Kur'ani Mücahede'ye Hoşgeldiniz

     Kur'ân-ı Kerîm
"Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?"
(Furkan, 43)

     Mücahede
· Ana Sayfa
· Abonelik Formu
· Abonelik Kayıtları
· Bizi Önerin
· E-Dergi
· E-Kitap
· Evrensel Mesaj
· Haber Arşivi
· Hesabınız
· Kavramlar_
· Kitap Siparişi
· Kur'an Meali
· Köşe Yazıları
· Sesli Meal Dinle
· Tefsir Çalışması
· Videolar
· İletişim

     Kısa Mesaj

Sadece Üye Girişi Yapmış Olanlar Sohbet Edebilir. Lütfen Giriş Yapın ya da Üye Olun.

     Kitap Siparişi


· Ana Menü
· Mücahede Yayınları

     Ücretsiz Abonelik
Ücretsiz Abonelik
İçin Tıklayınız

     Eski Haberler
29.12.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 42. Sayısı Çıktı!
15.09.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 41. Sayısı Çıktı!
08.07.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 40. Sayısı Çıktı!
09.04.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 39. Sayısı Çıktı!
16.01.14
· Kur'ani Mücahede Dergisi 38. Sayısı Çıktı!
09.11.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 37. Sayısı Çıktı!
19.01.13
· Kur'ani Mücahede Dergisi 34. Sayısı Çıktı!
10.11.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 33. Sayısı Çıktı!
02.09.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 32. Sayısı Çıktı!
12.05.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 31. Sayısı Çıktı!
18.02.12
· Kur'ani Mücahede Dergisi 30. Sayısı Çıktı!
09.02.12
· YÜCE ALLAH'A RAĞMEN KANUN VE YASALAR YAPARAK ULUHİYYET İCRA EDEN LAİK BAŞBAKAN ERDOĞAN'DAN MÜSLÜMANLARI ŞOK EDEN AÇIKLAMALAR...!
02.12.11
· Kur'ani Mücahede Dergisi 29. Sayısı Çıktı!
16.11.11
· DEPREM... İLÂHİ UYARI!
30.06.11
· ''HAKİMİYET ANCAK ALLAH’INDIR'' KEMALİST SİSTEMİN MİLLETVEKİLLERİNE
10.06.11
· KEMALİST SİSTEMİN İLERİ GELENLERİNE
07.05.11
· TAĞUT REDDEDİLMEDEN ALLAH’A İMAN EDİLMEZ
08.04.11
· İstiklal Marşı’nda Ayağa Kalkmayana Hapis!
04.04.11
· KUR'ÂNİ SORUMLULUK VE RASUL'E SAYGI
05.03.11
· KEMALİST TAĞUTİ SİSTEMİN BAŞBAKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A
02.02.11
· KEMALİST SİSTEMİN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL’E
24.01.11
· Kur'ân'daki Rasul Hz. Muhammed (as)’a İman Edin
10.12.10
· Kavramlar Bölümüne ''Şefaat'' Kavramı Eklendi
20.08.10
· SAMİRİ’NİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİLERİ İŞ BAŞINDA
18.08.10
· KÜFÜR ARASINDA TERCİH ŞAŞKINLIĞI: Ne Evet Ne Hayır! Küfrü Tümden Reddetmek
21.07.10
· İspanya Meclisi 'Hayır' Dedi!
04.06.10
· Fethullah Gülen: İsrail'den izin almalıydılar
12.05.10
· Fransa Çarşaf Yasağı İçin Düğmeye Basıyor
19.09.09
· Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun
20.08.09
· 2009 Ramazan Ayı Oruç Başlangıcı

Eski Haberler

Kurani Mücahede: Forum

Kur'ani Mücahede :: Başlık Görüntüleniyor - Kamer Suresi
 YardımYardım   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   GirişGiriş 

Kamer Suresi

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Kur'ani Mücahede Forum Ana Sayfası -> Kur'an
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
ibrahim_shinasi
Yeni Üye
Yeni Üye


Kayıt: Sep 21, 2006
Mesajlar: 10

MesajTarih: Cum Ekm 06, 2006 11:33 am    Mesaj konusu: Kamer Suresi Alıntıyla Cevap Ver

Sure Hakkında Kısa Bir Açıklama

Kamer suresi Mekke’de 37. sırada inmiş olup, adını 1. ayette geçen “el Kamer” sözcüğünden almıştır. Mukatil gibi bazı Kur’an bilimcileri, surenin 44-46. ayetlerinin Medenî olduğunu ileri sürmüşlerse de bu ayetlerin içinde yer aldığı pasajın söz akışındaki uyumu, bu iddiayı doğrulamamaktadır.
Bu surede önce, Tarık suresinde tuzak kurdukları açıklanmış olan kâfirlere yapılan uyarılara devam edilmiş ve ahirete inanmaları için onlara kanıtlar gösterilmiştir. Sonra da uyarıya kulak asmamış olan eski kavimlerin akıbetleri; Firavun ile Lût, Semud, Ad ve Nuh kavimlerine ait kıssalar şeklinde örneklendirilerek açıklanmıştır. Surenin sonunda ise, inanmış ve bu inanca uygun olarak yaşamış olanların mutluluklarından bahsedilerek, onlara manevî destek verilmiştir.

Rahman Rahîm Allah Adına

1- O saat yaklaştı. Ve Ay yarıldı/ yarılacak/ Ay doğdu (Her şey açığa çıkarıldı).
2- Ve onlar bir ayet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.
3-5- Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.
6-8- O hâlde onlardan geri dur (sırt çevir). O günde Çağırıcı’nın, nüküre (bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye) çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler: “Bu, zor bir gündür.” derler.
9- Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve: “O, cinlenmiştir/ delidir.” dediler. Ve o alıkonulmuştu.
10- Bunun üzerine o (Nuh) Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et/ intikamımı al!”.
11- Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.
12- Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.
13, 14- O’nu (Nuh’u) da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız/ gözetimimiz altında akıp giden levhâları (tahtaları) ve çivileri olan (sal) üzerinde taşıdık.
15- Ve ant olsun Biz, bunu bir ayet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
16- Ki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
17- Ant olsun Biz Kur’an’ı düşünme/ öğüt için kolaylaştırdık/ hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
18- Ad da yalanladı. Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
19, 20- Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, sürekli (uzun) bir günde dondurucu/ uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler.
21- Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
22- Ant olsun biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık/ hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
23- Semud da o uyarıları yalanladılar:
24- “Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz.” dediler.
25- “Zikir/ öğüt, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır”.
26- Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.
27- Şüphesiz Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol.
28- Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır.
29- Bunun üzerine arkadaşlarına seslendiler. O da alacağını (satırını, kılıcını) alıp inciklerini keserek öldürüverdi.
30- Peki azabım ve uyarılar nasılmış?
31- Şüphesiz Biz onların üzerine tek sayha (korkunç bir ses) gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler.
32- Ant olsun biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık/ hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
33- Lût kavmi uyarıları yalanladı.
34, 35- Biz, onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lût’un ailesi müstesna. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz şükreden kimseyi böyle mükâfatlandırırız.
36- Ant olsun (Lût), onları bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar,
37- ve ant olsun onun konuklarından murat almaya kalkıştılar. Biz de gözlerini siliverdik: “Haydi azabımı ve uyarıları tadın!”
38- Ve ant olsun sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi:
39- “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!”
40- Ant olsun Biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık/ hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
41- Şüphesiz Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti.
42- Onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli birinin yakalayışla yakalayıverdik.
43- Sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda (kayıtlarda, kitaplarda) sizin için bir beraet (kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman) mi var?
44- Yoksa onlar “Biz birbirine yardım eden/ intikam alabilen bir topluluğuz.” mu diyorlar?
45- Yakında o topluluk bozulacak (hezimete uğrayacak) ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.
46- Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır.
47- Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.
48- O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Sekarın (Cehennemin) dokunuşunu tadın!”
49- Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu (her şeyi) bir kader (ölçü, ayar) ile yarattık.
50- Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir.
51- Ve ant olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O hâlde var mı bir düşünen?
52- Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır (kayıtlardadır, kitaplardadır).
53- Küçüğün, büyüğün hepsi satır satır yazılmıştır.
54- Hiç şüphesiz takva sahipleri cennetlerdedir, ırmaklardadır/ aydınlıklardadır.
55- Çok güçlü padişahın yanındaki (huzurundaki) doğruluk oturma yerlerindedirler.

Ayetlerin Tahlili

1, 2. Ayetler

O saat yaklaştı. Ve Ay yarıldı/ yarılacak/ Ay doğdu (her şey açığa çıkarıldı).
Ve onlar bir ayet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.

“O saat yaklaştı. Ve Ay yarıldı” ifadesi, rivayet toz dumanı içinde kalmış olan dirayetsiz açıklayıcılar tarafından, Kur’an ayetlerinden (dolayısıyla Rabbimizden) onay almayan bir takım kabullere dayandırılarak açıklanmış, böylece bugüne kadar doğru anlaşılamamıştır.

Rivayetlere Göre Olay

Rivayetler, Hicret’ten beş sene evvel Mekke’de bir akşam vakti dolunay hâlindeki Ay’ın ikiye bölündüğünü, parçaların birisinin dağın üstünde diğerinin de dağın önünde bir müddet durduğunu, sonra iki parçanın birleştiğini ve Ay’ın tekrar eski hâline döndüğünü bildirmektedirler. Olayın özeti böyle olmakla birlikte bazı rivayetler uydurmacılıkta bir hayli ileri gitmişler ve olayı akıl almaz ayrıntılarla süslemişlerdir. Meselâ, peygamberimizin bir parmağını Ay’a uzattığını ve Ay’ın ikiye bölündüğünü, parçalardan birisinin peygamberimizin abasının (ceketinin) yakasından girip kolundan çıktığını ileri süren rivayetler vardır. Maalesef “din kitabı” adı ile Müslümanların arasına sokulan bu zırvalar bu noktalarda da kalmamış, Esma bint-i Amis rivayeti ile Hayber’de ikindi namazını geçiren Ali’nin, namazını vaktinde kılması için batmış olan Güneş’i bile geri getirmek suretiyle zirvelere ulaşmıştır. Ancak biz, bu konudaki rivayetlerin uydurma olduklarını göstermek için avcı hikâyelerine taş çıkartacak kadar uydurma olanlarına değil de, en muteber kabul edilen Sahih-i Buhari’ye bakmayı yeterli görmekteyiz. Buhari, bu olayla ilgili rivayetlere, “Tefsir”, “Peygamberin Alâmetleri”, “Menkıbeler” ve “Ensarın Menkıbeleri” bölümlerinde tekrar tekrar yer vermiştir. Bizim aldığımız örnekler Tefsir Kitabı’ndandır:

Rivayet 385:

‘...İbn-i Mes’ud şöyle demiştir. Rasülüllah zamanında ay, iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Rasülüllah Sa. ‘ŞAHİT OLUNUZ’ buyurdu.

