an’ın evrensel ve çağlarüstü vasfına gölge düşürmektir. Bu düşünce ile Kur'an okuyan bir kimse, Kur’an’ı okumakla görevini yaptığını düşünecek ve üzerindeki davet görevini yerine getirmeyecektir. Böyle bir kimse, Kur’an’ın kendisine yüklediği sorumluluk duygusunu hiçbir zaman taşımayacaktır. Günümüz insanının, Kur'an'ı bir kılıfa sararak eve hapsetmesi bu tür kısır bir tefsir anlayışlarının sonucudur. Oysa insan sorumlu olarak yaratılmıştır.

“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyamet, 36)

Dilimizde “İkra”nın kullanılmasına örnekler

“İkra”nın karşılığı olan oku hitabı bugün Anadolu halkı tarafından, hâlâ davet et (çağır), söyle anlamlarında kullanıldığı da bir gerçektir. Nitekim birinin düğüne ya da toplantılara çağırılıp çağırılmadığını öğrenmek için:

- “Falanı okudun mu?” diye düğün sahibine sorulur. O da:

- “Okuduk (davet ettik)” diye cevap verir.

“İkra”nın, okumak anlamından çok; söylemek, davet etmek, duyurmak anlamlarında ele alınması, vahyin mantığına ve bütünlüğüne, Kur'an’ın evrensel ve çağlarüstü mesajına, ilahi mesajın net anlaşılmasa daha uygundur. İkra’yı bu anlamda ifade etmek insanı, ister istemez davet görevini yüklenmeye ve bu görevi ifa etmeye sevk edecektir.

Kur’an’ı okuyan bir Müslüman, “ikra” (söyle) hitabıyla karşılaşınca, bu hitabla kendisine bir sorumluluk ve görev yüklendiğini bilecek ve hemen okuduğu Kur’an mesajını topluma ulaştırmak, toplumu bu mesajdan haberdar etmek için çalışacaktır. Bu görev, bir zorunluluk, bir gerekliliktir. Müslüman birey, Rabb’inin kendisinden istediğini yapamadığı zaman görevini ifa etmediğini düşünerek rahatsız olacak ve bu rahatsızlıktan kurtulmak için görevini yapmaya çalışacaktır.

İkra hitabı, “Söyle, Rabb’in kerem sahibidir.” ayetinde de görüldüğü üzere, insanlara Rab’lerinin nimetini hatırlatmak anlamında kullanılmaktadır.

Müslüman birey, Rabb’inin adıyla mesajı duyuracaktır

“Yaratan Rabb’inin adıyla”

Yüce Allah (cc) adına hareket etmek, büyük bir şeref olduğu kadar o oranda da büyük bir sorumluluktur. Sonsuz kudret sahibi olan yüce Allah (cc), bir damla sudan yarattığı kuluna elçilik görevi vererek ona değer verip onun şanını yücelterek, izzet sahibi kılıyor. Bu hitapla karşılaşan, bu ayeti okuyan kul, artık bunun gereği olarak Rabb’i adına hareket edecektir.

Hz. Muhammed (as), “Rabb’inin ismiyle” sözünün ne anlama geldiğini çok iyi biliyor ve bu hitapla kendisinden ne istenildiğinin anlıyordu. O, görevin kimin tarafından verildiğini bildiği için bütün vücudunu bir titreme almıştı. Kendisine bu görevi verenin sıradan bir kişi ya da örgüt veyahut da devlet olmadığını biliyordu.

Bu görevi kendisine, gök kubbeyi direksiz yaratıp yıldızlarla donatan, yeri döşek yapıp insanların emrine veren, zerreden kürreye kadar bütün varlıkları “ol” hitabıyla oldurup rızklarını veren, yaşatıp terbiye eden, korkularından emin kılan, indirdiği nizamla dengeyi sağlayan, canlı cansız tüm varlıklar üzerinde egemen olan âlemleri Rabb’i veriyordu.

İnsanın yaratılış nedeni, Rabb’inin yeryüzündeki halifesi olmasıdır; yüce Allah (cc), insanı kendi halifesi olarak yaratmış ve ona görevini vermiştir. Hilafet görevini yüklenen insan, bu sorumluluk duygusuyla, Rabb’inin kendisine gönderdiği ilahi mesajı okuyacak, bu şuurla topluma ilahi mesajını götürecektir. Mü’min birey için bu görev, zorunlu olduğu kadar iman etmesinin gereği ve ibadettir de.

“Bir zamanlar Rabb’in, meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti” (Bakara, 30)

İşte şimdi yüce Allah (cc), Hz. Muhammed (as)’a elçilik görevini veriyor ve ondan, bu hilafet görevini yerine getirmesini ve yalnızca kendi adına hareket etmesini istiyordu.

“Yaratan Rabb’inin adıyla”

Bu hitap ilk nazil olduğunda Hz. Muhammed (as)’a idi, ancak onun şahsına münhasır ve yalnızca onunla sınırlı olan bir hitap değildi. Kıyamete kadar iman eden her birey, bu hitaptan sorumludur. Bu nedenle de bu sorumluluğunun gereğini her zaman diliminde ve her yerde yerine getirmekle mükelleftir. Bu, imani bir sorumluluktur.

Allah’tan başkası adına davet, şirk ve küfürdür

Topluma giden davetçi, başka bir grubun, partinin, meşrebin ya da kişinin adına değil, Rabb’inin adına hareket etmeli, yalnızca Rabb’ine ve indirdiği nizama davet etmelidir. Davetçi Müslüman, daveti sırasında Rabb’ini ilk sıraya almalı, yalnızca Rabb’inin kendisine indirdiği mesajı önceleyerek davetini yapmalı, bu davetin içerisine başka fikirleri ya da parti, grup, meşrep, tarikat, kişi ve kurumları katmamalıdır.

Belli bir grubun, hizbin, kişi ya da kurumun düşünce, yol ve metotlarını birinci plana alarak ya da davetin içine katarak yüce Allah’ın dinine davet etmek, yüce Allah’a şirk koşmaktır. Çünkü İslâmi davet, yapısı gereği, ortak kabul etmez, insanlara nasıl ulaştırılacağı ile ilgili yöntem ve metodunu kendisi belirler ve yalnızca ilahi mesajın önplana çıkmasını ister. Bu nedenle de yüce Allah (cc), İslâmi davetle görevlendirdiği kişiyi, toplumun içerisinde normal olan insanlardan seçer.

Şayet yüce Allah (cc), ne pahasına olursa olsun yeterki mesaj anlatılsın diye murad etseydi bu durumda elçilik görevini, toplum üzerinde sulta sahibi olan, toplumları istedikleri gibi biçimlendiren Fir’avn, Haman, Karun, Nemrut, Ebu Cehil, Semud ve Ad kavimlerinin ileri gelenlerine verir, böylece dini daha çabuk ve herkes tarafından kabul görürdü. Ancak o durumda toplum, yüce Allah’ın indirdiği esaslara değil, bu güç sahiplerine teslim olacaklardı.

