Kur’ani Kavramları Gerçek Anlamlarıyla Kullanmak-2 Kur’ani Hükümler

Yüce Allah (cc), insanların dünya hayatlarını düzenlemek için rasulleri vasıtasıyla vahyini, en son olarak da Kur’an’ı göndermiş, insanların dünya hayatında yapacakları her şeyi, en net ve açık bir biçimde açıklamıştır. Yüce Allah (cc), yalnız dünya hayatı ile ilgili değil insanları ilgilendiren ahiret hayatı ile ilgili ve ahiretteki durumları ile ilgili olarak da şüpheye yer vermeyecek şekilde her şeyi beyan etmiştir.

İster Kur’an’a iman etsin ister etmesin, ön yargılarından sıyrılarak, akledip düşünerek Kur’an’ı okuyan her akıllı kimse, Kur’an’da yüce Allah’ın bildirdiklerini net olarak görecektir. Yüce Allah (cc) Kur’an’ı, anlaşılsın ve insanlar öğüt alıp hayatlarını düzenlesinler diye kolaylaştırmış, birçok örnek vererek insanlara yol göstermiştir.

Kur’an’ın bu denli net ve açık olmasına rağmen insanlar, Kur’an gerçeğinden uzaklaştıkça kendilerine göre yeni kavramlar üretirler, yeni durumlar ortaya çıkarırlar ve zaman içerisinde bunu dinden zannederek ona inanırlar.

İslâmi gerçekleri yeterince anlamayan ya da vahyi gerçekleri kendilerince yorumlayan kimseler, olmadık hikâyelerle ve yalan uydurarak, uydurdukları yalanları yüce Allah’ın üzerine iftira atarak İslâm’a mal etmişlerdir. Bu müfteri yalancılar, genelde Samiri soylu bel’amlar, yazdıkları kitaplarda uydurdukları yalanlar hakkında aslı olmayan iddialar ileri sürmüşlerdir.

Dine karşı din

İslâm dinine karşılık uydurulmuş batıl şirk dini

Her şeyi apaçık bir Kitapta açıklayan yüce Allah’a karşı adeta savaş açarcasına Kur’ani hükümleri çarpıtan müfteri Samiri soylu yalancı bel’amlar ile İslâm düşmanları, insanları Allah yolundan alıkoymak, Tevhidi esasları anlaşılmaz kılmak için kendilerince bir din uydurdular.

Samiri soylu yalancı bel’amlar ile İslâm düşmanları elele vererek Tevhid dini olan İslâm’a karşı, Kur’ani hükümleri adeta tersyüz ederek, Kur’ani kavramları çarpıtarak, Kur’an’da açıkça bildirilen hükümleri, dillerini eğip bükerek yanlarından bir din oluşturdular.

Bu uydurulan din kavramı, İslâm’ın asıl tanımından uzak bir şekilde anlamlandırılmış, toplumun düşünce yapısında, dinin tanımı konusunda, yüce Allah’ın bildirdiği gerçeklerden çok uzak bir algı oluşturulmuştur.

İslâm, şirk ve küfre açıkça savaş açmış, bunları işleyenlerin Müslüman olmadıklarını bildirirken Samiri soylu yalancı bel’amlar ile İslâm düşmanlarının uydurdukları dinde, her türlü küfür, şirk, putperestlik, ahlaksızlık, zulüm meşru görülmüş, bunları yapanlar da Müslüman olarak tanımlanmıştır.

Yüce Allah (cc) Kur’an’da, putperestliğin pis olduğunu, bu pislikten kaçınılmasını apaçık bir şekilde emretmiş, Hz. İbrahim (as) örnekliğini vererek putların yıkılması gerektiğini bildirmiştir. Oysa Samiri soylu bel’amların uydurdukları şirk ve küfür dininde, tağuta itaatin Kur’an’a uygun olduğunu, tağuta oy verenlerin ve putlara tapanların Müslüman, putlar önünde yapılan ilkel tapınmaların ibadet, puthanelerin Müslümanların kutsal ibadet yeri Kâbe gibi olduğunu iddia ettiler.

Samiri soylu bel’amlar ile İslâm düşmanları, uydurdukları batıl dinlerini, insanlar fark etmesinler diye İslâm olarak tanıttılar, tıpkı Samiri gibi öncelikle Rasulullah (as)’ı devre dışı bırakmak için hadisleri inkâr adı altında Rasulullah (as)’ı inkâr ettiler ki bunların başını mealciler olarak ortaya çıkan ve yüce Allah’ın kâfirler dediği kişiler yapmaktadır.

Yalancı müfteri Samiri soylu bel’amlardan bir kısmı, Sünnet edebiyatı yaparak Rasulullah (as)’ın kul ve Rasul oluşunu adeta inkâr edip onu insanüstü bir varlık ve kutsal bir ilah gibi gösterip onu göstermelik olarak yücelttiler, onun adını kullanarak yalanlar uydurdular.