Rivayet 386:

‘Yine Abdullah ibn-i Mes’ud (R ) şöyle demiştir. Biz peygamberin beraberinde idik. Ay iki parça oldu. Bunun üzerine Peygamber ( S ) bize “ŞAHİT OLUNUZ, ŞAHİT OLUNUZ” buyurdu.

Rivayet 387:

‘ .....İbn-i Abbas (R ): Peygamber zamanında ay yarıldı, demiştir.

Rivayet 388:

‘...Bize Şeyban, Katade’den tahdis etti ki, Enes ibn-i Malik (R): Mekke ahâlisi peygamberden kendilerine bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara Ay’ın yarılmasını gösterdi, demiştir.

Rivayet 389:

‘......buradaki senette de Enes (R ): Ay iki parçaya ayrıldı, demiştir.

Gerek yukarıda naklettiğimiz rivayetler gerekse diğer hadis kitaplarındaki rivayetler, olayın İbn Mes’ud, Enes b. Malik, Abdullah b. Ömer, Cübeyr b. Mut’im, Abdullah b. Abbas ve Ali tarafından anlatıldığını bildirmektedir. Fakat olayın vuku bulduğu tarihte (Hicret’ten beş şene önce), bu kişilerden Abdullah b. Ömer altı-yedi yaşlarında, Enes b. Malik ve Abdullah b. Abbas ise henüz doğmamışlardır. O yıllarda Ali’nin de çocuk yaşta olduğu hatırlanacak olursa, sadece İbn-i Mes’ud’un reşit yaşta olarak olayı görmesi mümkündür. Yani İbn-i Mes’ud bir tarafa bırakılacak olursa, böyle ciddî bir konu bizlere, o tarihte anasından doğmamış, veya beş-altı yaşlarında olan çocukların anlatımları ile aktarılmış olmaktadır. Üstelik biz biliyoruz ki, peygamberimize Kur’an dışında bir mucize verilmemiştir. Zaten, eğer kendisine böyle bir mucize verilseydi, peygamberimizin tüm Mekkelileri çağırıp, mucizesini herkese göstermesi gerekirdi. Çünkü verilen mucizenin gereği ancak böyle yerine getirilebilirdi. Ama gece gündüz peygamberimizin yanından hiç ayrılmamış olan yetişkin, aklı başında sahabeden hiç birinin adı ile bu konuda bir nakil mevcut değildir.
Diğer taraftan, tarih kitaplarında da, Ay’ın ikiye ayrıldığını görüp de İslâm’a giren ya da gördüğü hâlde inanmayan hiçbir akıllı kimsenin adı geçmemektedir. Kaldı ki, böyle bir olay vuku bulsaydı, dünyanın her tarafından izlenmesi gerekirdi ve bu konuda başka görgü tanıkları da olurdu.
Esasen, yukarıdaki gibi bir kaç kişinin verdiği haberlere dayanan ve Usul ilminde “Haber-i Vahid” ve “Haber-i Meşhur” denilen haberler, imana ait konularda ve haram-helal konularında delil olarak kullanılamazlar. Yani, sağlam delillere dayanması gereken inanç, “Haber-i Mütevatir” olmayan haberlerle oluşturulamaz.
Sonuç olarak bu yanlış inancın hadis kaynağı ÇÜRÜK ve TEMELSİZdir. Aslında biz, yukarıda adı geçen kişilerin böyle bir açıklama yaptıklarını da kabul etmiyor, olayların sonradan uydurulup onlara fatura edildiğini düşünüyoruz. Uydurmalara burada yer vermemizin sebebi ise tamamen teşhire yöneliktir.

Kur’an’a Göre Olay

Yukarıdaki rivayetlere göre olay, Mekke halkının mucize görmek istemeleri üzerine gerçekleşmiştir (!). Ama, Ay’ın ikiye bölünmesi olayının, müşriklerin mucize isteklerine verilmiş bir cevap olduğunu söylemek, hem Kur’an ayetlerinin apaçık anlamlarına ters düşmekte hem de Allah’ın bu son peygamberlik için belirlediği “sadece tebliğ” görevinin dışına çıkmaktadır. Çünkü, rahmeti gereği Rabbimizin somut mucize vermek istemediğini bildiren Kur’an ayetleri, bu iddianın kuyruklu bir yalan olduğunu iftiracıların suratlarına vurmaktadır:

İsra; 59:Ve Bizi, ayetleri (mucizeleri) göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semud’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onunla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz.

Enbiya; 5, 6: Bilakis onlar: “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin” dediler.
Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?

Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre eski toplumlar kendilerine gösterilen somut mucizelere rağmen yalanlamaya devam etmişler ve helâk edilmişlerdir. Rabbimiz de insanların geçmişte ortaya koydukları bu tutumlarını tekrarlayacaklarını bildiğinden, her meydan okuyuşa somut mucize ile cevap vermek istemediğini bildirmektedir. Böylece inanmayanlara bu dünyadaki hayatlarının sonuna kadar, tövbe ederek inanma fırsatı da verilmiş olmaktadır. Zaten peygamberimizin de, Allah’ın bu bildirisine rağmen müşriklerin ısrarlı taleplerine karşı onlara mucize gösterme arzusu içinde olması mümkün değildir:

Rad; 38: Ant olsun ki, Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet (nesil; oğlan-kız çocuklar) verdik. Hiçbir peygamber için Allah’ın izni olmadan herhangi bir ayet getirmek de yoktur. Her ecel için bir yazı vardır.

Ankebut; 50: Ve, “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” dediler. De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ve ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.”

Ama müşriklerin somut mucize istekleri gerçekten ısrarlı ve abartılıdır:

İsra; 90-93: Ve, “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?!”

Müşriklerin somut mucize göstermesine yönelik ısrarlı ve abartılı taleplerine karşılık peygamberimizin, Allah’ın talimatları doğrultusunda onlara, mucize göstermenin görev sınırları dışında kaldığından, mucizelerin sadece Allah katında olduğundan ve kendisinin de sadece beşer (insan kökenli) bir Allah elçisi olduğundan başka bir şekilde cevap vermesi ise mümükün değildir.
Müşriklerin ısrarlı ve abartılı talepleri Rabbimiz tarafından ise, Kur’an’ın tek ve yeterli bir mucize olduğunun bildirilmesi suretiyle cevaplandırılmıştır:

Ankebut; 51: Kendilerine okunan Kitap’ı, Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

Demek oluyor ki, Rabbimizin peygamberimize verdiği mucize müşriklerin bekledikleri türden bir mucize değil de, mucizelerin en büyüğüdür; anlık bir görüntü, bir olay olmayan ama kıyamete kadar herkesi acz içinde bırakan ebedî bir mucizedir, Kur’an’dır.

Bazı Müslümanlar, bunca Kur’an ayetine rağmen, uydurulmuş rivayetlerin karanlığında “Allah isterse neden olmasın?” yaklaşımıyla, yalanlara inanmayı cahilce sürdürmektedirler. Fakat buradaki konu, Allah’ın böyle bir olaya güç yetirip yetiremeyeceği konusu değildir. Çünkü Allah’ın her şeye kadir olduğunda hiç şüphe yoktur. Buradaki konu, böyle bir olayın gerçekten olup olmadığı ve bu olayın Kur’an’dan ve akıldan onay alıp almadığıdır. İnananların yapacakları şey, her konuda olduğu gibi bu konuda da sadece Rabbimizin mesajlarını dikkate almaktır. Aksi takdirde, Allah’ın sonsuz kudretini düşünerek herkesin kendi kafasına göre çeşit çeşit mucize uydurması söz konusu olur ki, böyle bir davranışın İslâmî anlayış ile bağdaşması mümkün değildir.
Netice olarak Ay’ın yarılması hikâyesi, Kur’an açısından da ÇÜRÜK VE TEMELSİZ olup, sadece peygamberimize “sihirbaz” diyenlerin kullanacağı bir malzemedir.

Rivayetlerde nasıl çarpıtıldığını gördükten sonra 1, 2. ayetlerin tahliline dönebiliriz.
Bu sure, Tarık suresinin devamı mahiyetindedir. Kur’an’ın Mushaf hâline getirilişi sırasında ayrı sureler olarak adlandırılarak aralarına duvar örülmüş olsa da, ayetlerdeki konular ve bağlaçlar bu duvarları aşmaktadır. Meselâ 2. ayetin başındaki “vav” bağlacı, Tarık suresinin 15. ayetindeki “yekidune” fiili üzerine matuf olup, aradaki parantez içi ifadeler kaldırıldığında cümle şu şekilde olmaktadır: “Şüphesiz onlar oldukça tuzak kuruyorlar -……- ve bir ayet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve ‘devam edip giden bir büyüdür’ diyorlar.”
Bu durumda 2. ayetteki “onlar” zamiri ile kastedilenlerin, Tarık suresinin 15. ayetindeki “onlar” zamiri ile kastedilenlerle aynı olduğu, yani Beled suresinin 19. ayetinde bildirilen “ashab-ı meş’eme” olduğu anlaşılmaktadır.

O saat yaklaştı

Burada yaklaştığı bildirilen “Saat”; kıyamet saatidir. Yani “o saat”; kıyametin koptuğu, herkesin öldüğü ve herkesin hesap verdiği gündür. “Saat” sözcüğü Kur’an’da hep bu anlamda kullanılmıştır.

Ve Ay yarıldı.

Rabbimizin mesajının doğru anlaşılması ve rivayetlerde olduğu gibi hurafelere sapılmaması için bu cümle üzerinde önemle durulması gerekmektedir.