Toplumlar, zaten bu güç sahiplerine teslim olmuş, her istediklerini yapıyorlar; davetin, güç sahipleri tarafından yapılması durumunda, yüce Allah’ın indirdiği esaslar, daha doğrusu Allah (cc), ikinci planda kalırdı. Hâlbuki Allah (cc), görevi toplumları içinde orta ya da zengin müstekbirler tarafından ikinci sınıf durumuna düşürülen insanlara (elçilere) vererek kendi nizamını ön plana çıkarmıştır. Artık, mesajı kabul eden de reddeden de direkt olarak yüce Allah (cc) ile muhatap olacaktır.

“Yaratan Rabb’inin ismiyle”

Yüce Allah (cc), ilahi mesajı duyurmaları için görevlendirdiği davetçilerine, yalnızca kendi adına hareket etmelerini, toplumlara giderlerken başka bir kimlik taşımamalarını hatırlatmaktadır. O halde kişi, kimin adına hareket ettiğini bilmek, ona göre bir kişiliğe bürünmek, o ölçüde bir kişilik ortaya koymak zorundadır.

Dengesiz, tutarsız insanlar, pratik ve teorileri çelişen, yapmayacağı şeyi söyleyen, yalancı, korkak, pısırık, karaktersiz, sefih olanlar davetçi olamazlar. Davetçi olduklarını söyleseler de onlar, yalnızca kendilerini ve arkalarına taktıkları bilinçsiz kişileri aldatıyorlar. Rabb’ine yaraşır bir kişilik ortaya koyanlar ancak elçi, davetçi olabilirler.

“İkra” ey davetçi! Ey kutlu elçi! Ey alakadan yaratılan beşer, senin görevin büyüktür; sen artık büyük bir yaratıcının elçisisin. Elçilik görevini, davet işini yüklen ve Rab’lerini unutan, O’na eş koşan, O’nun dinini yeryüzünden kaldırarak kendi nefislerini ya da diğer nefisleri ilahlaştırıp putlaştıran, sistem diye kendi kuruntularını, hevalarını kurumlaştıran topluma git, Rabb’ine davet et, Rabb’inin hükmünü anlat.

İşte insanın benliğinde fırtınalar koparan, onu tiril tiril titreten, insanı sıradan bir beşer olmaktan kurtarıp “Eşrefil Mahlûk” yapan, dalaletten, şaşkınlıktan kurtarıp hidayete ulaştıran, sorumluluk yükleten hitap “ikra”, başıboş gezen insanlığı Rabb’inin hükmüne, O’nun nizamına teslim olmaya yönelten hitap “ikra”, Ta ki:

“Yeryüzünden fitne kalmayıncaya ve din Allah’ın oluncaya kadar....” (Bakara, 193)

2- İnsanı alaktan yarattı.

Kur'an’daki ayetler, hem daveti ortaya koyan iman edenlere, hem de ulaştırılacak kişilere hitap etmektedir. Burada da aynı şey sözkonusu, bir tarafta daveti yapan kendi durumunu düşünürken, diğer taraftan davetle muhatap olanlar, kendi yaratılışlarını düşüneceklerdir.

Bazı kimseler, kendi acziyetlerini unutarak büyüklük taslar, diğer insanları hor ve hakir, kendilerini üstün görürler. Hatta bu öyle bir hal alır ki, kimi zaman kendisini yoktan var eden Rabb’ine bile isyan eder ve Rab’lerinden indirilen beğenmeyip reddederler.

“İnsan, bizim kendisini nasıl bir nutfe(sperm)den yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi?” (Yasin, 77)

“Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!” (Abese, 17)

Yüce Allah (cc), azgınlık içerisinde böbürlenen, Rabb’ine hasım kesilircesine kendisini çok yükseklerde gören insana aslını, yaratıldığı mayasını hatırlatarak hiçliğini, basitliğini gözler önüne seriyor. Bu aslını hatırlatma bir uyarıdır insanlar için; burada çok önemli bir husus vardır; daha ilk inen ayetlerde insanlara şirk koşmamaları, yaratılışına dikkat çekilerek onlardan, yalnızca yüce Allah’ı birlemeleri istenmiyor.

Yüce Allah tarafından bir damla su yaratılan insan

“Yaratan Rabb’inin ismiyle” ve “İnsanı alaktan yarattı”

Tevhid, şirk, iman küfür gibi en önemli konulardan önce yaratılışa, insanın yaratıldığı mayaya dikkatler çekiliyor. Bu önemli bir uyarı ve mesaj; önce insanın kim olduğunu, neden yaratıldığını, acziyetini anlaması ve aklını başına alarak kendine gelmesi içindir. Mahiyetini anlayan insan, kendisine indirilen mesaja daha kolay teslim olacaktır.

Yaratılışa dikkat çekildikten hemen sonra akabinde insana verilen nimetlere dikkat çekilmektedir. Bu ayetlere muhatap olan insan, aslında hiçbir şeye sahip olmadığını anlayacak ve Rabb’ine daha rahat iman edecektir.

Mayası bir damla basit bir su olan insan, önce haddini bilecek, daha sonra Rabb’inin hükmüne teslim olacak ve böylece başkaları üzerinde kibirlenip böbürlenmeyecek, başkalarını küçük görmeyecek ve kendisiyle aynı mayadan yaratılan beşeriyete karşı mütevazı olacaktır.

Mütevazı olmak için insanın aslını, mayasını hatırlaması yeter; yaratılış mayalarını hatırlayan insanlar, hem Rab’lerine kullukta kusur etmeyecek, hem de diğer insanlara karşı mütevazı olacaklardır. Bu düşünceyi kendine şiar edinen elçiler, Tevhid erleri, toplumları içerisinde bir beşer olmaktan başka bir şey olmadıkları bilincinde hareket ediyorlardı.

Yaradılışını ve gayesini unutanlar ellerine fırsat geçer geçmez, toplumlarına karşı üstünlük kurmaya çalışmışlar, onların haklarına el uzatmışlar, onları sömürerek tahakküm altına almışlardır. Yaradılışını unutan her tabakadan insan, idareci, sınıf ve gruplar, kendilerini rab zannetmişler, tavır ve hareketleriyle bunu göstermeye çalışmışlardır. Bu idareci kişi ya da zümreye itaat eden, onların üstünlüğüne inanan toplum da onları rableştirmiştir. Onlar, rızklarının idareci sınıfın elinde olduğunu, onlar olmazsa kendilerinin perişan olup aç kalacaklarını zannetmişlerdir.

Azgınları yüceltenler, bu tutumları ile yüce Allah’ın er-Rezzak olduğunu unutmuşlar, bu onların, Rab’lerine isyan etmelerine neden olmuştur. Bu nedenle yüce Allah (cc), hem kendilerini üstün görüp Rab’lerine tuğyan edenlere, hem de onları, çeşitli nedenlerle yüceltip ilahlaştıranlara rızkı ve her türlü nimeti kendisinin verdiğini hatırlatıyor.

3- İkra, Rabb’in en büyük kerem sahibidir.

Yüce Allah (cc), idareci sınıfın değil, kendisinin kullarına rızık verdiğini, onlara her şeyden bol miktarda ikram ettiğini hatırlatıyor. Elçi’ye de, rızkı insanlara Rab’lerinin verdiğini söylemesini (ikra) hatırlatmasını bildiriyor.