Sünnet edebiyatı yapan kimi Samiri soylu bel’amlar ile İslâm düşmanları, uydurdukları yalanlarla Rasulullah (as)’ı adeta ilahmış gibi gösterip yüce Allah’a karşı çıkardılar. Hatta öyle ki, yüce Allah’ın açıkça reddettiği bazı konuları, uydurdukları yalanlarla Rasulullah (as)’a kabul ettirdiler, Rasulullah (as)’ı yüce Allah’a karşı gibi gösterme çabasına girdiler.

Sünnet edebiyatı yapan kimi Samiri soylu bel’amların, Rasulullah (as)’ı yüce Allah (cc) ile eşit tuttuklarının örneği, camilerde Rasulullah (as)’ın adını yüce Allah’ın adının yanına koymaları ve secdeye giden insanların onun önünde secde yapmalarıdır.

Samiri’nin, Hz. Musa (as)’ın arkasından, insanları saptırmak için söylediği yalanı, İslâmcı müfteri Samiri soylu yalancılar ile İslâm düşmanları, uydurdukları din ile fiilen söylemiş oldular ve Rasulullah (as)’a, (hâşâ) Kur’an’daki hükümlerin tersini söylettirdiler.

Nihayet bir buzağı vücudu onlara çıkardı, onun böğürmesi vardı; sonra dediler ki: ‘Bu, sizin ilahınız ve Musa’nın ilahi, ancak o unuttu!” (Taha, 88)

Samiri, insanları taptırdığı Buzağı’nın, onların gerçek ilahı olduğunu, hatta daha da ileri giderek Hz. Musa (as)’ın da (hâşâ) ilahı olduğunu, fakat Hz. Musa’nın onu unuttuğunu söylemişti. İslâmcı Samiri soylu müfteri yalancılar ile İslâm düşmanları da uydurdukları dini, yüce Allah’ın razı olduğu gerçek İslâm’ın önüne aldılar ve gerçek İslâm’ın bu uydurdukları din olduğu algısını insanlarda oluşturdular.

İslâmcı müfteri yalancı Samiri soylular ile İslâm düşmanları o denli ileri gittiler ki, Kur’ani kavramları ve hükümleri çarpıtıp Allah ve Rasulü üzerine iftiralar atarak uydurdukları dinin Kur’an’da olduğunu iddia ettiler.

“Şüphesiz onlardan bir fırka, dillerini Kitapla eğip bükerler, siz Kitap’tan sanasınız diye, oysa o Kitaptan değildir ve derler ki: ‘O, Allah katındandır’ o, Allah katından değildir. Allah’a karşı onlar, bilerek yalan söylerler.” (Al-i İmran, 78)

Yüce Allah (cc), İslâmcı müfteri yalancılar ile İslâm düşmanlarının yalancı olduklarını ve Allah’a karşı bilerek yalan söylediklerini bildirmektedir.

İslâm’da, kulluk yüce Allah’a yapılır, uydurulan dinde bu esas tersine döndürüldü

Yüce Allah’ın gönderdiği İslâm dininde insanlar yüce Allah’a kulluk yapmakla emrolunmuş iken uydurulan şirk dininde yüce Allah’ı (hâşâ) insanlara kulluk yapıyor gibi gösterdiler. Bu konuda kimi zaman Rasulullah (as)’a atfen öyle seviyesizce yalanlar uydurdular ki, insanların hizmetkârı, kapı bekçisi gibi gösterdiler yüce Allah’ı.

Kur’an’da, kulluk yalnızca yüce Allah’a has kılınmıştır, geleneksel din anlayışı, önce şeyh, hoca, ağabey diye vasıflandırılan kişilere kayıtsız şartsız itaat ve kulluğu zorunlu kıldı, sonra da yüce Allah’ı (hâşâ) bu kişilerin emrine verdi ve bu kişilerin, her istediklerini yüce Allah’a yaptırdığı sapıklığını yayarak bu kişileri adeta en üstün ilah olarak ilan ettiler.

Uydurulmuş geleneksel din anlayışında Tevhid ve yüce Allah’a şeriksiz kulluk anlayışı yoktur. Tevhidin tamamen olmadığı bu uydurulmuş şirk dininde, Rasulullah (as)’a atfen uydurulan yalanlarla yüce Allah (cc) (hâşâ) kullarının ahvalini bilmeyen, Miraç hadisi diye uydurulan yalanda olduğu gibi ne yapacağını kullarından öğrenen, Samiri soylu bel’amların iddia ettikleri gibi gaybı bilmeyen biri olarak tanımlandı.

Tasavvuf sapıklığının başını çektiği, Samiri soylu bel’amların onayladıkları şirk ve küfür dininde yüce Allah (cc) (hâşâ) insanların emrinde gösterildi. Öyle ki insanlar, kendilerine bir iyiliği dokunanlardan, Müslüman olup olmadıklarına bakılmaksızın, yüce Allah’ın razı olmasını, canlarını sıkan birine de, sanki yüce Allah (cc) (hâşâ) onların emir eri imiş gibi bela vermesini istediler ve yüce Allah’ı (hâşâ) kendi hizmetkârları gibi gördüler.