İnşikak (Yarılma)
“İnşikak” sözcüğü, “şakk” sözcüğünün infial babındandır ve mutavaat (etkilenerek uyma) anlamı içerir. Yani “inşikak” sözcüğü ile ifade edilen yarılma, maruz kalınan bir etkiye karşı konmadan, direnç göstermeden, uyum sağlayarak meydana gelen yarılmadır. Bu sebeple önce “şakk” sözcüğü tahlil edilmelidir:
“Şakk” sözcüğü, elde ve yüzde soğuk veya herhangi bir nedenle oluşmuş olan çatlaklara ad olan “şikak” sözcüğünden gelmiştir. Araplar hayvanların tırnaklarında ve bileklerindeki çatlamaya (hastalığa) “şikak” derledi. Daha sonraları ciltte de her türlü çatlak oluşturan hastalığa “şikak” der oldular.
“Şikak” mecazî olarak da; “ayrılıkçı, tefrika çıkaran, normal düzeni bozan” anlamlarında kullanılır.
“Şakk” ise; “Sad-ı bain (ayırıcı çatlak)” demektir. Otun topraktan çıkışı, çocuğun dişinin çıkışı “şakk” sözcüğüyle ifade edilir.
“Şakk”, “tulû (doğuş)” anlamındadır. Sabahın oluşuna da “şakk-ı subh” denir. Çünkü sabah da karanlıkları çatlatmakta, ayırmaktadır. (Lisan ül Arab c: 5, s: 107)

Ragıb el İsfehani ise şöyle açıklamıştır: “Şakk”, “Herhangi bir şeyde meydana gelmiş çatlak”tır. … Denilmiştir ki, “Ayın inşikakı peygamber zamanındadır. Ve yine denilmiştir ki “ayın inşikakı, kıyametin kopacağı vakit ortaya çıkacak yarılmadır. Ve yine denilmiştir ki, bunun manası “işin açığa çıkmasıdır.” (el Müfredat s: 264, “şakk” maddesi)

Yukarıdaki her iki sözlükte verilen açıklamalara göre “şakk” sözcüğü, bir elmayı böler gibi bir şeyin ikiye, üçe bölünerek ayrılması anlamına değil, bir şeyin üzerinde yarıkların, çatlakların oluşması anlamına gelmektedir. Nitekim, Bakara; 74, Meryem; 90, Rahman; 37, Hakka; 16, Abese; 26 ve İnşikak; 1. ayetlerde de “şakk” sözcüğü, bir şeyin üzerinde veya bünyesinde oluşan yarılmaları, çatlamaları ifade etmek için kullanılmıştır.
“Şakk” sözcüğünün bu anlamına göre “Ay yarıldı” ifadesi, Ay üzerinde bir takım yarılmalar, çatlamalar olduğu anlamına gelir ki, Ay’a gidildiği dönemde (1969), orada ayak izlerinin oluşması ve Ay yüzeyinden parça koparılması sebebiyle, bu ayetin gerçekleşmiş olduğu ileri sürülmüştür.
Sözlüklerde “şakk” sözcüğünün karşılığı olarak verilen anlamlara rağmen, “Ay yarıldı” ifedesinin, Ay’ın iki parçaya ayrıldığı anlamına geldiğini ileri süren bazı kimseler, sadece yukarıda naklettiğimiz zayıf ve uydurma hadislerden destek alan bu görüşlerine, ayetteki fiilin geçmiş zaman kipi ile kullanılmasını delil göstermişlerdir. Gerçekten de Rabbimiz, ahiret ve kıyamet sahnelerini, fiilleri geçmiş zaman kipinde kullanarak anlatmış ve böylece kıyamet ve ahiretin mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamıştır. Bu ifade tarzı günlük hayatta da kullanılmakta, meselâ kişi, yapmaya kesin kararlı olduğu bir işi yapacağını ifade etmek için “o iş bitti, yaptım” şeklinde konuşmaktadır. Bu ifade tarzının Kur’an’daki örnekleri çoktur:

Nahl; 1: Allah’ın emri deldi. Onunla yüz yüze gelmekte acele etmeyin. O tüm varlığın tesbih ettiğidir. Onların şirk koştuklarından arınmıştır.

Ayrıca; Rahman; 37, Hakka; 14-16, İnşikak; 1-5, İnfitar; 1-4, Tekvir; 1-14, A’râf; 38-50, Zümer; 68-74.

Bu yaklaşımla, konumuz olan ayetin anlamı; “Kıyamet yaklaştığında Ay mutlaka yarılacaktır.” demek olup, Hasan-ı Basri, Ebussuud, Osman b. Ata, Nesefî gibi bilginler ve tüm çağdaş bilginler bu anlamı tercih etmişlerdir.

“Şakk” sözcüğünün “tulû (doğuş)” anlamında oluşu
Sözcüğün bu anlamı dikkate alındığında ise “Ay yarıldı” ifadesinden; “Ay’ın doğup ortaya çıktığı ve karanlığı çatlattığı” manası ortaya çıkmaktadır. Şems suresinde “Güneş’i takip eden Ay” ifadesinin; “Kur’an’ı izleyen peygamber” anlamına geldiği hakkındaki saptamamız hatırlanacak olursa, burada da aynı anlamdan hareketle “Ay yarıldı” ifadesinin; “Peygamberin gönderildiği ve açığa çıktığı, onunla da iyi ile kötünün, iman ile küfrün, hidayet ile dalâletin; hepsinin açıklığa kavuşturulduğu” anlamına geldiği söylenebilir. Bir başka ifade ile Ay’ın yarılması; Ay doğduğu esnada karanlığın yarılmasıdır ve bu deyimin manası “durum ortaya çıktı” demektir. Nitekim Araplar, açık olan, belirgin olan şeyleri ifade etmek için ata sözlerinde “Ay” sözcüğünü kullanırlar.
Bu yaklaşımla ve “inşekkat” sözcüğünün mutavaat anlamı itibariyle 1, 2. ayetler şu anlama gelmektedir:
Saat (Kıyamet) yaklaştı. Ve her şey Allah tarafından açıklığa kavuşturuldu.
Ve onlar bir ayet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.

Yani, saat yaklaşıp Ay yarıldığı, her şey açıklığa kavuşturulduğu hâlde, gördükleri mucizelerden yüz çeviriyorlar, olacak olmadan akıllanmıyorlar, akıbeti düşünmüyorlar. Gördükleri mucizelerden ibret alacakları yerde “süregelen bir sihirdir” diyerek yüz çeviriyorlar.

Buradaki “ayet” sözcüğü; “hayret verici alâmet, olağanüstü durum, mucize” anlamına gelmektedir. Kural olarak şart cümlesinde yer alan nekreler, olumsuz cümlelerdeki nekreler gibi umumî (genel) mana ifade ettikleri için buradaki “ayet” herhangi bir mucize anlamındadır ama, her türlü mucizeyi de içine almaktadır.
Bu durumda “Öteden beri süregelen bir sihirdir” diyen müşriklerin, gördükleri hiçbir ayeti, hiçbir delili, hiçbir mucizeyi dikkate almadıkları vurgulanmış olmaktadır. Kur’an’dan başka bir mucize görmedikleri için, müşriklerin gördüğü söylenen ve dikkate almadıkları mucizeler; Kur’an ayetleridir. Hatırlanacak olursa müşriklerin bu tavrı daha evvel Müddessir suresinde konu edilmişti:

Müddessir; 24: Şöyle dedi: “Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil.”

Burada “süregelen” olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali “müstemir” olup, sözcük birden çok anlama gelmektedir:
- Sözcük; “Devam eden” anlamına gelir ki, zaten gelen vahyler ve yapılan tebliğler kesintisizdir, süreklidir, devam etmektedir.
- Sözcük, “el-mirretu” sözcüğünden türemiş olup; “güçlü” manasına gelir.
- Sözcük, “el-miraretu” kökünden türemiş olup “öd kesesi” manasına gelir. Buna göre ifade; “Bu, acı, tadı bozuk bir sihirdir” manasında olur.
- Sözcük; “geçici, geçip giden, zeval bulan” anlamındadır ve bu anlama göre sihirin geçiciliği, sürekli olmadığı vurgulanmış olur.

Bize göre sözcüğün; “sürekli, devam eden, süregelen” anlamı uygundur. Çünkü müşriklerin “büyü” olarak niteledikleri ayetler süreklidir, kesintisizdir. Müşrikler kendilerine tebliğ edilen ayetlerin özünü araştırmaya yanaşmamakta ve anlamlarına sırtlarını dönmektedirler. Bir delile ve kanıta dayanmadan sırf keyfî arzularına uyarak, gördükleri ayetleri ve ayetlerin ortaya koyduğu gerçekleri irdelemeden, düşünmeden yalanlamaktadırlar.

Doğru anlayabilmek maksadıyla surenin başından beri üzerinde çalışma yaptığımız ilk iki ayetteki kısa ve öz mesajı Rabbimiz, Enbiya suresinde detaylandırmıştır:

Enbiya; 1-15: İnsanlar için hesap yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde, yüz çeviricidirler.
Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/ hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?”
(Peygamber): “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir” dedi.
Bilakis onlar: “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin” dediler.
Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişilerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun hemen!
Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da (ölümsüz) değillerdi.
Sonra biz onlara o vaadi (verdiğimiz sözü) yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helâk ettik.
Ant olsun, size, öğüdünüz sadece onun içinde olan bir kitap indirdik. Hâlâ aketmeyecek misiniz?
Biz zalim olan nice memleketleri kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka milletleri var ettik.
Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.
“Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!”
(Onlar da): “Yazıklar olsun bizlere! Biz gerçekten zalimler imişiz” dediler.
İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak (kül) hâline getirinceye kadar son bulmadı.

3-5. Ayetler

Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.