“Söyle, Rabb’in en büyük kerem sahibidir.” Yeryüzünde ve gökyüzündeki sonsuzluk âleminde var olan hiçbir güç, hiçbir varlık kerem olmada, karşılıksız ikrâm etmede, Rab olan yüce Allah’a yetişemez, O’nunla yarışamaz. Zaten insan yapı olarak da cimridir, bu nedenle öncelikle kendisini düşünür ve insanları sömürmeden, onları köleleştirmeden onlara hiçbir şey vermez. İnsanlara yardım eden bazı zengin kimseler, insanları düşündükleri için değil onlar üzerinde böbürlenmek, üstün gözükmek için verir.

“Rabb’inin hazineleri onların elinde olsa tükenir korkusuyla vermezler.” (İsra, 100)

İnsan, bir kere haddi aşınca artık ne yapacağını bilmez; Cahiliye döneminde bazı varlık sahipleri, kerem (kerâmet) sahibi olabilmek, insanlar arasında itibar kazanabilmek için mallarının tümüne yakınını verir, kendilerini bazen zaruret içerisinde bırakırlardı. Bu davranışları ile insanların saygınlığını kazanmaya çalışırlardı. Kerem ya da kerim kavramına yükledikleri yanlış anlamdan dolayı çoğu kez aç olarak sabahlayanlar da oluyordu.

Yüce Allah (cc), bu ayetle kerem, Ekrem kavramına asıl manasını yükleyerek, yanlış anlamayı düzelterek en büyük kerem sahibinin kendisi olduğunu bildirmiş, böylece her alanda olduğu gibi, harcamada da ölçüyü koyarak insanların buna göre hareket etmelerini istemiştir.

“Büsbütün saçıp savurma, elini boynuna bağlı da (cimrilik) tutma; sonra kınanır, hasret içinde kalırsın” (İsra, 29)

İnsanlara ikram etmek elbette bir haslet ve fazilet olduğu gibi aynı zamanda bir ibadettir. Yüce Allah’ın karşılıksız olarak verdiği nimetlerden, insanlara ikram etmek ve onlardan bir karşılık beklememek ancak fazilet sahibi mü’minlerin hasletidir. Bu ikram, gösterişten, böbürlenmekten uzak olmalı ikram edilen insanlar incitilmemelidir.

Bugün ne acıdır ki, küfür sistemlerinden izin alarak kimi yardım kurumları oluşturan bazı kimseler, insanlara verdikleri birkaç kuruş ya da bir iki parça eşyayı televizyon kanallarında teşhir ederek hem bununla böbürlenip övünmekte, hem de yardım ettiklerini zannettikleri insanları adeta rezil edip incitmektedirler.
“Ey inananlar, insanlara gösteriş için malını verip Allah'a ve âhiret gününe inanmayan adam gibi, başa kakmak ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Öylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki, bir sağanak indi de (üstündeki toprağı silerek) onu sert bir taş halinde bıraktı. (Böyleleri), kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah, kâfir topluma hidayet vermez.” (Bakara, 264)

“Bunlar mallarını insanlara gösteriş için verirler, Allah’a ve ahiret gününe inanmazlar; kimin arkadaşı şeytan ise, o ne kötü bir arkadaştır!” (Nisa, 38)

Bu tür bir davranış, Kur’ani hükümlerle açıkça terstir; insanlara açıktan da yardım yapılabilir, ancak bu hiç ilgisi olmayanların göreceği bir şekilde reklam yapılarak değildir. Böyle bir yardım yapanlar, hem kendi reklamlarını yapıyorlar, hem de yardım yapılan kişiyi âleme ilan ederek incitiyorlar. Bu nedenle de ayetlerde belirtildiği üzere gösteriş yaptıkları için yardımları boşa gitmektedir.

Yüce Allah (cc), fazilet sahibi insanların nasıl yardım ettiklerini şöyle açıklıyor.

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel, eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha iyidir ve sizin günâhlarınızdan bir kısmını kapatır. Allâh yaptıklarınızı duyar.” (Bakara, 271)

Bazı kimseler, azgınlıklarını yalnız mal ve sermaye ile değil, bilgi ve bu bilginin kullanılması ile de yapmaktadırlar. Bu nedenle yüce Allah (cc), bilginin kaynağının Kendisi olduğunu, insanlara bu bilgiyi Kendisinin öğrettiğini bildirerek onların bu konudaki tuğyanlarının boş olduğunu ortaya koymaktadır.

4-5. Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildirendir.

Yüce Allah (cc), bilginin kaynağının kendisi olduğunu bildirerek bu bilgiyi kullanarak insanlar üzerinde üstünlük taslayıp bilgiçlik yapılmasının doğru olmadığını vurgulamaktadır. Hemen her dönemde ve maalesef günümüzde de birçok örneği görüldüğü üzere bazı kimseler, elde ettikleri bilgiyi kullanarak azgınlaşmakta, insanların maddi ve manevi değerlerini sömürmektedirler. İşte bu nedenle yüce Allah (cc), hiçbir bilgiye sahip olmayan insanı bilgilendirerek ona değer vermekte, ancak bu bilgiyi, kendisinin istediği biçimde kullanmalarını istemektedir.

“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara, 31)

“(Allah) dedi ki: ‘Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver’ (Âdem), onlara o isimleri haber verince (Allah): ‘Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açıkladığınızı da gizlemekte olduğunuzu da bilirim dememiş miydim!’ dedi.” (Bakara, 33)

İnsanı cehalet bataklığından kurtarıp bilginin aydınlığına çıkaran Allah (cc), onu kendisine halife yaparak eşyanın ve bilginin aslını ve adını öğretti. O halde insan, bilgiyi başkalarına üstünlük sağlamak için değil, yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içerisinde hareket ederek bu bilgiyi insanlara ulaştırmak ve Rabb’ine kul olmak için kullanmalıdır.

Bilginin kendisine yüklediği sorumluluğun bilincine varan insan, Rabb’inden, O’nun kitabından öğrendiklerini insanlara ulaştırmak için gecesini gündüzüne katmalı, insanları bu bilgiden haberdar etmelidir. Hatta gelecek nesillere aktarmak için, yüce Allah (cc)’ın kalemle öğretti hükmünden hareketle bu bilgiyi kuşaktan kuşağa yazılı aktarmak için çalışmalıdır.

Bilgili bir kimse, işlerini bilerek yapacağı için daha az yanlışa sapar; bilmek, bildiğini yaşamak ve sağlam bir bilgi üzerinde bulunmak insanı şirkten, sapmadan korur; insanı görevinin bilincine ulaştırır ve insanı kendini yeterli görerek tuğyan etmesini engeller.