“O halde Allah'a karşı yalan uyduran  ya da O'nun ayetlerini yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir! Onlara, Kitap’tan nasipleri erişir; nihayet rasullerimiz onlara gelip canlarını aldıklarında derler ki: ‘Nerede sizin Allah'tan başka çağırdıklarınız?’ Dediler ki: ‘Bizden kayboldular’ ve kendilerinin kâfir olduklarına kendi nefisleri üzerine şahitlik ettiler.” (A’raf, 37)

Yüce Allah (cc) hakkında uydurulan yalanlar ve O’na atılan iftiralar, aslında uydurulmuş geleneksel dinin, yüce Allah (cc) hakkındaki anlayışından kaynaklanmaktadır.

“Allah’ı hakkıyla takdir edemediler, kıyamet günü yer, tamamen O’nun avucundadır, gökler de sağ elinde dürülmüştür. O yücedir, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Zümer, 67)

İslâm dinine karşı uydurulan şirk dininde çarpıtılan Kur’ani hükümler

Tarihi süreçte, Tevhid-şirk mücadelesinin en önemli aşaması, hiç kuşkusuzdur ki, Tevhid inancına karıştırılan şirk unsuru düşüncelerin temizlenmesidir. Samiri soylu bel’amlar ve İslâm düşmanlarının saptırmaları sonucunda insanlar, yüce Allah’ın kendilerine indirdiği Risalet’e zaman içerisinde kendi düşüncelerini karıştırmışlar, bu düşünceleri ya bizzat yüce Allah’a ya da Risalet’i getiren elçilere mal ederek dini bir emir olarak algılamışlardır.

Geleneksel şirk dinine mensup olup Rab’lerine şirk koşan kimseler, kendilerine Tevhidi esasları, saf ve doğru olan İslâm dinini anlatan kişileri küfürle suçlamış, onlara saldırmışlardır.

Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yol üzerinde bulduk, bunu bize Allah emretti’ dediler; de ki, ‘Allah kötülüğü emretmez, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz!” (A’raf, 28)

İnsanlar, Kur'an gerçeğinden uzaklaştıkça, Samiri soylu bel’amların ve İslâm düşmanlarının katkılarıyla kendilerince yeni bir din anlayışı ortaya çıkarmışlar, uydurma ve ilahi mesajın çarpıtılması sonucu oluşturdukları anlayışı Hak din zannederek ona tabi olmuşlardır. Bunlar, tabi oldukları geleneksel uydurma şirk dinine uygun kavramlar geliştirmişler, bu uyduruk kavramları dinlerinin esası kabul etmişler, bunun, yüce Allah (cc) tarafından kendilerine emredildiğini zannetmişlerdir.

Yüce Allah (cc) Kur’an’ı tamamlamış, onda her şeyi apaçık bir şekilde bildirmiş, İslâm’ı din olarak göndermiş ve ondan razı olmuştur.

“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum…” (Maide, 3)

Gerçek apaçık bir şekilde bu iken, İslâm’a karşı uydurulan şirk dininde sanki İslâm tamamlanmamış gibi bir sürü kutsal geceler, günler ve ibadetler uydurdular. Rasulullah (as), İslâm’ın tamamlandığı ve sonradan din uydurulanlar hakkında şöyle buyurmuştur.

“İslâm’a sonradan eklenen her şey bid’at, her bid’at sapıklık ve her sapıklık cehennemdedir.”

 Yüce Allah'ın bildirdiği üzere, din kemale erdirilip tamamlanmıştır; tamamlanan İslâm dininde, yüce Allah (cc), kendisinin nasıl razı edilebileceğini, kendisine hangi ibadetlerin yapılacağını, bütün teferruatlarıyla açıklamıştır. Ancak uydurulmuş geleneksel din anlayışında Kur’an ve Sünnette olmayan ibadetler ihdas edildi. Bu sapıklığın başını da tasavvuf denilen şirk ve küfür taraftarları çekiyor.

De ki: ‘Siz mi Allah’a dininizi öğreteceksiniz; Allah bilir, göklerde ve yerde olanları; Allah, her şeyi bilendir” (Hucurat, 16)

Şu bir gerçektir ki, yüce Allah'ın koyduğu hükümler üzerinde, sıfatı ne olursa olsun, insanların tasarruf yapma hakları yoktur. Yüce Allah'ın koyduğu hükümler üzerinde tasarruf yapmak, bu hükümleri değiştirmek yüce Allah'a karşı isyan, küfrü gerektiren bir fiil, büyük bir günah ve suçtur. Aklı başında hiçbir insan, İslâm düşmanı olmadığı sürece, konulan ilahi hükümler üzerinde tasarrufta bulunmaz, değişiklik yapamaz.