Bu ayet grubunda ilk olarak Müslümanlar arasında yanlış anlamda kullanılan “hıkmet” sözcüğü üzerinde durmak gerekmektedir. Kur’an’da iniş sırasına göre ilk kez geçmekte olan ve bizim de “zulm ve fesadı (kargaşayı) önleyen ilke” olarak çevirdiğimiz “hıkmet” sözcüğü, ayette “baliğa” sıfatıyla birlikte yer almıştır. Buna göre ayetteki “hikmet-i baliğa” tamlaması; “en üstün seviyede, yeterli olacak şekilde, zulüm ve fesadı engelleyen ilke” anlamına gelir.
Bize göre Kur’an’ın bir bölümünü oluşturan muhkem ayetlerin genel adı olan “hıkmet” sözcüğü hakkında yaptığımız özel bir çalışma, surenin sonunda yer almaktadır. Okumanızı öneriyoruz.
“Hıkmet” sözcüğünün bu anlamına göre ayete; kararlaştırılmış, üst seviyede zulüm ve fesadı engelleyen ilkeler ve vazgeçirecek haberler gelmiş olmasına rağmen inançsızların, tutkularına, keyiflerine, heveslerine uyarak ömürlerini, tıpkı Kıyamet suresinde de söylendiği gibi fısk-ı fücurla geçirmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir:

Kıyamet; 5: Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor.

Enba (onlara gelen önemli haberler)

“Enba”; “önemli, mühim haberler” demektir. Nitekim Neml; 22, Hucurat; 6 ve Âl-i Imran; 44. ayetlerde detaylı olarak görülebileceği gibi “nebe`” ve “enba’” sözcükleri Kur’an’da; ancak bir ağırlığı, önemi olan şeyler için kullanılmıştır. Buradaki önemli haberden kasıt ise; Kur’an’daki geçmiş toplumlara ait kıssalardır. Bu hususa dair açıklama da surenin sonunda sunduğumuz “Hıkmet” yazısının içeriğinde mevcuttur.

Bu açıklamalara göre 3-5. ayetlerin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür:
“Kendilerinden önce yaşamış ve ilâhî mesajı yalanlamış toplumların yok edilişlerinin ve yine Kur’an’da tasvir edilen ahiret serüvenlerinin haberleri geldi. Bütün bu haberler, yanlış yolda olanların tutumlarını değiştirmelerini sağlayacak nitelikte uyarıcılardı. Yine bu emirler, onları zulüm ve fesattan en üst düzeyde engelleyecek yasalar ve ilkelerdi. Ama buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.”

6-8. Ayetler

O hâlde onlardan geri dur (sırt çevir). O günde Çağırıcı’nın, nüküre (bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye) çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler: “Bu, zor bir gündür.” derler.

Burada Mekkeli müşriklerin hâlleri sergilenmekte ve peygamberimize o zavallılardan yüz çevirmesi, onları kendi hâllerine bırakması telkin edilmektedir:
“Onları kendi hâline bırak. Çünkü sen onlara en ikna edici deliller getirdin ve kıyameti inkâr ettikleri, peygamberini yalanladıkları için cezalara uğrayan kavimlerden ibret verici, caydırıcı özelliğe sahip tarihî örnekler verdin. Tüm bunlara rağmen onlar hâlâ ders almıyorlar. Onları kendi hâline bırak, artık onlarla sözlü münakaşada bulunma, onlarla ülfet etme, samimî olma ve onlardan geri dur!”

Hatırlanacak olursa Rabbimiz, peygamberimize daha önce Kalem suresinin 44. ayetinde “onları Bana bırak!” ve Necm suresinin 29. ayetinde “onlardan yüz çevir!” şeklinde telkinlerde bulunmuştu. Bu ayetteki emir ise öncekilerden daha kapsamlıdır. Zira burada kullanılan “tevella” sözcüğü, “salla” sözcüğünün karşıt anlamlısı olup; “destek vermemek, yardımcı olmamak, sırt çevirmek” anlamına gelmektedir.

Münadi (Çağırıcı)

Kaf suresinin 41, 42. ayetlerinin tahlilinde değindiğimiz gibi, çağırma ister vasıtalı, ister vasıtasız olsun, Çağırıcı; Rabbimizdir.

Nükür

Ayetin orijinal metninde yer alan “nükür”sözcüğünün;
- Bugün yaygın olarak kullanıldığı gibi “inkâr edilen, çirkin, kabul görmeyen” anlamı esas alınırsa, çağırıcının münker olan (kabul etmedikleri, çirkin buldukları) şeye çağırdığı,
- “münekker (yadırganan, ihtimal verilmeyen)” anlamı esas alınırsa, çağırıcının onları cehenneme, yani onlara göre olmaması gerekene çağırdığı anlaşılır. Nitekim Araplar, “Bunun böyle olmaması gerekirdi”, “Bu, olmamalıydı”, “O kişi münkerden nehyeder (olmaması gerekenden yasaklar)” gibi ifadelerde hep aynı sözcüğü kullanırlar.

Huşşaan ebsaruhüm (gözleri düşkün düşkün)

Bu deyim, “gözleri huşu içinde” demek olup, gözlerdeki huşu; korkudan, pişmanlık ve utançtan veya dehşetten kaynaklanmış olabilir. Yani çağırılanlar;
- olayın veya başlarına geleceklerin korkusuyla,
- olayın dehşetiyle,
- duydukları pişmanlık ve utançla
gözleri huşu içinde olarak kabirlerden çıkacaklar ve çağırıcıya doğru fırlayacaklardır. Ama bunlar ayette Rabbimiz tarafından darmadağın çekirge sürüsüne benzetilmiştir. Bu benzetme, onların çok olmaları ve dalgalanmaları bakımından yapılmış olabileceği gibi, onların şaşkınlığını ve güçsüzlüğünü ifade etmek için de yapılmış olabilir. Ancak, surenin sonunda yer alan “Çekirgeler Gibi” başlıklı okuma parçası, bu konuda çok ince bir özelliğe dikkat çekmektedir.

O kâfirler: “Bu, zor bir gündür.” derler.

Bu ifadeden, ahiretin kâfirler ve müminler açısından farklı olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü kıyametteki korku ve dehşet, kâfirler içindir:

Müddessir; 9, 10: İşte o gün, çok zorlu çok çetin bir gündür.
Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir.

Müminler ise güvende olacaklardır:

Enbiya; 101, 102: Şüphesiz Bizden (katımızdan) kendileri için en güzel geçmiş şu kişiler, işte onlar, oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.
Bunlar onun (cehennemin) uğultusunu bile duymazlar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler içinde temelli kalıcıdırlar.

Neml; 89: Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır.

Kaf; 31-35: Cennet de müttakilere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır.
İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan, Rahmandan gaybde (tenhada) iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen (gönülden bağlı olan) herkes için söz verilendir.
-“Selam ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür.”-
Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.

9. Ayet

Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve: “O cinlenmiştir/ delirmiştir.” dediler. Ve o alıkonulmuştu.

Görülüyor ki toplumu, sadece Nuh peygamberi yalanlamakla kalmamış, ona “mecnun” diyerek hakaret etmiş, onun elini kolunu bağlamış ve tebliğ görevini yerine getirmesine engel olmuş, hatta onu ölümle tehdit etmiştir:

Şuara; 116: Dediler ki: “Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle sen taşa tutulanlardan olacaksın!”

Yüce Allah, yukarıda 4. ayette bildirdiği o önemli haberleri bu ayetten itibaren sergilemeye başlamıştır. Bu surede ibret alınması gereken tarihî olayların beş tanesinden bahsedilmiştir. Bu önemli haberler insanlar açısından vazgeçiricidir ama peygamberimiz açısından aynı zamanda onun kalbini yatıştıran ve işin ağırlığını hafifleten bir mesaj özelliğindedir. Çünkü bu haberler peygamberimizin durumunun, önceki peygamberlerden farklı olmadığını göstermektedir. Rabbimiz bu tip mesajlarını, her zaman bu ayette olduğu gibi işareten değil, bazen de net sözcükler kullanarak vermiştir:

En’âm; 33, 34: Biz onların söylediklerinin seni mutlaka üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama, o zalimler Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlar.
Elbette ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir de.

Bu ayette peygamberimize verilen mesajı şöyle takdir etmek mümkündür: “Onlardan önce Nuh’un kavmi yalanladı. Yani o yalanlama fiilini senin kavminden önce Nuh kavmi yaptı, Allah’ın peygamber gönderdiğine inanmadı. Öyle ki o kulumuza yalan isnat ettiler ve mecnun (cinlenmiş, delirmiş) dediler. Hem de zecredildi, yani tebliğden men edilmek için çok azarlandı, incitildi, eziyet gördü. Eğer tebliğden vazgeçmezse taşlanarak öldürülmekle tehdit edildi.”

10. Ayet

Bunun üzerine o (Nuh) Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et/ intikamımı al!”

Bu ayette, toplumu tarafından etkisiz bırakılarak tebliğ görevini yerine getiremez hâle getirilen Nuh peygamberin, çaresizlikle kendisini peygamber olarak görevlendiren Allah’a dönerek gücünün tükendiğini ve yenik düştüğünü bildiren yakarışı dile getirilmiştir. Bu yakarıştan sonra, yani Nuh peygamber kendisine verilen işi, işin sahibine teslim eder etmez, o güçlü ve karşı durulmaz Rabb gerekeni hemen yapmıştır:

11. Ayet

Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.

Ayette geçen “sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik” ifadesi, bir istiare-i temsiliyye olup burada, bulutlardan yağan yağmurun ne kadar fazla olduğu, gök kubbenin yarılıp kuvvetli bir selin yeryüzüne akmasına benzetilerek anlatılmıştır. Şiddetli yağmuru ifade etmek için Arapça’da kullanılan “Gökyüzünün olukları aktı, kırbalarının ağızları açıldı” deyimleri ile Türkçe’de kullanılan “sanki gök delindi” deyimi de aynı türden ifadelerdir.

12. Ayet

Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.