“De ki: ‘İşte benim yolum budur. Allah’a basiretle (bilerek) davet ederim, ben ve bana uyanlar (da böyleyiz), Allah’ın şanı yücedir, ben müşriklerden değilim” (Yusuf, 108)

Bilgi, tıpkı mal gibidir; mal sahibi olan kimse, Rabb’inin kendisine verdiği malı nasıl ki hak sahibi diğer insanlara ulaştırmak zorunda ise, bilgi sahibi bir kimse de kendisindeki bilgiyi, bu bilgiye sahip olmayan kimselere ulaştırmakla mükelleftir. Bilgili kimse, bilginin kendisine üstünlük değil, sorumluluk verdiğini bilmelidir. Vahyi bilinçten yoksun, Tevhidi esaslara yeterince iman etmemiş, imanına şirk bulaştırmış kimseler, bilgiyi bir üstünlük vesilesi görerek azarlar.

6-7. Kesinlikle insan azar, kendini yeterli gördüğünde.

Yaratılışındaki mayası nedeniyle bir değer ifade edemeyen insan, yaratılış gayesini unutunca kendisine verilen nimetlerle şımarır, bu şımarıklık içerisinde, giderek azar, Rabb’ine isyan eder.

Aslı bir damla su olan insan, yaratılışta hiç bir şeye sahip değilken Rabb’i onu, çeşitli nimetlerle donatmış, bu verilen nimetleri ne yapması, nasıl kullanması gerektiği konusunda da yol göstermiştir. Ancak insan, kendisine verilen nimetleri gösterilen şekilde kullanmamış, aksine hareket ederek bu nimetlerle böbürlenmiş ve böylece Rabb’ine karşı gelmiştir. Bunun tipik örneği Karun’dur!

Karun, Rabb’inin kendisine verdiği nimetleri, Rabb’ini razı etmek için kullanacak, hak sahibi yoksullara haklarını verecek yerde bunu yapmayarak Rabb’ine nankörlük yapmış, isyan etmiştir.

“Karun, Musa'nın kavminden idi, onlara karşı azgınlık etti. Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki onun anahtarlarını (taşımak) güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah, şımarıkları sevmez, Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle iyilik et, yeryüzünde bozgunculuk etme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.’

Bu bende bulunan bir bilgi sayesinde bana verildi dedi; bilmedi mi ki Allah, kendisinden önceki kuşaklar arasıda kendisinden daha güçlü ve daha çok cemaati bulunan nice kimseleri helak etmiştir! Suçlulara günahlarından sorulmaz.

(Karun), süsü içinde kavminin karşısına çıktı, dünya hayatını isteyenler: ‘Keşke Karun'a verilenin bir benzeri de bize verilseydi, gerçekten onun büyük şansı var dediler’

Kendilerine bilgi verilmiş olanlar ise: ‘Yazık size, iman eden ve iyi amel işleyen kimse için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Buna ancak sabredenler kavuşturulur’ dediler.

Nihayet onu da, evini barkını da yere batırdık, Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı, kendi kendini kurtaranlardan da değildi.” (Kasas, 76-81)

Yüce Allah (cc), insanlara verdiği mal ve bilgi gibi nimetlerin onlara has olmadığını, yoksulların da bu nimetlerde hakları bulunduğunu bildirmiştir.

“Mallarında düşkün ve yoksul için hak vardı.” (Zariyat, 19)

“Onların mallarında belli bir hisse vardır; düşküne ve mahruma” (Meariç,24-25)

İhtiyaç sahiplerine haklarının verilmemesi, yüce Allah (cc) tarafından kınanmış, bunların ibadetlerinin boş olduğu bildirilmiştir.

“Hayır, aksine siz, yetime ikram etmiyor, yoksula yedirmeğe teşvik etmiyor, mirası hırsla yutuyor, malı pek çok seviyorsunuz.” (Fecr, 17-20)

“Gördün mü dini yalanlayanı! İşte o, öksüzü iter, kakar; yoksulu doyurmağa önayak olmaz. Şu namaz kılanların vay haline ki, onlar namazlarından gaflet ederler, onlar gösteriş yaparlar, en ufak bir yardımı esirgerler.” (Ma’un, 1-7)

Yüce Allah (cc), kimilerine bilgi, bazılarına da mal vermiş, ancak onlar, kendilerine verilen malı ve bilgiyi üstünlük vesilesi sayarak azmışlardır. Yüce Allah (cc), verilen mal ve bilginin kendi rızası doğrultusunda kullanmalarını emretmiş, mal sahiplerinden malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, düşkünlere, ceza evlerinde olanlara vermeyi emir ve tavsiye etmiş, bunun iman etmenin gereği olduğunu bildirmiştir.

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iman etmek değildir, asıl iman, odur ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, düşkün ve boyunduruk altında bulunanlara verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, korunanlar da onlardır.” (Bakara, 177)

Yüce Allah (cc), kimine bilgi vermiş, bununla insanlara Hakkı iletme, münkerden nehyetmek görevi yüklemiş, kimine belli yetenekler bahşetmiş, bu yeteneklerini Allah için kullanmasını emretmiştir. Kimine mülk (=egemenlik) vermiş bununla ezilenlere, yetimlere, yaşlılara yardım etmesini, bunları korumasını tavsiye etmiştir.

Ancak insan verilenleri kendisinden bilmiş, kendisine bildirilen emir ve tavsiye doğrultusunda kullanmayarak azgınlık (tuğyan) etmiş, Rabb’ine isyan etmiştir. Daha kötüsü, azgınlaşan insan, bu verilen nimetlerin esas sahibi(rabbi)nin kendisi olduğuna inanmıştır. Bu inanç sahipleri giderek müstekbirleşip azmışlardır. Bu tuğyan içerisinde kendilerine Hakkı tavsiye edenlere işkence ve baskı yapan müstekbirler böylece Rab’lerine karşı gelmişlerdir.

Günümüzde, yüce Allah’ın indirdiği ilahi mesaja alternatif olarak ortaya çıkan kapitalist ve sosyalist düşünceler ile bu ideolojileri destekleyen toplumlar, yüce Allah’a apaçık bir şekilde hasım kesilmişlerdir. Gerek bu ideolojilerle idare edilen ülkeler, gerekse bu ülkelerde yaşayan ve bu ideolojileri benimseyen ülke halkları Allah’a açıkça isyan etmişlerdir.

Gerek birey bazında mal ve bilgi ile gerekse ülke bazında ideolojik sapıklıklarla azgınlaşan yönetim ve toplumlar, yüce Allah’a döneceklerini unutarak azgınlıklarını günden güne artırmaktadırlar; kendilerine verilen nimetlerin hesabının bir gün mutlaka sorulacağını düşünmeden isyanlarını sürdürmektedirler.

8- Muhakkak dönüş ancak Rabb’inedir.

İsyanlarında haddi aşan müstekbirler, Rab’lerine döneceklerini unutarak her geçen gün daha çok insanı kendilerine kul, köle edinmişlerdir. Tarihin hemen her döneminde ortaya çıkan müstekbir güçler, ya kendileri kanun çıkararak ya da başka beşeri kanunları kabul ederek Allah’ın hükmünü bir kenara bırakmışlardır. Ancak sonuçta zillet içerisinde Rab’lerine dönmüşlerdir.

Bu, tarih boyunca böyle süregelen azgınlıklar, hâlâ da devam etmektedir. Daha dün denecek kadar yakın zaman diliminde dünyalara sığmayan, saraylarda, köşklerde oturarak halkını sömüren kan emiciler sonuçta zillet içinde Rab’lerine dönmüşlerdir.