Kelime-i Tevhidin sözel olarak söylenmesinin yeterli olduğu düşüncesi

Kur’an’da Tevhid, yüce Allah'ın, kişinin düşünce söz ve davranışı üzerinde tek İlah, Rab ve hâkim olmasıdır. Tevhid inancına sahip olan bir kimse, hiçbir konuda ve hiçbir şekilde iman ettiği esasların dışında düşünemez, konuşamaz, hareket edemez; aksi halde Tevhid inancı zedelenir, şirke düşer. Yani Tevhid, düşüncede başlayıp olgunlaşan, sözle ifade edilen ve hayatın tüm alanlarında gereği yapılan bir inanç ve yaşamdır.

Tevhidi esaslara iman etmek, düşünce, söz ve davranışlar üzerinde yüce Allah’ın hükümlerinin, hiçbir sıkıntı duyulmadan, hakim kılınması, düşünce, söz ve davranışların, yüce Allah’ın Kur’an’da bildirdiği esaslara kayıtsız şartsız teslim olunması halinde mümkün olabilir.

Kelime-i Tevhid, düşüncede olgunlaşan iman esaslarının sözle kabul edildiğinin beyanı, hayatta yaşanacağına dair yüce Allah’a söz verilmesi, insanların buna şahit tutulmasıdır. Kişi, bu sözü söyledikten sonra artık yepyeni bir kimliğe sahip olmuş ve önceki hayatını tümden terk edip yepyeni bir kişilik kuşanmıştır demektir.

Uydurulmuş geleneksel şirk dini anlayışında Tevhid, yalnızca sözden ibaret olan, düşünce ve hayatta hiçbir değişikliği sağlamayan, her türlü şirk ve küfür içerisinde bulunmasına rağmen Kelime-i Tevhidi söyleyen kişinin Müslüman olduğunu ifade eden bir sözden başka bir şey değildir. Geleneksel şirk dininde Kelime-i Tevhidin söylenmesi, kişinin cennete girmesi için yeterli görülmüştür ki bu sapık anlayış, bütünüyle Kur’an’daki İslâm ile taban tabana zıttır ve bunu iddia edenler, yüce Allah’a iftira atan müfterilerdir.

“Yalan söyleyip Allah’a iftira atan ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir! Şüphesiz zalimler, kurtuluşa eremezler.” (En’am, 21)

Yüce Allah’a, O’nun razı olduğu İslâm dinine karşı uydurulan yalanlar ve pervasızlıklar, Kur’an’daki dini hiçe saymak, yüce Allah’a karşı apaçık bir şekilde savaş açmaktır.

İslâm’da cehenneme giren bir daha çıkmaz şirk dininde cehennem geçicidir

Yüce Allah (cc), günah işleyenlerin, daha dünyada iken tevbe etmeleri halinde bağışlanacaklarını, büyük günahlardan sakınanların küçük günahlarının da affedileceğini, cehenneme girenlerin bir daha oradan çıkamayacaklarını bildirmiştir.

“De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, muhakkak ki Allah, bütün günahları bağışlar; şüphesiz O, bağışlayan, merhamet edendir.

Rabb’inize dönün, O’na teslim olun, size azap gelmeden önce, sonra size yardım edilmez. Rabb’inizden size indirilenin en güzeline uyun; ansızın ve hiç farkına varmadan azap size gelmeden önce. Sonra nefsin: ‘Allah yanında kusur edişimden dolayı yazık bana, gerçekten ben alay edenlerden idim’ demesin.” (Zümer, 53-56)

“Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere sokarız.” (Nisa, 31)

O kimseler ki, küçük hatalar hariç, büyük günahtan ve fuhşiyattan kaçınırlar; şüphesiz Rabb’inin mağfireti geniştir…” (Necm, 32)

Günah işledikleri halde hemen tevbe etmeyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin bağışlanmayacağını bildiren yüce Allah (cc), inanları açık bir şekilde uyarmaktadır.

“Kötülükler yapıp kendilerine ölüm geldiğinde nihayet: ‘Ben, gerçekten şimdi tevbe ettim’ diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbeleri geçerli değildir, işte onlar için acı bir azap hazırlamışızdır!” (Nisa, 18)

Yüce Allah’ın günah işleyenler ve tevbe edenler ya da etmeyenler hakkındaki kesin hükmü bu ve O, cehenneme girenlerin bir daha oradan çıkamayacaklarını bildirmiştir. İslâm’a karşı uydurulan şirk dininde ise inanan insanların, ne denli günahları çok olursa olsun, günahları kadar yandıktan sonra cehennemden çıkacakları yalanı, yüce Allah’ın apaçık hükmüne karşı uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildir.