Nuh tufanı ile ilgili olarak İsrailiyattan gelme ya da uydurma rivayetler marifetiyle ortaya çıkmış bir çok hikâye mevcuttur. Biz, Kur’an dışı anlatımların doğru olmadığı kanaati ile Rabbimizin verdiği bilgilerle yetinmeyi ve “Her türlü noksanlıklardan arınmış Rabbimiz! Sen’in bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yok.” (Bakara 32) demeyi tercih ediyoruz.
Bu olayların Kur’an’daki anlatımı şöyledir:

Hud; 25-49: Ant olsun ki, Nuh’u da kavmine elçi olarak gönderdik. O, onlara: “Gerçekten ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz! Ben, sizin hakkınızda acı bir günün azabından korkarım.” dedi.
Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı, “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer (sıradan insanlardan biri) olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz.” dediler.
(Nuh) Dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü, ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa?! Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?”
Ve “Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim karşılığım ancak Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rablerine kavuşacaklar. Ama ben de sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”
Ve “Ey kavmim, ben onları etrafımdan kovacak olursam, Allah’a karşı bana kim yardım edecek? Peki siz hiç düşünmez misiniz?
Ve ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ben size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında ‘Allah onlara hiçbir hayır vermez’ de demiyorum. Allah, onların içlerindekini, en iyi bilendir. İşte asıl o zaman zalimlerden olurum.”
Dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin (didişip durdun), hatta mücadelemizi çoğalttın. Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şu azabı bize hemen getir!”
(Nuh) Dedi ki; “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz O’nu âciz bırakanlar değilsiniz.
Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi azdırmayı murad ediyorsa, benim öğüdüm size bir fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz.”
Ya da “Onu uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa suçu (vebali) benim üzerimedir. Bense sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”
Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme.
Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapanlar hakkında da Bana hitapta bulunma. Onlar kesinlikle suda boğulmuşlardır (boğulacaklardır).”
Gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. (Nuh) Dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.”
“Böylece o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ilerde bileceksiniz.”
Nihayet emrimiz geldiği ve fırın kaynadığı zaman dedik ki; “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle”.
-Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.-
Ve (Nuh) dedi ki; “Ona binin, onun akışı da duruşu da Allah adınadır. Kesinlikle Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Ve o (gemi) onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!”
O (Nuh’un oğlu), dedi ki; “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” (Nuh da): “Bugün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.” dedi. Ve dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oluverdi.
Ve: “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Sular da çekildi. Emir de yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi üzerine oturdu. O zalim kavme “uzak olun! (kahrolun!)” denildi.
Ve Nuh Rabbine seslenip dedi ki: “Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi senin vaadin de elbette hakktır ve gerçektir. Ve sen hâkimler hâkimisin.”
(Allah): “Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlinden değildir. Şüphesiz o salih olmayan bir iştir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Şüphesiz Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.” dedi.
(Nuh): “Ey Rabbim! Ben hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Ve Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.”
Denildi ki: “Ey Nuh!, Bizden bir selâm ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere bir selâm ve bolluklarla in.” -Ve ilerde kendilerini bir çok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler vardır.-
İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gaybin önemli haberlerindendir. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O hâlde sabret, akıbet kesinlikle muttakilerindir.

13, 14. Ayetler

O’nu (Nuh’u) da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız/ gözetimimiz altında akan levhaları ve çivileri/ halatları olan (sal) üzerinde taşıdık.

Ayette geçen “elvah” sözcüğü “levh” sözcüğünün çoğuludur. “Levh” ise, Müddessir ve Büruc surelerinde açıkladığımız gibi, her neden olursa olsun tahta gibi yassı olan şeylerdir.
“Düsür” sözcüğü “disar” sözcüğünün çoğuludur. “Disar” ise, gemi tahtalarını birbirine bağlayan bağ, kenet, perçin (çivi) veya halata denir.
Buna göre ayette geçen “zat-ı elvah ve düsur” ile gemi kastedilmiş olmaktadır. Yani söylenmek istenen nesnenin adı verilmeyip nitelikleri açıklanmıştır. Nitekim Hud suresinin 37, 38. ayetlerinde bu nesne için “fülk (gemi)” sözcüğü kullanılmıştır. Verilen bilgilere göre Nuh peygamberin gemisi, tahtaları bir takım bağ, perçin veya halat ile birbirine bağlanmış bir saldan ibarettir.

Gözetimde Akış

Nuh peygamberin salının Rabbimizin gözetiminde akışı, salın ve salda bulunanların Allah tarafından gözetildiğini, tehlikelerden uzak tutulduğunu ifade etmektedir. Çünkü tufanın boyutu, onların gözetilmelerini gerektirmektedir:

Hud; 42: Ve o (gemi) onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!”
nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere

Ayette, toplumu tarafından alaya alınan, görevden alıkonan, aşağılanan ve eziyet gören Nuh peygamberin, bütün bunlara karşı sabrederek direnmesinin mükâfatı olarak Allah tarafından gözetildiği bildirilmektedir. Yani Nuh peygamber tufandan kurtarılarak, toplumunun kendisine yaptıklarına karşı onurlandırılmış olmaktadır. Onun Allah’a şükredişinin mükâfaatı ise, burada açıklanmamıştır.

Bugüne mesaj

Bu ayette aynı zamanda, Allah yolunda tüm gücünü harcamasına rağmen çaresizlik içinde yenik düşen dava adamının davayı, davanın asıl sahibine teslim edip O’na sığınması durumunda, Allah’ın yardımı ile tekrar güç kazanacağı mesajı da verilmiştir. Böyle durumlarda her şeyin yaratıcısı ve hâkimi olan Allah, dinine hizmet eden kişiyi zalimler karşısında onurlandırır ve emrinde olan evren güçlerini o dava adamının hizmetine vererek ona yardım eder.

15. Ayet

Ve ant olsun Biz, bunu bir ayet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

Ayetteki “bu” işaret zamiri ile gösterilenin ne olduğu konusunda iki değişik açıklama yapılabilir:
- “Bu” ile “gemi (sal)” kastedilmiştir ve ibret olarak bırakılan, salın kalıntılarıdır. Bu kalıntılar geçmişte bulunmuş, görülmüş olabilir veya ilerideki yıllarda bulunacaktır.
- “Bu” ile “olay” kastedilmiştir ve ibret, Nuh peygamber ile toplumu arasında yaşanan olaylardır.

Yüce Allah bu konuyu Ankebut suresinde şu ifade ile bildirmiştir:

Ankebut; 15: Böylece Biz onu ve gemi halkını kurtardık ve onu âlemlere bir ayet (ibret) kıldık.

Müddekir

Bu sözcüğün aslı, “zikr” sözcüğünden türemiş olan “müztekir” sözcüğüdür. İftial babından ism-i fail olan sözcükte, “müzdecer” sözcüğünde olduğu gibi “te” harfi “dal”a kalbedilmiş, sonra da “zal”, “dal”a idgam edilmiştir. “Müddekir” sözcüğü, “mütezekkir” sözcüğü gibi; “düşünen, ibret alan ve kıyas yapan” anlamını ifade eder. Bu durumda ayette geçen “O hâlde var mı ibret alıp düşünen” ifadesi, bir teşvik unsuru olabileceği gibi, sakındırıcı, caydırıcı bir unsur da olabilir.

16. Ayet

Ki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?
Sonuç, Kur’an’da tasvir edildiği gibi gerçekleşmiş ve inkârcıların başına gelen yakıcı ve karşı durulmaz azap hakkında önceden yapılmış uyarılar doğru çıkmıştır. Fussilet suresinin 16. ayetinde “uğursuz günler” olarak nitelenen bu azap günleri, Hakka suresinin 7. ayetinde bildirildiğine göre yedi gece ve sekiz gün devam etmiştir.
Nuh peygamberin ülkesi ve tufanın gerçekleştiği yer olarak kesin bir şey söylemek mümkün değildir ama Hud suresinde Nuh peygamberin gemisinin karaya oturduğu yer “Cudi” adıyla zikredilmiştir. Irak’ın kuzey batısında “Cudi” isimli bir dağ bulunması sebebiyle tufanın Irak yöresinde olduğu düşünülebilir.

Önemli not:

Ayetin orijinalinde geçen “nüzür” sözcüğü, “nezir” sözcüğünün çoğuludur. Kur’an’da başka ayetlerde de geçen “nüzür” sözcüğü hem mastar hem ism-i fail olarak kullanıldığından, sözcüğün anlamını da “uyarılar” veya “uyarıcılar” olarak değerlendirmek mümkündür.
“Nüzür” sözcüğü, ayette kendisinden önceki “azabî (azabım)” sözcüğünün ipucu olmasıyla, “nüzürî” şeklinde takdir edilebilir ve sözcüğün sonundaki harfin uyak için hazfedilmiş olduğu düşünülebilir. Bu durumda “nüzürî” sözcüğünün sonundaki “ya-i mütekellim (birinci tekil şahıs edatı)”, sözcüğe “uyarılarım, uyarıcılarım” anlamını vermiş olur.
Bu kabule göre; “nüzür” sözcüğü ile hem gönderilmiş mesajlar ve caydırıcı özelliği olan önemli haberler hem de gönderilmiş peygamberler kastedilmiş olmakta ve ayetin hitabı da hem inançsızlara hem de uyarıcı peygambere yönelik olmaktadır. Geçmişte helâk edilmiş olan müşrik kavimlerin hepsi de elçileri yalanlayıp “Allah hiçbir şey indirmedi” dedikleri için sadece kendilerine gönderilmiş olan elçiyi değil, bütün elçileri yalanlamış duruma düşmüşlerdir. İşte ayetin peygamberlere yönelik mesajında da bu gerçeğe işaret edilmekte ve “senin işinin sonu da, tıpkı o uyarıcıların işlerinin sonu gibi olacak” denilmektedir.