Kendisini Nil’in ve Mısır’ın rabbi gören Fir’avn’dan Nemrut’a, Marx’tan, Lenin’e Şah’tan Sedat’a, bu milleti demokratikleşme adı altında İngilizlerle ABD’ye uşak yapan çağdaş Fir’avn M. Kemal’den sosyalizm saralığına kapılan nice köksüzlere kadar hepsi zillet içinde hesap vermek üzere Rab’lerine dönmüşlerdir. Bunların türevleri de sonuçta bu zilleti yaşayacaklar, hor ve hakir olarak Rab’lerine döneceklerdir.

Bugün yeryüzünü ifsat eden çağdaş Fir’avnlara, Kemalist zorbalığa ve onların koydukları hükümlere itaat edip zillet içerisinde yüce Allah’a dönmektense, bu dünyada şan ve şeref içinde çalışıp, mücadele edip, küfür nizamlarına karşı kıyam ederek O’na izzet ve şeref sahibi olarak dönmek daha onurlu bir davranıştır.

“Dönüş Ancak Rabbinedir”

Müslümanlar, tüm düşüncelerini, hareket stratejilerini, Rab’lerine dönecekleri günü gözönünde bulundurarak tespit etmeli, her an, o anı yaşıyormuş gibi dopdolu olmalı, bir an için de olsa Rab’lerine döneceklerini unutmamalıdırlar.

Buraya kadar olan bölümden alınacak kısa ders

Yüce Allah’ın yeryüzünde uygulanacak olan kanunlarının uygulayıcısı olan, hilafet göreviyle şereflenen Mü’minler, iman etmekle yeryüzünde Rab’lerinin elçisi, davet görevinin muvahidleri oldukları bilincinde olarak vakar ve edeple O’na layık biri kul olmalıdırlar. İmanı bir kimlik olarak taşımanın gururu ile ahlaklarını, tıpkı Rasulullah (as) gibi Kur'an ile süslemeli ve her hareketlerini Kur'an doğrultusunda ortaya koymalıdırlar. Davet görevinin, vazgeçilmez ilk ve en önemli görev olduğu bilinciyle hareket etmeli ve her yerde ve ortamda bu görevi ifa etmelidirler.

Mü’minler, yaratılış mayalarının aslını bilip mütevazı olmalı, bilginin ve mülkün gerçek sahibinin yüce Allah (cc) olduğunu bilip, kendi farklarında olarak bilgiçliği, ukalalığı bırakmalı, yalnız ve ancak O’nun hükümlerine teslim olup, beşeri hükümlerden, siyasi entrikalardan, müstekbirlerin oyuncağı olmaktan uzak durmalı, İslâm’ın siyasi egemenliği için çalışmalıdırlar. Çünkü İslâm, yalnızca düşünce bazında kalan bir inanç değil, yaşamın her alanına müdahale eden, insan yaşamını ilgilendiren her konuda hükümler vazeden nizamdır.

Kâfirlerin, mülhitlerin, müşrik ve münafıkların kınamasına, eziyetlerine, işkencelerine bakmadan, onlara aldırış etmeden dönüşümüzün Rabb’imize olduğunun şuuruyla hareket etmeliyiz. Başlangıcımızın bir damla pis su, sonumuzun bir leş olduğunun şuurunda olarak Rabb’imize isyandan sakınmalı, tuğyan ve küfürden O’na isyan ve itaatsizlikten yine O’na sığınmalıyız.

9-10- Gördün mü men edeni, salat ettiğinde bir kulu!

Salat, namaz, dua, destek vermek, teslim olmak, rahmet, Havra (Yahudilerin ibadet yeri), namaz kılınan mekândır.

Salat’ı, namaz ile sınırlandırmak, Kur'an’ın mantığını anlamamak ve mesajını daraltmaktır. Çünkü bu surede engellendiği anlatılan kişinin, yani Rasulullah (as)’ın namazı değil davetidir. Bu ayetlerin inzal olduğu dönemde namaz henüz farz kılınmamıştı.

Müşrikler, Rasul (as)’ı, namaz kıldığı için değil, kendi kurallarını ve yaşam tarzlarını reddedip Allah’a teslim olan ve O’nun adına davet yaptığı için engellemeye çalışıyorlardı.

Devam eden ayetlerde “Baksana, ya o (kul) hidayet üzere ise ya da takvayı emrediyorsa!” ayetlerinde takvayı emrediyorsa ifadeleri davet yapan Rasulün engellendiği ve “Kesinlikle sakın ona uyma, secde et ve (Rabb’ine) yaklaş.” ayet‎inde de kâfirlerin Rasulden (as)’dan Allah’a değil kendilerine, kendi yasalarına teslim olmasını istedikleri görülüyor. Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki buradaki Salat ifadesi namaz değil, teslimiyettir.

Salat destek verme anlamında kullanılmıştır; yüce Allah ve melekler, Rasule destek vermekte, yüce Allah (cc), mü’minlerin de Rasule destek vermelerini ve gönülden ona teslim olmalarını istemektedir.

“Allah ve melekleri, Peygambere salat etmektedir, ey iman edenler, siz de ona salat edin, içtenlikle teslim olun.” (Ahzab, 56)

Ayette, Allah ve meleklerin, Peygambere salat ettikleri ifade edilmektedir; şayet salat kavramı namaz ya da dua olarak alınırsa bu küfür olur, bu anlayışa sahip olanlar küfre girerler. Çünkü kendisine ibadet edilen yüce Allah (cc) (haşa) kimseye namaz kılmaz, aynı şekilde dua da acz içinde olanın yüce olana yalvarmasıdır ki, bunu düşünmek bile küfrü gerektiren bir durumdur. Bu nedenle burada ifade edilen salat, Allah’ın ve meleklerinin Peygambere yardım etmeleridir ki, Rabb’imiz, Bedir’de ve Uhud’da bin, üçbin ve beşbin melekle yardım etmişti.

“Siz Rabb’inizden yardım istiyordunuz, O da: ‘Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim’ diye duanızı kabul buyurmuştu.” (Enfal, 9)

“O zaman sen mü'minlere: ‘Rabb’inizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?’ diyordun. Evet, sabreder, korunursanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beşbin melekle yardım eder.” (Al-i İmran, 124-125)

Her dönemde olduğu gibi bugün de İslâm’ın yaşamsal yönü, İslâm düşmanları ve onların büyüklüğünü tasdik eden belamlar tarafından ortadan kaldırılmağa çalışılmakta, Müslümanların, iman ettikleri hükümler doğrultusunda yaşamaları engellenmektedir. Tıpkı bu surede Rasulün, yüce Allah’a teslimiyeti engellendiği gibi. İşte bu ayette ifade edilen Salat’ın engellenmesi, yani yüce Allah’a teslimiyetin engellenmesidir.