“Dediler ki: ‘Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır.’ De ki: ‘Allah katından bir ahit mi aldınız, öyle ise Allah verdiği sözden dönmez, yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz!’ Evet, kim bir kötülük kazanır da suçu onu kuşatırsa, işte onlar, ateş halkıdır, onlar orada sürekli kalacaklardır.” (Bakara, 80-81)

“Kitaptan nasip verilen kimseleri görmedin mi, aralarında hükmetmesi için Allah’ın Kitabı’na çağırılıyorlar, sonra onlardan bir grup sırt dönüyor; onlar, dönücülerdir. Bu, onların: ‘Sayılı birkaç gün hariç ateş bize dokunmayacaktır’ demeleridir. Uydurmuş oldukları şeyler onları dinlerinde aldatmıştır.” (Al-i İmran, 23-24)

Yüce Allah (cc), er-Rahim sıfatı gereği, kıyamet günü adalet terazisini kuracak, küçük günah işleyenleri affedip büyük günah işledikleri halde dünyada tevbe etmeyip ölenleri, içerisinde ebedi olarak acıklı azapta sürekli kalmak üzere cehenneme sürecektir. Bu, yüce Allah’ın Kur’an’da bildirdiği kesin kararıdır.

“O gün tartı haktır; artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır. Kimin tartıları hafif gelirse, işte onlar, ayetlerimize zulmetmekte olduklarından dolayı nefislerini hüsrana uğratan kimselerdir.” (A’raf, 8-9)

“Fakat kimin tartıları ağır gelirse, işte o, hoşnut bir yaşam içindedir ve fakat kimin tartıları hafif gelirse, işte onun anası haviyedir. Ne bilirsin sen onun ne olduğunu, kızgın bir ateştir!” (Karia, 6-11)

Yalancı müfterilere uyup nasıl olsa bağışlanacağız zannı ile aldananlar, yüce Allah’ın bu uyarılarına kulak verip derhal uydurulmuş geleneksel şirk ve küfür dinini terk edip Rab’lerine dönmeli, tevbe edip bağışlanma dilemelidirler, aksi halde ölüm geldiğinde onlara, ne tevbe etmeleri bir fayda sağlayacak ne de kıyamet gününde Rab’leri onları bağışlayacaktır.

İslâm’da şefaat yalnızca yüce Allah’ın elindedir, şirk dininde herkes şefaat edebilir

İnsanların, adeta rahat bir şekilde günah işlemelerine neden olan bir başka konu da, şefaat edilecekleri zannıdır. Yüce Allah (cc), Kendisinden başka şefaat edicilerin olmadığını, şefaatin yalnızca kendi elinde bulunduğunu bildirmesine rağmen uydurulmuş şirk dininde onlarca kişinin şefaat edeceğine dair yalanlar uydurulmuştur.

Şefaatin var olduğunu zannedenler, bu iddialarında o denli haddi aştılar ki, nihayet Rasulullah (as)’ı yüce Allah’ın karşısına adeta bir rakip olarak çıkardılar. Onlara göre yüce Allah’ın affetmediği büyük günahlar Rasulullah (as) tarafından affedilecektir. Bu sakat anlayış, Rasulullah (as)’ı yüce Allah’tan daha merhametli sanmakta, bu nedenle de büyük günahları işleyenlerin onun bağışlayacağını zannetmektedirler ki bu düşünce, açık bir şirk ve Rasulullah (as)’ı (haşa) yüce Allah’tan üstün görmektedir.

“Artık Allah’ın üzerine yalan atıp iftira eden yahut O’nun ayetlerini yalanlayan kimseden daha zalim kimdir; şüphesiz o günahkârlar kurtuluşa eremezler. Allah’tan başka ibadet ettikleri şeyler, onlara zarar vermez ve onlara fayda vermez ve diyorlar ki: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!’ De ki: ‘Göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz!’ O, koştuklarından münezzeh ve yücedir.(Yunus, 17-18)

Ellerinde vahyi hiçbir delil bulunmadan Rasulullah (as)’ın, kendilerinin büyük günahlarını bağışlayarak cehennemden çıkaracağını iddia edenler, açıkça şirk koşmaktadırlar. Bunlar, Rasulullah (as)’ı ilah edindikleri için onun kendilerini duyduğunu sanarak yüce Allah’ı devre dışı bırakıp direkt Rasulullah (as)’a dua etmekte, “Şefaat ya Rasulullah” demektedirler. Rasulullah (as)’ı da rahatsız edici olan Rasulullah (as)’dan şefaat dileme duası ve onu ilah edinme hususu, Kur'an’da reddedilmiş ve rasullerin insanları kendilerine değil, yalnızca yüce Allah’a davet ettikleri bildirilmiştir.