17. Ayet

Ant olsun Biz Kur’an’ı düşünme/ öğüt için kolaylaştırdık/ hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

Bu ayet, surede anlatılan her kıssanın arkasından tekrarlanmak suretiyle, her kıssanın bağımsız olarak dikkate alınıp düşünülmesi ve ibret alınması gerektiğini anlatmakta ve aynı zamanda 4. ayetteki “Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti.” ifadesini pekiştirmektedir.
İlâhî mesajı yalanlayan her toplumun tepesine inen acıklı azapların tanıtılmasından sonra akıllı kişileri Kur’an’ı anlamaya yani hidayete davet eden bu ayetin takdiri şöyle yapılabilir:
“İşte Kur`an, önlerinde duruyor. Ellerinin altındadır, yararlanmalarına açıktır. Kolay anlaşılabilir. Kolay ezberlenebilir. Okunmayı ve üzerinde düşünmeyi özendiren bir çekiciliği vardır. Ayrıca doğru ve sade olmanın çekiciliğine sahiptir. İnsan fıtratı ile uyumludur. Ruhu coşturur, duyguları harekete geçirir. Çarpıcı açıklamaları bitmez. İstediği kadar reddedilsin, bu yüzden yıpranmaz, değerini yitirmez. İnsan kalbi onu her irdeleyişinde yeni bir şeyler öğrenir. İnsan onunla ne kadar kaynaşırsa ona olan ilgisi, ülfeti daha da artar.”
Bu ayetten “Biz Kur’an’ı öğüt almaya hazır hâle getirdik” anlamını çıkarmak da mümkündür. Zira Arapça’da “yessere nakatehü lisseferi (devesini sefere hazırladı)”, “yessere feresehü lil muğziv (atını savaşa hazırladı)” cümlelerinde olduğu gibi, “yessere” fiili “hazırlama” anlamında kullanılır.
Bize göre bu ayet yukarıdaki mesajlardan başka Kur’an’ın mucize oluşuna da dikkat çekmektedir. Nuh peygamberin hikâyesi ile birlikte ona verilen mucize anlatıldıktan sonra bu ayet ile peygamberimize denmektedir ki: “Senin mucizen de Kur’an’dır. Ant olsun ki Kur’an’ı zikir için, yani herkese hatırlatmak için, sayesinde âleme meydan okumak için ve asırlar boyu sürüp gitsin diye kolaylaştırdık. Böylece yanına gelen herkesin, bir mucize ortaya koyman için dilekte bulunmasına gerek kalmamıştır.”

18. Ayet

Ad da yalanladı. Peki Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?

Caydırıcı özelliği bulunan önemli haberlerin ikincisi bu ayetle başlamıştır. Kıssanın giriş cümlesi olan bu ayetin başında herhangi bir bağlacın bulunmaması, başka bir yere gönderme yapılmadığını, bu kıssanın bağımsız bir parça olduğunu göstermektedir.
Buradaki istifham (soru), yine istifham-ı inkaridir. Yani sorunun cevabı beklenmemekte, sadece söylenecek söze dikkat çekilmektedir.

Ad kavmi

Arap tarih bilgilerine göre Yemen’deki Hıdramevt ile Umman arasında Ahkâf diye bilinen geniş bir beldenin halkı olan Ad kavmi, “Bağ-ı İrem” diye anılan, muhteşem sarayların bulunduğu dillere destan büyük kenti ile meşhur, siyasî ve ekonomik açılardan da büyük bir gücü temsil etmekte idi. Aynı zamanda zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibi olan Ad kavmi, yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanıyordu. Kur’an’ın konu ettiği bu büyük mücadele ise, kendi içlerinden birisi olan Hud’a peygamberlik görevi verilmesi ile başladı.
Ad kavmi ile Hud peygamber arasındaki mücadele Kur’an’da; A’râf suresinin 65-72., Şuara suresinin 123-140., Ahkâf suresinin 21-28., Fussılet suresinin 13-16. ve bu surenin de 18-22. ayetlerinde anlatılmıştır. Mücadelenin buradaki anlatımı, sadece Ad kavminin yalanlayışına ve uğradığı azaba işaret şeklindedir. Ad kavmi ve olay hakkındaki detay diğer surelerdedir. Hem Ad, hem de 23-25. ayetlerde sözü edilen Semud kavimlerinin Kur’an’daki haberlerini özetleyen bir bölüm, “İşte Kur’an”ın 1. cildinde, Fecr suresinin tahlilinde bulunmaktadır.

19, 20. Ayetler

Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, sürekli (uzun) bir günde dondurucu/ uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler.

“Sarsar”, soğuk veya gürültülü bir fırtına demektir.
Ayetteki “uğursuz” nitelemesi, astrologların (yıldız falcılarının) zannettikleri gibi günün kendisi ile ilgili bir uğursuzluk değildir. Çünkü o gün, sadece Ad kavmi için uğursuz olmuştur, yani o uğursuzluk herkesi ve her şeyi kapsamamıştır. Böyle olmasına rağmen bu korkunç belânın çarşamba günü başladığı şeklindeki görüş oldukça yaygınlaşmış, hatta bazı kimseler çarşamba gününün uğursuzluğuna inanarak o gün hiçbir işe başlamamayı âdet hâline getirmişlerdir. (!)
Ayetteki “yevm (gün)” sözcüğü ile, yine bir ölçü belirtmeden geniş anlamda zaman, vakit kastedilmiştir. Nitekim ayette “yevm” sözcüğünü niteleyen “müstemirr (sürekli)” sözcüğü de, tıpkı “yevm” sözcüğünün çoğulu olan “eyyam (günler)” sözcüğü gibi aynı manayı ifade eder, yani bir çok günlerin geçtiğini, zamanın akıp gittiğini anlatır. Son derece sert, korkunç, tüyler ürpertici olaylarla geçen o uğursuz zaman dilimi (yevm), hikâyenin burada kısaca anlatılması sebebiyle bir ölçü verilerek belirtilmemiştir. Ama buradaki kısa anlatım başka ayetlerde detaylandırılmıştır:

Fussılet; 15, 16: Ad’a gelince, onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Güçce bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın güçce kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar bizim ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar.

Hakka; 6-8: Ad’a gelince, onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile helâk edilivediler.
(Allah) O fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş hâlde görürsün.
Bak şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı?

Hakka suresinin 7. ayetinde helâk edilenlerin “sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler.” şeklinde nitelenmesi, Ad kavminin bazı özelliklerini ima etmektedir. Bu imaya göre onların uzun boylu, iri cüsseli, çok güçlü oldukuları, olay anında rüzgâra karşı tedbir aldıkları ve kurtulabilmek için çok çırpındıkları ama rüzgâr tarafından âdeta kurutulup un ufak edildikleri anlaşılmaktadır.

21, 22. Ayetler

Peki Benim azabım ve uyarılar nasılmış?
Ant olsun Biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

16, 17. ayetlerle aynı olan bu ayetlerin tekrarlanması, ifadenin içeriğinin zihinlere iyice yerleştirilmesi ve iyice düşünülmüş her kıssadan ibret alınması içindir.

23-25. Ayetler

Semud da o uyarıları yalanladılar:
“Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz.” dediler.
“Zikir/ öğüt, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır.”

Semud kavmi

Arap tarih bilgilerine göre Hicaz ile Suriye arasında, Vadi-il Kura`da yaşamış eski bir Arap kabilesi olan Semud kavmi, Semud b. Casır b. İrem b. Sam b. Nuh`un neslidir (Nuh oğlu Sam oğlu İrem oğlu Casır oğlu Semud). (Taberî, Tarih, Beyrut (t.y), I, 226)
Arap kaynaklı olmayan tarihî belgelerde de Semud kavminden söz edilmektedir: “M.Ö. 715 tarihli Sargon kitabesinde Semud kavmi, Asurîler`in hakimiyet altına aldıkları, Şarkî ve Merkezî Arabistan kavimleri arasında zikredilmektedir. Aristo, Batlamyus ve Plinus, Semud kavminden “Thamudaei” olarak belirtilen isim ile bahsetmişlerdir. Plinus`un Semud kavminin oturduğu yer olarak zikrettiği Domatha ve Hegra`nın, İslâmî kaynaklarda bu kavmin oturduğu yer olarak kaydedilen Hicr ile aynı yer olduğu kabul edilebilir.” (H. N. Brau, İ.A, Semud mad.)

Semud kavmine elçi olarak Salih peygamber gönderilmiştir. Semud kavminin ismi Kur’an’da, Salih peygamberden bahseden ve dolayısıyla bu kavimle ilgili olan ayetler hariç, 26 yerde geçmektedir. Ad kavmi gibi Kur’an’da ibret tablosu olarak sunulmuş olan Semud kavmi ile Salih peygamber arasındaki mücadele hakkında Taberî, İbn-ü Esir ve İbn-i Kesir adlı kişilerin eserlerinde rivayetlere dayandırılmış detaylar mevcuttur. Ama Kur’an’da yer almayan ve arkeolojik bulgulara dayanmayan bu detaylara, bizi ilgilendirmemesi sebebiyle burada da yer verilmemiştir. Semud kavmi ile ilgili bilgiler Kur’an’da A’râf suresinin 73-79., Şuara suresinin 141-159., Neml suresinin 45-53., Hud suresinin 61-68., Şems suresinin 11-15., Fussılet suresinin 17, 18., Hakka suresinin 4-8. ve bu surenin 23-32. ayetlerinde verilmiştir.
Rabbimiz bu surede Semud kavmine, diğer kıssalar gibi olayların özeti şeklinde değil, peygamberlerini yalanlarken ona karşı söyledikleri sözlerden, toplumun açığa çıkarılmasını sağlayan dişi deve fitnesinden ve onların bu deveye yaptıklarından bahsetmek suretiyle gayet tafsilâtlı bir biçimde yer vermiştir. Çünkü peygamberimizin durumu da Salih peygamberin durumuna benzemektedir.
Semud kıssasında azap ve helâke ait olayların geçmiş zaman kipiyle anlatılmasına karşılık, dişi devenin fitne olarak gönderilmesi haberinin gelecek zaman kipiyle verilmesi, anlatımı, sanki peygamberimiz zamanındaki canlı bir olayın anlatımı havasına sokmaktadır. Bu ifade tarzı hem peygamberimizin sabır ve hakka davet konusunda Salih peygamberi örnek almasını sağlamak hem de düşmanlarına karşı ilâhî yardım geleceği hususunda Allah’a duyduğu güveni sağlamlaştırmak içindir. Yani Yüce Allah sanki “Ben senin destekleyicinim, seni kesinlikle destekleyeceğim” demiştir.
Yukarıdaki ayetlerin ifadesine göre Semud kavmi Salih peygambere inanmamak için üç sebep göstermiştir:

1- Salih bir insandır. Oysa peygamberlerin insanlardan üstün bir varlık olması gerekir.
2- Salih kendi içlerinden çıkmıştır. Oysa peygamberin mucicevî bir yolla gelmesi gerekir.
3- Salih sıradan bir insandır. Oysa peygamberlerin en azından gücü ve şöhreti olan bir kabilenin reisi, bir grubun lideri olması gerekir.