Yüce Allah (cc) adına hareket edecek olan davetçiler, bu görevleri sırasında zorluklarla, engellemelerle karşılaşacaklardır. Tüm engellemelere rağmen onlar, davet görevlerini yerine getirmelidirler. Tarih boyunca Hak-batıl mücadelesinde, Allah düşmanları, yüce Allah’a teslim olanları engellemişlerdir. Bu engelleme en başta yüce Allah (cc) adına yapılan davete yönelik iken, kimi zaman namazı, kimi zaman Kur’an okumayı, kimi zaman da başörtüsünü engelleme şeklinde görülmüştür. Tarihin hemen her dönemi kâfir, müşrik, fasık ve münafıkların İslâmi esasları engelleme mücadeleleriyle doludur.

Hz. Adem(as)’dan günümüze, günümüzden kıyamete kadar kâfirlerin tavrı; yüce Allah’a teslimiyeti, O’na kul olmayı, O’nun hükümlerine göre bir nizam kurmayı engellemek olmuştur, olacaktır da. Buna karşın davetçilerin tavrı da, kararlı bir şekilde yüce Allah’ın dinini tesis etmek olmuştur, olmalıdır. Müslümanlar, her dönemde ve yerde yüce Allah’ın yegâne ilah olduğunu, hâkimiyetin O’nda bulunduğunu ilan etmeli, yalnızca yüce Allah’a teslim olmalıdırlar.

11 -12- Baksana, ya o (kul) hidayet üzere ise ya da takvayı emrediyorsa!

Bir şeye körü körüne karşı çıkmadan önce, o şeyin ne olduğu, nereden geldiği, kim tarafından gönderildiği hakkında sağlıklı bilgiler elde edilmelidir. Eğer gelen haber İslâmi bir konuda ise, o halde bu haberin Kur’an’a uygun olup olmadığına bakılır. Kur’an’a uygun olan haber itiraz edilmeden hemen alınır, aksi halde reddeden büyük sorumluluk altına girer. Özellikle gelen kişi ve getirdiği haber din adına reddediliyorsa bu durumda İslâm dini çok iyi bilinmeli, hataya düşülmemelidir.

İnsan, herhangi yeni bir fikirle karşılaştığında peşin olarak onu reddetmeden önce, bu yeni fikrin, iman ettiği esaslara ne oranda uygun olduğunu düşünmelidir.

“Baksana, ya o (kul) hidayet üzere ise ya da takvayı emrediyorsa!”

Cahiliye dönemi insanları, kendilerini hak yolda biliyor ve Rasulullah (as)’a hanif din adına karşı çıkıyor, çarpık düşüncelerini hak kabul ettiklerinden Rasulullah (as)’ı engelliyordu.

Günümüz cahiliyesi de, üzerinde bulunduğu çarpık düşüncesini hak kabul edip yüce Allah’a teslim olan Mü’minleri karalayarak, onlara karşı çıkarak geleneksel kültürün değer yargılarını din kabul edip Mü’minleri kınıyor, tekfir ediyorlar. Günümüz cahiliyesi ile Rasulullah (as) dönem cahiliyesi aynı tavırları ortaya koyuyorlar. O cahiller, Rasule karşı çıkarlarken, günümüz cahilleri Rasulullah (as)’ın izinde olan Tevhid erlerine karşı çıkıyorlar.

Dün olduğu gibi bugün de Hakkı yalanlayanlar, ne hikmetse, hep haktan yana bir görüntü veren kişiler olmuştur. Bunların, Risalet önderlerine ve Tevhid erlerine karşı çıkmalarının temel nedeni, bulundukları hali meşrulaştırma çabasıdır. Tıpkı bugün tağuti sistemin izin ve icazetine sığınarak kurdukları vakıf ve dernek gibi şirk yuvalarında, Hakkı batılla bulayarak Tevhidi hareket eden Müslümanları kötüleyip engelleyenler belamlar gibi.

Tarih boyunca Hak-Batıl mücadelesi, geleneksel kültürünü, atalarının yolunu, Şamanizm’in kurallarını din kabul edenlerle Allah (cc) yolunda vahyi esasları her şeyin üstünde tutanlar arasında olmuştur. Burada üzücü olan, Tevhidi esaslara karşı çıkanların, kendilerini doğru yolda zannetmeleridir. Ellerinde Kur’ani bir ölçüt olmadan zanlarınca doğru yolda olduklarını kabul ederek Müslümanlara karşı çıkan müşrikler, her dönemde Hak ve hakikatin anlaşılmasını zorlaştırmışlardır.

13- Gördün mü ya (kendisi) yalanlar ve yüz çevirirse.

Bağnazlık, şartlanmışlık, kendini beğenme, içinde yaşanılan şartların bozulacağı endişesi ve ön yargılar, çoğu kez kişinin Hakkı yalanlamasına neden olur. Oysa kişi bir şeye karşı çıkmadan önce doğru yapıp yapmadığını düşünmeli, kendisinin de hata yapabileceğini düşünmeli; davranışlarını ve düşüncesini Kur’ani süzgeçten geçirerek doğruyu görmeye çalışmalıdır. Aksi halde takındığı bağnazlık ve yobazlık ona Hakkı yalanlatıp yüz çevirtebilir.

14- Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?

Tevhidi esaslara karşı çıkanlar ve bu esasları anlatan Müslümanlara sözel ya da fiili olarak zulmedenler, kesinlikle bilmelidirler ki, yüce Allah (cc) kendilerini görmektedir ve onlardan elbette yaptıklarının hesabını soracaktır. Zulmedenler, yaptıklarının yanlarında kâr kalacağını düşünmesinler.

İnsan, hayatta ne yaparsa yapsın, yaptıklarının bir gün hesabını vereceğinin bilinciyle hareket etmelidir. Bu bilinçle hareket eden kimse, davranışlarında daha ölçülü şekilde kendisine ulaşan bir haberi çok iyi tahlil ederek kabul ya da reddetmelidir. Kişi, her düşünce, söz ve davranışından hesaba çekilecektir. Çünkü insan başıboş değil, sorumlu olarak yaratılmıştır.

“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır!” (Kıyamet, 36)

İnsan kendisini kontrol eden bir gücün olduğunu, davranışlarını ona göre düzenlemesi gerektiğini bilmeli, bütün davranışlarında yüce Allah’ın rızasını ön plana almalıdır.

İslâmi esaslara karşı çıkarak Müslümanlara zulmedenler, bu hareketleri ile yüce Allah’a savaş açmışlardır. Günümüzde de İslâm’a ve Müslümanlara karşı olanlardan bazıları, kendi statülerini koruma, bazıları din edindikleri geleneksel kültürleri ya da tasavvuf adına karşı çıkarlarken kimileri de tabi oldukları beşeri ideolojiler adına karşı çıkıyorlar. Bunu yaparlarken de dindarlık, takva, çağdaşlık, ilericilik ve çeşitli paravanalar kullanıyorlar.

15-18. Kesinlikle o bundan vazgeçmezse perçeminden yakalarız; yalancı, günahkâr perçeminden; o halde meclisini çağırsın, Biz de yakında zebanileri çağırırız.

Hak-batıl mücadelesinde, davetin karşısında olanlar, küfürlerinde direnirlerken, Hakkı temsil eden mü’minler de daveti ortaya koymada direnirler, direnmelidirler. Sünnetullah’ta bu mücadele, böyle devam etmiş ve kıyamete kadar da bu şekilde devam edecektir.