“Bir insan için mümkün değildir ki, Allah ona Kitap, Hüküm ve Nebi’lik versin, sonra insanlara desin ki: ‘Allah’tan başka bana kul olun’ velakin ‘Kitap’ta öğretmekte olduğunuz şeyler nedeniyle rabbaniler olun.’ (der). Ve ‘Melekleri ve Nebileri rabler edinin diye’ emretmez,’ siz Müslümanlar olduktan sonra küfrü emreder mi?” (Al-i İmran, 79-80)

Bu açık hükümlerde bildirildiği üzere hiçbir Rasul, yüce Allah’ın takdir ettiği bir hükme karşı fikir beyan edemez, O’nun bağışlamadığını bağışlamaya, ona şefaat etmeye kalkışamaz. Sapıklıkta sınır tanımayan özellikle tasavvufçular, kimi zaman rasulleri de devreden çıkararak yüce Allah’ın cehenneme gönderdiği bir kimseyi, şeyhlerinin, yüce Allah’ın hükmüne rağmen, çekip çıkaracaklarını iddia etmektedirler. Kişi bir kere saptı mı artık dur durak bilmez!

Kabir azabı

İki hayat vardır; Dünya ve Ahiret

Kabir, ölüm sessizliğinin devamı ve dünya hayatından ahirete geçiş kapısıdır. Bu nedenle burada herhangi bir hayat belirtisi yoktur. Kullarını, yaşadıkları ve gidecekleri yerler konusunda en ince detayına kadar bilgilendiren yüce Allah (cc), kabirde herhangi bir hayat belirtisi ya da orada kullarını ilgilendiren herhangi bir konuda bir bilgi vermemektedir. Nitekim yüce Allah (cc) iki dünya olduğu konusuna şu ilahi hükmü ile açıklık getirmektedir.

Elbette Biz rasullerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem şahitlerin duracakları günde yardım ederiz. O gün, zalimlere mazeretleri fayda vermez, lanet onlar içindir ve yurdun en kötüsü de onlaradır. (Mü’min, 51-52)

Allah, iman edenleri, dünya hayatında da, ahirette de sağlam sözle sabit kılar. Allah, zalimleri de şaşırtır ve Allah, dilediği şeyi yapar.” (İbrahim, 27)

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere iki hayat vardır ve insanlar, dünya hayatından sonra dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere, ahirete gideceklerdir. İnsanlar ahiret hayatına gidecekleri yol üzerinde bir başka durakta eğlenip herhangi bir hayat süremeyeceklerdir.

Kabir hayatı olmuş olsaydı, hiçbir şeyi eksik bırakmadığı Kutsal Kitabında yüce Allah (cc), kullarını bundan haberdar edecek ve orada karşılaşacakları durumları, tıpkı ahirette karşılaşacakları durumları haber verdiği gibi haber verecek ve kullarının bundan sakınmasını isteyecekti. Oysa bu konuda Kur’an’da en küçük bir ibare bile yoktur.

Kur’an’da her şeyi‚ en ince şekilde düzenleyen” (12/100) yüce Allah (cc), kabir âleminin olmadığını da apaçık bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak her konuda olduğu gibi, bu konuda da, adeta Kur’ani hükümlere karşı çıkmayı din edineler, İslâmi gerçekleri yeterince anlamayan ya da vahyi gerçekleri kendilerince yorumlayanlar olmadık hikâyelerle kabir âlemi ve azabı diye bir yalan uydurmuşlar, bunu da utanmadan İslâm’a mal etmişlerdir.

Yüce Allah (cc), dünya ve ahirette insanları ilgilendiren her konuyu apaçık bir şekilde bildirmiş, neler olacağını açıklamış, kabirde herhangi bir hayatın olduğunu bildirmemiştir. Her konuda dillerini eğip bükerek, kelimeleri yerlerinden kaydırarak gerçekleri çarpıtmayı din haline getirenler ve yüce Allah’a karşı çıkmayı dinlerinin temel esası olarak alanlar, kabir konusunda da, hiçbir ilgisi bulunmadığı halde Mü’min suresi, 46. ayetini, dillerini eğip bükerek kabir azabı konusunda delil getirmeye çalışmaktadırlar.

Kabir hayatı ile ilgili Rasulullah (as) adına uydurulan sözlerin birçoğu, Kur’an gerçeği ile çelişmektedir. Kendisine gelen vahyi esasları tek ölçü edinen ve o esaslara teslim olanların ilki olan Rasulullah (as), teslim olduğu Kur’an’a aykırı bir şey söylemez, söylediğini iddia edenler ve onun adına sözler uydurup onu yalanlarına alet edenler, elbette bunun cezasını acı bir şekilde yaşayacaklardır.

Rasulullah (as)’ın, kabir ziyaretleri, bakımı, üzerlerinde oturulmaması gerektiği ile ilgili birçok tavsiyeleri olmuştur, ancak kabirde bir hayatın olduğu ile ilgili hiçbir ifadesi bulunmamaktadır. Rasulullah (as), insanlara her konuda vahyi gerçeklerden deliller gösteriyor, hiçbir konuda vahiy dışında ve vahye aykırı hiçbir şey söylemiyordu. Çünkü o, delilsiz konuşmasının insana büyük bir sorumluluk getireceğini biliyordu. Rasulullah (as), aynı şekilde kabir konusunda da elindeki Kur’an’a aykırı bir şey dememiştir, diyemezdi de.