Yani Semud kavmi, Allah’ın yukarıdaki özelliklerde olan birini peygamberlik görevi için seçeceğini düşünmemiştir.
Mekkeli müşrikler de aynı cehalet içinde olup, onlar da Muhammed’in peygamberliğini aynı gerekçeleri öne sürerek reddediyorlardı. Yani “Muhammed bizim gibi sıradan bir insan olduğu hâlde ve içimizde doğmuş ve büyümüşken, yönetici düzeyinde birisi değilken ve mucizevî bir yolla gelmemişken şimdi kalkmış Allah’ın kendisine peygamberlik verdiğini iddia etmektedir.” diyorlardı. Müşriklerin bu davranışları Sad suresinin ilk bölümlerinde karşımıza gelecektir.

Kendilerine yapılan çağrının özüne, içeriğine değil de, çağrıyı kimin seslendirdiğine bakan kibir ve gurur kaynaklı bu kof anlayış, tarih boyunca sürekli tekrarlanan örneklerde hep inkârcıların kalplerini kemiren bir kuşkuya dönüşmüş ve onları helâke sürükleyen sebeplerin başında yer almıştır. Oysa tüm varlıkların yaratıcısı ve vahyin indiricisi olan Yüce Allah, vahyini algılamaya hazırlıklı ve tebliğe yetenekli olanı seçmeyi herkesten daha iyi bilmekte ve vahyini dilediği vasıtasıyla insanlara iletmektedir. Sırf kendi ölçülerine uygun olmadığı gerekçesiyle Allah’ın böyle bir elçi gönderdiğinden kuşku duymak ve gelen mesajı irdelemeden, düşünmeden reddetmek, ancak sapık vicdanlara mahsus bir davranıştır. Bu anlayışın hâkim olduğu sapık vicdanlar, çağrıyı seslendirenin kim olduğuna bakarlar ve kendi ölçülerine göre sıradan bir insanın peşinden gitmeyi gururlarına yediremezler. Böylece de çağrının içeriğine bakıp onun doğruluk ve haklılık derecesini göremezler. Onların değerlendirmelerine göre, bir insanın peşinden gitmek ona saygı göstermeyi gerektireceğinden, bencilliklerinden fedakârlık etmek ve o kişiye uymak ağırlarına gider, onun sözlerine de inanmak istemezler.

Hayret!

Bu sapık insanların “Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz.” diyerek Yüce Allah’ın kendilerini çağırdığı yolu sapıklık olarak görmeleri gerçekten çok tuhaftır.

Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır

Bu tarz suçlamalar, yani kişinin davasını maske olarak kullandığı, aslında makam ve şöhret ihtirası ile kişisel çıkarları uğruna hareket ettiği yolundaki suçlamalar, her dava adamına yöneltilebilen suçlamalardır. Burada da Salih peygamber yalancılıkla suçlanmakta, kendisine vahy gelmediği hâlde gelmiş gibi davranarak küstahlık yaptığı ileri sürülmektedir. Benzer iddialar peygamberimiz için de yapılmış ve Rabbimiz bu iddialara Necm suresinde cevap vermiştir:

Necm; 1-4: İndiği zaman necme kasem olsun ki (Parça parça inmiş ayetlerin her bir inişi kanıttır ki),
arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır.
O, hevasından da konuşmuyor.
O, kendisine vahyedilen vahyden başka bir şey değildir.
26. Ayet:

Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.

Yani; “Yarınlar onlara gerçeği gösterecektir ve bu gerçeğin pençesinden yakayı kurtaramayacaklardır. Yakında şımarık yalancıların başlarına gelecek yok edici belâ ile, sınavla yüzyüze geleceklerdir.”
Ayetteki “ğaden (yarın)” sözcüğü klâsik Arapça’da “bugünün ertesi olan gün” anlamında olduğu kadar, göreceli bir yakın zamanı belirtmek için, yani “zaman içinde” veya “yakın bir zamanda” anlamında da kullanılır. Nitekim Araplar “men lem yekün meyten filyevmi mate ğada (bu gün ölmeyen bir kimse yarın ölecektir)” derler. Bu cümledeki “yarın”; “uzak olmayan bir zamanda” anlamındadır.
Bu ayetteki “yarın” sözcüğü ile de, 1. ayette “yaklaşan saat” ifadesi ile haberi verilen gün gibi, kıyamet günü kastedilmiştir.

Semud kıssasını anlatımındaki söz akışı bu ayetle yön değiştirmiş ve sanki şimdiki zamana dönülmüştür. Yani geçmişteki olaylar sanki henüz olmuş havasına sokulmuştur. Bir sonraki ayetle de ileride neler olacağı bildirilmiş ve bu “ileride olacak olanlar” tehdit üslûbu ile sunulmuştur.
Bu üslûp, Kur’an’daki kıssa anlatımlarında sık karşılaşılan bir üslûptur. Bu anlatım yöntemi ile hikâyeler canlılık kazanır, yani hikâyeler geçmişte olup bitmiş olaylar olmaktan çıkar, gözler önünde cereyan eden yaşanmış olaylara dönüşür, güncelleşir. Böylece kıssayı okuyanlar veya dinleyenler kendilerini olayın içindeymiş gibi hissederler, olayın içindeki kahramanlarmış gibi olayı yaşarlar. Öyle ki Âdem olurlar İblis’le mücadele ederler, Nuh olurlar tufanı yaşarlar, Hud, Salih, İbrahim, Musa… İsa olurlar. Sonuç olarak bu üslûp, okuyucuları veya dileyicileri olayların içine sokan, olayların sonrasındaki gelişmeler hakkında merak uyandıran bir üslûptur.

27. Ayet

Şüphesiz Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol.

Dişi deve:

Arapların “en nakah” dedikleri dişi deve; göçebeler ve hayvancılıkla geçinenler için eti, sütü ve gücü itibariyle çok değerli olan ve beş yaşına girmiş dişi devedir. “en nakah (dişi deve)” sözcüğü hakkında daha detaylı bilgi Şems suresinin tahlilinde mevcut olup, ayette konu edilen “dişi deve”nin ayrıntıları, bu surenin 23-32., A’râf suresinin 73-79., Hud suresinin 61-68. ve Şuara suresinin 141-159. ayetlerinden oluşan Kur’an pasajlarında yer almaktadır.

Allah’ın devesi (Salih’in devesi değil!)

Bu deve Salih peygamberin değil, Allah’ın devesidir. Çünkü ayette bu deve için “Allah’ın devesi” denmiştir. Bir şeyin veya bir yerin Allah’a izafe edilmesi, o şeyin veya yerin halka, kamuya, tüm insanlığa ait olduğunu göstermektedir. Nasıl “Betüllah (Allah’ın evi)”; hiç kimsenin olmayan, hiç kimsenin sahiplenemeyeceği, orada herkesin hür ve eşit olduğu ve Allah’ın belirlediği esaslar dışında davranılmayan bir yer ise, “Allah’ın devesi” de bu anlamda o güne göre; toplumun fakirlerinin, yetimlerinin, miskinlerinin, kısaca ihtiyacı olan herkesin ortak ve serbestçe yararlandığı, kamu malı olan beş yaşında güçlü bir dişi deve, bugüne göre ise; sosyal güvenlik sağlayan kurumlardır. Bunun böyle olduğu 28. ayette daha iyi anlaşılmaktadır.

28. Ayet

Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır.

Ayette “su” sözcüğünün önünde bulunan lam-ı tarif, kastedilen “su”yun bildiğimiz içilen su olarak anlaşılmaması gerektiğini göstermektedir. Zaten A’râf suresinin 74. ayetinde “Düşünün ki Ad’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yer yüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah`ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.” şeklinde tanıtılan Semud kavminin de büyük bir uygarlığa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu ayetteki “su”yu içme suyu olarak değerlendirmek, böylesine güçlü bir kavmi üç-beş deve çobanına indirgemek ve koskoca bir uygarlığı da küçük bir kuyuya veya pınara mahkûmmuş gibi göstermek anlamına gelir ki bu, hem akla hem de Kur’an’a terstir. Yani, beş yaşındaki deve nasıl, bildiğimiz sıradan bir deve değilse “o su” da bildiğimiz su değildir. Bize göre “o su”; ülkedeki gelir ve servetin toplamını, “o su”yun paylaşımı da; söz konusu gelir ve servetin adil dağılımını ifade etmektedir. “Gelir”; belli bir dönem içinde kişilere ya da gruplara yapılan ödemelerin net toplamı, “servet” ise; mal, mülk ve malî varlık birikimi demektir.
Bu ayet genellikle Şuara suresinin 155. ayeti ile açıklanmaya çalışılmıştır. Hâlbuki o ayetteki “şirb (içiş)”ler paylaşıma değil, katılıma yöneliktir. Yani o ayetteki “şirb” ile, herkesin kazancının bir bölümünü “en nakah (dişi deve)” için vermesi gerektiği kastedilmiştir ki bu, hazineye vergi ödemek demektir. Semud kavmi ile ilgili olan ayetlerdeki ifadelerden anlaşılıyor ki, toplumsal düzene yönelik kurallar (şeriat), ilk kez bu kavme (Semud) gönderilmiştir.
Buradaki paylaşımın deve ile halk arasında olduğunun sanılması şeklinde küçük de olsa bir yanlış anlama ihtimaline karşı, bir hususun daha üzerinde durmakta yarar vardır. Bu ayette “onlar” zamiri, “onlara haber ver” ve “onların aralarında” ifadelerinde olmak üzere iki kez kullanılmıştır. Birinci ve ikinci “onlar” zamirleri arasında ne lafzen ne de mana itibariyle bir farklılık söz konusu değildir. Yani birinci zamir de ikinci zamir de aynı kitleyi temsil etmektedir. Bunun aksi olarak, “onlara haber ver” ifadesindeki “onlar” zamirinin hem halkı hem de deveyi kapsadığı düşünülürse, peygamberin deveyi de muhatap alıp Allah’ın mesajını deveye de bildirmesi durumu ortaya çıkar ki bu mantıksızdır. Diğer taraftan “onların aralarında” ifadesini de “deve ile halk arasında” olarak anlamak yanlıştır. Çünkü, eğer ayet deve ile halk arasındaki bir paylaşıma yönelik olsaydı, ifadenin “beynen el kavmi ve n nakati” şeklinde olması gerekirdi.

her içiş hazır kılınmıştır.