Daveti ortaya koyan Müslümanlar, yüce Allah’ın kendileriyle beraber bulunduğunu bilecek, bu bilinçle daha aktif, daha cesaretli olacaklardır. Çünkü yüce Allah (cc), dinine yardım ettiği müddetçe davetçi ile beraberdir, bu nedenle galip gelecek olan davetçidir.

“Ey iman edenler, eğer siz, Allah’a (dinine) yardım ederseniz (O da) size yardım eder; ayaklarınızı sağlam tutar.” (Muhammed, 7)

“Perçeminden yakalarız” Perçem, insanın alnı üzerindeki saçıdır ve dik başlılığın simgesidir, kâfirlerin ordularına ve mali güçlerine güvenerek isyanlarındaki aşırılığı ifade eder.

Zebaniler ise güçlülüğü, izzeti ifade eder; yüce Allah’ın emrine göre hareket eden zebaniler, Allah (cc) taraftarı olan Mü’minleri ifade eder. Özellikle Araplarda padişahı koruyan polislere zebani denilmektedir. Yüce Allah’ın dinine karşı çıkan istibdat güçleri zalimler, Hakkın temsilcileri karşısında küçülerek zillet içine gireceklerdir.

Hak-Batıl mücadelesinde batılı temsil eden tağuti güçler, tevbe edip dönmedikleri zaman, Hak taraftarlarıyla ister istemez çatışmaya gireceklerdir. İşte böyle bir çatışma, kâfirlerin zevali ile son bulacaktır ki bu, Allah’ın vaadidir ve Allah (cc) vaadinde sadıktır.

“Allah sizden, iman edip salih amel işleyenler vaat etti; onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini bir güvene erdirecektir. Onlar hep bana itaat ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar; ama kim bundan sonra inkâr ederse işte onlar, fasıklardır.” (Nur, 55)

Bunun örneklerini Sünnetullah’ta çokça görüldüğü gibi, yakın tarihimizde ve günümüzde de sık sık görülmektedir. Bunlara birkaç örnek verilecek olursa, Mısır’da zulmün, adaletsizliğin simgesi, İsrail ve Amerika’nın uşak ve oyuncağı olan, azgınlık ve tuğyanın doruk noktasına ulaşan Fir’avn sülalesinin çağımız temsilcisi Enver Sedat ve meclisi, saltanatlarının ihtişamını seyrederlerken yüce Allah’ın kendisine izzet verdiği Halit El İslambuli onu, perçeminden yakalayarak alaşağı etti. Allah (cc) için sıkılan bir kurşun, Enver Sedat’ın yalancı, günahkâr, pis perçeminden (alnından) girerek onu bir leş haline getirdi.

İran’da kendi halkına kan kusturan Şah Rıza, İran halkının isyan etmesi neticesinde “perçeminden sürüklenerek” rezil bir halde İran toprakları dışına atıldı ve can çekiştire çekiştire öldü. Azgınlık günlerinde İran’ın maddi ve manevi değerlerini peşkeş çektiği Amerika, yıkılışında yüzüne bile bakmadı İran şahının. Devrim günlerinde avenesi Amerika’yı her ne kadar yardıma çağırdı ise de, ne şah ne de jandarmalığını yaptığı Amerika, başkaldıran mustazaflar karşısında hiçbir şey yapamadıkları gibi rezil olup gittiler.

Bugün Türkiye’de Müslümanları Batılı ilahlarına şikâyet edip “Bize yardım etmezseniz radikaller gelir diyenler” ve Müslümanları rejime şikâyet ederek: “Bu anayasayı değiştirmezseniz radikaller (=Müslümanlar) silahlı olarak gelir” diyen, Müslüman maskesi takmış münafıklar, sonlarının yaklaştıklarının bilinci içerisinde çırpınmaktadırlar. Ancak Kur’an ile izzet kazanan Müslümanlar, yüce Allah’ın takdir ettiği bir günde onların yalancı, günahkâr, pis perçemlerinden yakalayarak onları layık oldukları yere göndereceklerdir.

Başlangıçları bir damla su, sonları bir leş olan Allah düşmanlarını, taraftarları dahi kurtaramadı, kurtaramayacak da! Yüce Allah’ın gücü her şeye yeter, yeter ki Allah (cc) taraftarları olan Mü’minler, Rab’lerine güvenip dayansınlar, O’nun hükümlerine teslim olsunlar, hiçbir şekilde küfre rıza göstermesinler, küfrün izinli ve icazetli kurumlarından medet ummadan, Hakkın belirlediği ölçü içerisinde hareket etsinler.

19- Kesinlikle ona itaat etme. (Rabb’ine) secde et ve yaklaş.

Kâfirlerin, tağuti düzenlerin eza ve cezası, işkence ve zulmü Müslümanları tağuti sistemlere itaat ettirmemeli, şirk hükümlerine tabi kılmamalıdır. Müslümanlar, ancak ve ancak Rab’lerinin hükümlerine göre hayatlarını düzenlemeli, O’na teslim olmalı ve O’na yaklaşmalıdırlar. Şu bir gerçektir ki, küfre boyun büküp itaat etmeyenler, gereği gibi yüce Allah’a teslim olacak, ancak bu şekilde O’na yaklaşabileceklerdir. Çünkü küfürden uzaklaşmadıkça, yüce Allah’a yaklaşmak mümkün değildir. Bu uzaklaşma hem düşüncede hem de davranışta olmalıdır.

Şirk yuvaları olan parti, dernek ve vakıfların içinde kümelenenler, tasavvufun bid’at ve hurafelerine bulaşanlar, geleneksel kültür ve yaşayışını din edinenler ve tağuti sistemin kurallarını ölçü alanlar, hiçbir şekilde yüce Allah’a teslim olamazlar ve O’na yaklaşamazlar.

“Dinde zorlama yoktur, Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur, kim tağutu reddedip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

“Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var, müjdele kullarımı.” (Zümer, 17)

Tağuttan kaçınmakla yüce Allah’a yaklaşılır, tağuta itaat edip kulluk yapanlar, putları önünde kıyama durup ibadet edenler, tağutu kutsayan marşları söyleyenler, oy verip hükümranlığı tağuta verenler hiçbir şekilde yüce Allah’a secde edip yaklaşamazlar.

Secde etmek; teslimiyetin, yüce Allah’a kul olmanın ve O’na karşı insanın kendi küçüklüğünü idrak etmesinin bir simgesidir. Secde, yüce Allah’a gönülden teslimiyetin ifadesi, O’na ve Kur’an’a dönüşün göstergesidir. Secde, dünya hayatının sıkıntılarından, zulüm ve işkencesinden yüce Allah’a yönelmenin aracıdır.

Secde, Kur’an ahkâmının insan davranışlarına yansıması, Rabb’in kulundan kulun da Rabb’inden razı olduğunun ifadesi, Rabb’e yaklaşmanın öncü kılavuzudur. Secde, tağuta isyan, yüce Allah (cc) yanında yücelmenin basamağıdır. Secde eylemdir, harekettir, imanı kuşanma, iman eden kişinin, hayatının tümünü, Rabb’inin belirlediği Tevhidi esaslara göre düzenlemesidir.