Rasulullah (as), insanın öldükten sonra geri dönüşünün olmayacağını, kişilerin yaşadıkları süre içerisinde yaptıkları ile kalacaklarını ve cennet ya da cehennemi hak etmiş olarak kabre gireceklerini ifade etmiştir.

“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizi)

Bu ifadelerinden de anlaşılıyor ki Rasulullah (as), öldükten sonra geri dönüşün olmayacağını, kişilerin kazandıkları ve yaptıkları ile mükâfatlandırılacaklarını ya da cezalandırılacaklarını belirtiyordu. Bu nedenle kabirde hayat olduğu konusunda uydurulan ve Rasulullah (as)’a atfedilen ifadelerin, Kur’an’a teslim olanların ilki olan Rasulullah (as) ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Saptırıcılar, İslâmi hükümleri değiştirmede sınır tanımıyorlar

Çeşitli hükümler konusunda azgınlığı yol edinerek Allah ve Rasulü’ne iftira atma konusunda sınır tanımayan saptırıcılar, giderek yüce Allah’ın bildirdiği ibadetlerin vakitleri ile oynamaya başladılar ve olmayan ibadetler ihdas ettiler.

Yüce Allah’ın indirdiği İslâm dinine karşı din uyduran saptırıcılar, yüce Allah’ın bildirmediği konularda da Allah ve Rasulü’ün üzerine iftiralar atarak ya ibadetlerin yerlerini değiştirmişler ya da kimi dini geceler uydurmuşlardır. Bu konuda saptırıcıların, vitir Namazının ve Kadir gecesinin ne zaman oldukları konusundaki uydurmaları verilebilir.

Vitir namazı, Kur’an’da, gecenin bir kısmında uyuyup uyandıktan sonra kılınması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Saptırıcılar, ellerinde hiçbir delil bulunmadığı halde Yatsı namazından sonraya almışlar, hem de üç rekât olarak sınırlandırmışlardır. Bu sapıklıklarını da Allah’ın Rasulü’ne iftira ederek kanıtlamaya çalışmışlardır.

Rasulullah (as), kendisi, gecenin sonuna doğru önceleri onbir, daha sonraları, hastalık ve yaşlılık nedeniyle yüce Allah’ın, Kur’an’da verilen ruhsat gereği dokuz ve yedi rekât olarak kılmıştır. Müfteriler, bu gerçeklere ve Rasulullah (as)’ın Kur’an’a teslim olanların ilki olduğunu bizzat Kur’an’da belirtmesine rağmen Rasulullah (as)’ın Yatsıdan sonra kılınmasını istediğini, hiçbir imani ve ahlaki değer taşımadan iddia edebilmişlerdir.

Vitir namazının yatsıdan sonraya alınması ile yetinmeyen saptırıcılar, uyduruk bir sürü kutsal geceler uydurmuşlar, bu gecelerde sabahlara kadar namaz kılanların bütün günahlarının affedileceğini iddia etmişlerdir.

Tağutun reddedilmeden yüce Allah’a iman edilemeyeceği açık hükmüne rağmen saptırıcılar, zalim de olsa emir sahiplerine itaat edilmesi gerektiğini ileri sürmüşler ve günümüzde tağuta taparcasına ona iman edip teslim olmuşlar, insanları da tağuta tapmaya çağırmaktadırlar.

Şehitlik konusunu da çarpıtan saptırıcı sapıklar, Allah ve Rasulü’ne savaş açan tağut yolunda ölenlerin bile şehit olduklarını iddia etmişlerdir. Aynı şekilde hangi vatan olduğu açıklanmadan vatan uğruna ölenlerin şehit oldukları iddiaları da hep bu sapıklarca iddia edilmektedir.

Kur’an’da ve Sünnette, Kadir gecesinin ne zaman olduğu belirtilmemiş iken Allah’ın dinine savaş açmayı bozuk bir karakter haline getirenler, bu gecenin Ramazan ayının 27. gecesi olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Saptırıcılar, bütün bu yaptıkları ile yetinmemiş olacaklar ki, uydurdukları Miraç hadisi ile yüce Allah’a ve Rasulü’ne bile dil uzatacak kadar esfele Safiline yuvarlanmışlardır. Uydurdukları hadis ile yüce Allah’ın, (hâşâ) kullarının halini bilmediğini, Hz. Musa (as)’ın, Hz. Muhammed (as) ile âdeta oynarcasına yüce Allah’a dokuz kez gönderip yüce Allah’a (hâşâ), kullarının kaldırabilecekleri güçleri konusunda akıl verdiğini ileri sürmüşlerdir ki bu, küfrün en seviyesiz derekesidir.

Kur’ani hükümler üzerinde yapılan tahrifatın üç amacı vardır

1- İnsanların, Tevhidi esasları ve İslâm’ı öğrenmelerini engellemek, (her iki grup)

2- İnsanların hoşuna gidecek şeyleri anlatarak çıkar sağlamak, (bel’amlar)

3- İslâm’a karşı olan kin ve nefret, (İslâm düşmanları)

İslâmcı müfteri yalancılar ile İslâm düşmanları, Kur’ani hükümlerin açık ve net bir şekilde ortaya koyduğu ve yüce Allah’ın razı olduğu İslâm’ı bozma konusunda değişik amaçları olsa da sonuç itibarı ile İslâmi esasları bozmaktadırlar.

Gerek İslâmcı yalancı müfteri bel’amların, gerekse İslâm düşmanlarının ortak noktaları, İslâmi esasları bozarak insanların Tevhidi esasları öğrenmelerine ve Rab’lerine yönelmelerine engel olmaktır. Bunun için yüce Allah’ın bildirdiği İslâmi esasları bozmaya çalışmaktadırlar. Şu bir gerçektir ki, her iki İslâm düşmanı da bu amaçlarını bilinçli yapmaktadırlar.

“Yazıklar olsun o kimselere ki, elleriyle kitabı yazıyorlar, sonra onu az bir değere satmak için, ‘Bu Allah katındandır’ diyorlar! Yazıklar olsun onların elleriyle yazdıkları şeye, yazıklar olsun onların kazandıkları şeye!” (Bakara, 79)

İslâm'a düşman olanlar, diğer din ve ideoloji mensuplarıdır, Samiri soylu bel’amlar ise, daha çok Müslüman oldukları iddiasında bulunan kimselerdir. Bunlar, gerçek İslâm'ın ortaya çıkması durumunda hesaplarının bozulacağını, gerçek yüzlerinin görüleceğini, böylece çıkarlarının bozulacağını bildiklerinden ellerinden geldikçe Hakkı batılla bulayıp gerçekleri gizlemektedirler. Yüce Allah (cc) şeytanın görevini üstlenen bu kimselere lanet etmektedir.

“Muhakkak ki, açık delillerden indirdiğimiz hidayeti, biz Kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler, işte Allah onlara lanet eder ve bütün lanet edebilenler onlara lanet eder.” (Bakara, 159)

“Şüphesiz, Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şey gizleyen ve onu az bir değere satanlar, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey koymuyorlar. Allah, Kıyamet günü onlarla konuşmayacak ve onları temizlemeyecektir; onlar için acıklı bir azap vardır. İşte onlar, hidayet karşılığında sapıklığı, mağfiret karşılığında azabı satın alan kimselerdir; ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)”(Bakara, 174-175)

İslâmi kavramların gerçek anlamları, ibadetleri ne ve ne zaman oldukları Kur'an'da vardır, bunun dışındaki tüm tanımlamalar, İslâmi olmaktan uzaktır. Kur'an’dan hareketle İslâmi kavramlar öğrenildiğinde, bugün kavramların ne denli asıl anlamlarından saptırıldığı gerçeği ortaya çıkacak, adeta İslâm'dan ayrı başka bir dinin oluşturulduğu görülecektir.

Kur’ani kavramların, anlamlarının değiştirilerek insanların yanlış bir din algısına sahip olmalarının sorumluluğu, saptırıcılar kadar, Kur'an okudukları halde bu gerçekleri, kimi endişelerle ortaya koymayan Müslümanların da üzerindedir.

Müslümanlar, hassasiyet göstererek bu saptırıcılara karşı çıkmış olsalardı, toplumdaki sapma bu denli korkunç boyutlara ulaşamayacaktı. Onların suskunluğu, saptırıcılara cesaret vermiş, İslâm'ın, bozmadık, değiştirmedik kavramını ya da konusunu bırakmamışlardır. Eğer Müslümanlar, en az saptırıcılar kadar cesaretli olsalardı, bugün durum çok daha farklı, İslâm'ın ve Müslümanların lehinde olacaktı.

Müslümanlar olarak amacımız, bazı kişilerin, kimi gerekçelerle gizledikleri gerçek İslâmi kavramları, bütün tepki, eleştiri, baskı ve saldırıları göze alınarak Tevhidi gerçekleri ortaya koymak, topluma bu gerçekleri olduğu gibi anlatmaktır. İslâmi kavramların gerçek anlamlarının ne olduğunu belirterek iman ya da inkâr edecek olanların, bilinçli hareket ederek saflarını netleştirmelerini, herkesin, yerinin ve konumunun neresi olduğunu bilmesini sağlamak biz Müslümanların öncelikli görevidir.

Elbette ki hidayet yalnızca yüce Allah’tandır biz O’na teslim olan Müslümanlarız.


Yazar: Ramazan YILMAZ
Tarih: 2017.08.21


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurani Mücahede
http://www.mucahede.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.mucahede.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=257