Alak suresi son değerlendirme

“İkra” hitabıyla basit, değersiz bir sudan yaratılan insan, kâinatın efendisinin hitabına mazhar oluyor. Kâinatın yaratıcısı, yüceler yücesi, “Bismi Rabbikellezi” emriyle de, yeryüzünde kanunlarını uygulayacak, kendi hükmü ile hükmedecek bir beşere elçilik görevi vererek onu yüceltiyor.

Rabb’inin adına hareket edecek insan, O’nun adına yaraşır bir kişiliğe sahip olmalıdır; basit ve kişiliksiz olanlar, yüce Allah’ın elçiliğini yapamazlar. Elçi, kendisine görevi verene layık olmalıdır her yönüyle. Bunun için yüce Allah (cc), elçi olarak seçtiği kuluna her çeşit nimeti ikram ediyor, onun her yönden destekliyor ve donatıyor.

Kendisine her çeşit nimet ikram edilen kula, bilgi ve bu bilgiyi nesillere ulaştıracak yetenekler de veriliyor. Kul, bu yeteneklerini kullanarak kendisine verilen bilgiyi diğer insanlara ulaştıracaktır.

“Kalemle yazmayı öğreten ve insana bilmediği şeyleri bildiren” yüce Allah(cc), insandan, elçilik görevini yerine getirmesini istemektedir.

Şanı yüceltilmek için kendisine sorumluluk yükletilen insan, bu sorumluluğunun yerine getirmezse zalim ve cahil olacak ve Rabb’ine isyan etmiş sayılacak.

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, ondan korktular; onu insan yüklendi; doğrusu o, çok zalim, çok câhildir.” (33/72)

İnsan kendini yeterli görünce azdı, kendisine yükletilen sorumluluğu yerine getirmedi, bir damla sudan yaratıldığını unutarak kendisini yoktan var eden Rabb’ine isyan etti, O’nun indirdiği Tevhidi esasları değiştirerek şirk koştu, Rabb’i tarafından gönderilen elçileri ve Tevhidi esasları yüklenen Tevhid erlerini yalanlayıp karşı çıktı. Kendisine emaneten verilen malı çok sevdi, Rabb’inden başkasına boyun bükerek onu ilah edinip onlara tapındı.

Rabb’inin hükümlerini yaşayıp yeryüzüne hâkim kılmaya çalışan Mü’minler, bu sorumluluklarını mallarıyla, canlarıyla ve bütün güçleriyle ifa etmeye çalışmalıdırlar. Onlar, Rab’lerine döneceklerinin bilincinde, yüklendikleri davet görevini aksatmadan, gece gündür demeden sürdürmelidirler.

“Dönüş ancak Rabb’inedir” hükmünü unutanlar, tuğyanları içinde bocalarken ansızın, istemedikleri o dönüş günüyle karşılaşacaklardır. İslâmi daveti yüklenenler, şerefli insanlardır, bundan yüz çevirenler ise, bu şereften yoksun olanlardır ki durumları, hem dünyada hem de dönüş yerleri olan ahirette zillet içerisinde kalacaklardır.

Tevhidi mücadele, Kur’ani şereften yoksun olanlarla Kur’an’la şeref bulanların mücadelesidir. Kur’an’la şereflenenler, tüm insanların bu şerefe nail olmalarını ve küfrün esaretinden kurtulmalarını isterlerken, zilleti seçen, şereften yoksun istikbar güçleri de buna engel olmak için mücadele etmektedirler. İnsanlar Kur’an’a yöneldikçe küfrün baskısından kurtulacak ve Hakka teslim olacaklardır. Bunu bilen istikbar güçleri, İslâmi olan bütün değerlere saldırmakta ve bu değerlerin hayata hâkim olmasını engellemeye çalışmaktadırlar.

“Gördün mü men edeni, salat ettiğinde bir kulu!”

Hak-batıl mücadelesi dün olduğu gibi, bugün de bütün şiddetiyle devam etmektedir; ancak, dün çok daha şiddetli bir şekilde devam eden bu mücadele bugün istenilen seviyeye çıkmamıştır. Bunun nedenini Hakka teslim olanların pasifliğinde aramak gerekir. Oysa batıl, çağlar boyunca bütün kurum ve kuruluşlarıyla zulmünü sürdürmektedir. Hakka teslim olan günümüz Mü’minleri, meselelerini tam anlamıyla kavrayamadıkları için, mücadele istenilen boyuta çıkmamaktadır.

Şu bir gerçektir ki, sorumluluklarını tam anlamıyla idrak edip teslim olmadıkları sürece Mü’minler, gündemlerini belirleyip mücadeleyi istenilen seviyeye çıkaramazlar. Ne acı bir durumdur ki Müslümanlar, gündemlerini belirleyecek, küfre karşı bütünleşip mücadele edecekleri yerde, birbiriyle çok basit meseleler yüzünden kıyasıya mücadele etmektedirler. Oysa teferruat bir kenara itilmeli esas üzerinde birleşilmelidir.

Alâk sûresi, hem daveti ortaya koyanları, hem de davete muhatap olanları tefekküre, doğruyu aramaya davet etmektedir.

“Gördün mü, ya o doğru yolda olur yahut kötülüklerden sakınmayı emrederse! Gördün mü ya bu (engelleyen) yalanlar, yüz çevirirse! Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?"

Bu açık uyarılara rağmen, Hakka dönmeyip diretenler,

“Kesinlikle o bundan vazgeçmezse perçeminden yakalarız; yalancı, günahkâr perçeminden; o halde meclisini çağırsın, Biz de zebanileri çağırırız”

Mü’min davetçi, tağuti güçlerin zulmünden çekinmemeli, korkmamalı, açık bir şekilde mücadelesini sürdürmelidir. Çünkü Mü’minin destekçisi Yüce Allah’tır. Kâfirlerin ise hiçbir destekçileri yoktur, onlar zorbalıklarına güvenerek zulüm ve işkence yapıyorlar. Küfrün bütün zulüm ve işkencesine rağmen Mü’minler onlara boyun eğmemeli, teslim olmamalıdırlar.

“Kesinlikle ona itaat etme. (Rabb’ine) secde et ve yaklaş”

Mü’minler, yalnız Rab’lerine ve O’nun indirdiklerine teslim olmalı, indirilen hükümler doğrultusunda çalışmalıdır. Ancak o zaman Rab’lerine yaklaşacak, mücadelesinde başarı elde edeceklerdir. Yüce Allah’ın hükümlerinden kaynaklanmayan, Rasulullah (as)’ın sünnetine uymayan her hareket başarısız kalmaya mahkûmdur.

Başarı ancak Kur’an ve Sünnet çizgisinde olan Mü’minlerindir.


Eklenme: 2006-09-15
Kategori: Tefsir
Yazan: Kurani Mücahede
Hit: 5968
[ Geri Dön | Yorum Ekle | Bu tefsir çalışmasını  arkadaşına gönder Sevdiklerinize gönderin | Yazdırılabilir sayfa Yazdırın ]






Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.03 Saniye