Yani, taksimin ölçüleri; miktarı, zamanı ayarlanmıştır. Herkes zamanında kendi payını gidip alacaktır.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
ibrahim_shinasi
Yeni Üye
Yeni Üye


Kayıt: Sep 21, 2006
Mesajlar: 10

MesajTarih: Cmt Ekm 07, 2006 8:12 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

29. Ayet

Bunun üzerine arkadaşlarına seslendiler. O da alacağını (satırını, kılıcını) alıp inciklerinden keserek öldürüverdi.

Devenin öldürülüş tarzı:

Devenin öldürülmesi “akara” fiili ile ifade edilmiş olup, bu konudaki ayrıntının yine Şems suresinin tahlilinde verilmiş olması sebebiyle burada bazı hatırlatmalarla yetinilmiştir:

- “Akara” fiilinin türediği “akr” sözcüğü, “bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak, yaralamak” demek olan genel anlamı dışında özele indirgenmiş anlamı ile; “deve, at, koyun, sığır gibi hayvanların inciklerinin (diz ile topuk aralarının) kesilmesi” demektir. Arapların uyguladığı yönteme göre bu hayvanlar önce incikleri kesilmek suretiyle yere düşürülür, sonra boğazlanırdı. Ayetten anlaşıldığına göre dişi devenin öldürülmesi de bu yöntem uygulanarak gerçekleştirilmiştir. “Akr” sözcüğünün Türkçe’deki en uygun karşılığı bize göre; “tırpanlamak” sözcüğüdür.
- Bu deve, bildiğimiz sıradan bir deve olmayıp, “Allah’ın devesi” olarak nitelendirilmiş, yani kamuya ait bir mal veya kurumdur. Bu husus göz önüne alındığında dişi devenin (kamuya ait olan mal ya da kurumun), ayakta durmasını sağlayan organları (beslenme kaynakları, dayanak noktaları, vergi aidat gibi gelir kaynakları) kesilmek suretiyle ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile toplum, kamu yararına çalışan bu deveyi, onu beslemeyerek ya da besleyenlerin verdiklerini çeşitli yolsuzluklarla çalarak yere sermiş ve ölmesi için ilk hareketi yapmıştır. Bu davranışının sonucu olarak Semud kavmi, A’râf suresinde bildirildiği gibi, sosyal adaleti sağlamayan toplumları bekleyen akıbete uğrayarak perişan hâle gelmiştir/ getirilmiştir.

Ayette “arkadaşları” olarak bahsi geçen kişi, o kentte bozgunculuk yapan anarşist çetenin en azılı üyelerinden birisidir:

Neml; 48: Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, dokuzlu bir grup vardı.

Şems; 12: … en zorlu bedbahtları görevi kabul edip gittiği zaman,

Bu ayetin en güzel tefsiri yine Kur’an’da mevcuttur:

Neml; 45-53: Ant olsun ki, Allah’a ibadet edin diye Semud’a da kardeşleri Salih’i elçi gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler.
(Salih) Dedi ki: “Ey kavmim! İyilikten önce niçin kötülüğü çabuklaştırmak istiyorsunuz? Ne olur Allah’a istiğfar etseniz, belki merhamet olunursunuz.”
Dediler ki: “Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.” (Salih): “Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Bilakis siz imtihana çekilen bir kavimsiniz” dedi.
Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, kabilenin dokuzu vardı.
Allah’a yeminleşerek: “Gece ona ve ailesine baskın yapacağız; sonra da velisine (öcünü alacak olana), ‘Biz o ailenin yok edilişine şahit olmadık (o sırasında orada değildik), ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyelim.”
Onlar böyle bir tuzak kurdular, Biz de onların farkında olmadığı bir tuzak kurduk.
İşte bak! Onların tuzaklarının akıbeti nice oldu; onları da, kavimlerini de toptan yerle bir ettik.
İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Bilen bir kavim için kesinlikle bunda bir ayet vardır.
İman eden ve takvalı olanları da kurtardık.

Şuara; 157: Derken onu inciklerini keserek öldürdüler; fakat pişman da oldular.

A’râf; 78: Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökekaldılar.

30. Ayet

Peki azabım ve uyarılar nasılmış?

Bu ayetteki ifade buraya kadar üç yerde; Nuh kıssasında azaptan sonra, Ad kıssasında hem azaptan önce hem azaptan sonra aynen tekrarlanmıştır. Semud kıssasında da azaptan önce ve dördüncü kez tekrarlanmaktadır.
Araplar, yaptıkları fevkalâde işleri başkalarına gösterirlerken “nasıl olmuş?” derler. Meselâ hasmını iyice hırpalayan biri, bir başkasına hırpalanmış kişinin hâlini göstererek “nasıl perişan ettim amma!?” der. Bir çok kez söylediğimiz gibi burada da Arap örfüne göre inmiş olan ayetler, maksada uygun, yani o günkü Arapların anlayacağı şekilde anlaşılmalıdır. Dolayısıyla bu ifade tarzı, Rabbimizin azap edişinin müthişliğini, azametini anlatmaktadır. Hayret, aşağılama, paylama ve tehdit içeren bu ifade, burada olduğu gibi azaptan önce kullanıldığında, gelecek azabın müthiş, perişan edici, helâk edici olduğunu bildirmektedir ki, gerçekten de Semud kavminin helâki müthiş olmuştur:

Hud; 65-68: Derken, o dişi deveyi inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine (Salih) dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.”
Ne zaman ki, emrimiz geldi, Salih’i ve beraberindeki iman edenleri, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki senin Rabbin, o güçlü, mutlak üstün olandır.
Ve o zalimleri, korkunç bir gürültü yakalayıverdi. Ve işte yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
Sanki orada yaşamamışlardı. Haberiniz olsun, Semud, gerçekten de Rablerine küfretmişlerdi. Haberiniz olsun, uzaklık (yok oluş) Semud içindir.
Zariyat; 43-45: Semud’da da (bir ibret vardır). Hani onlara: “Belirli bir süreye kadar yararalanın!” denmişti.
Onlarsa Rablerinin emrinden çıktılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi.
Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkacak güçleri oldu, ne de yardım gördüler.

31. Ayet

Şüphesiz Biz onların üzerine tek sayha (korkunç bir ses) gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler.

Bu ayetteki anlatımlar da Kur’an’ın ilk muhatapları olan Arapların örflerine göredir. Yani ayette denmektedir ki: “Biz onların üzerlerine şiddetli bir ses salıverdik. Onlar her şeyden habersiz evlerinin önünde bakışıp dururlarken yıldırım çakar gibi gökten şiddetli bir gürültü koptu, yerden de bir deprem. Ağılcının topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler.”

ağılcının topladığı çalı çırpı

Bu benzetmenin içeriğinde düşünülecek manalar vardır. Ayette geçen “muhtezir” sözcüğü; “hazırlık yapan çoban” demektir. Çobanın buradaki hazırlığı ise çalı çırpı toplamaktır. Buna göre helâke uğrayanların akıbetinin de, çoban hangi amaca yönelik çalı çırpı topluyorsa, toplanan çalı çırpının o amaç dorultusundaki sonu gibi olduğu anlaşılmalıdır.
Yani:
- Çobanın hazırlığı, hayvanlarına barınak olacak bir ağıl yapmak için kuru ot ve çalı toplamak ise, bu takdirde helâke uğrayanların; kuruyup kırılarak yere yığılmış çalı çırpı birikimi hâline geldikleri anlaşılır.
- Çobanın hazırlığı, hayvanlarına yedirmek üzere kuru ot ve dökülmüş ağaç yaprağı toplamak ise, bu takdirde helâke uğrayanların; hayvanların önüne konan kuru ot ve yaprak yığınına dönüştükleri anlaşılır.
- Çobanın hazırlığı, hayvanlarını ısıtmak üzere yakmak için kuru oy ve çalı çırpı toplamak ise, bu takdirde helâke uğrayanların; yanmış çalı çırpı kırıntıları gibi oldukları anlaşılır.
- Veya çobanın hazırlığı, yukarıdaki amaçların birine değil de hepsine birden yönelik olarak çalı çırpı toplamak olabilir. Bu takdirde ise helâke uğrayanların durumu; ağılın etrafındaki özel bir mekânda toplanan çalı çırpının, döğülüp çiğnenerek çürümüş olan kırıntıları gibi olduğu anlaşılır.
Bu çarpıcı ve tüyler ürpertici sahnenin arkasından insanların dikkatleri hemen Kur’an’a çekilmekte, Kur’an üzerinde düşünmeye ve Kur’an’ın gerçeklerini irdelemeye özendirilmektedir:

32. Ayet:

Ant olsun biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

Kur’an’ın çokça düşünülmesi için tekrarlanan bu ayet hakkındaki düşüncelerimiz, yukarıda 17. ayette belirtilmiş idi.

33-35. Ayetler:

Lût kavmi uyarıları/ uyarıcıları yalanladı.
Biz, onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lût’un ailesi müstesna. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz şükreden kimseyi böyle mükâfatlandırırız.

Bu pasajda farklı bir anlatım dikkati çekmektedir. Lût peygamberin yalanlandığını haber vererek yapılan girişten sonra kıssanın sonuna geçilmiş ve Lût kavminin cezalandırıldığı bildirilmiştir. Kıssanın başlangıcı ile sonu arasındaki olaylar ise daha sonra anlatılmıştır. Bu üslûp da, sadece belirli bir mesajı vermek için kullanılan, Kur’an’daki hikâye anlatma yöntemlerinden biridir.
Lût peygamber ve kavminin kıssası Kur’an’ın başka yerlerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Ama bu surede, sadece ilâhî mesajı yalanlayanlara Yüce Allah’ın ne kadar ağır ve acıklı bir ceza verdiğini vurgulamak ve insanların bundan ders almasını sağlamak amaçlandığı için kıssanın ayrıntılarına girilmemiştir.
Ayette geçen “hasib” sözcüğü; “taşları savuran kasırga” demektir. Nitekim başka ayetlerde de Lût kavmi üzerine “balçıktan taşlar” yağdırıldığı bildirilmektedir. İşte böyle bir afetten sadece Lût peygamberin yandaşları ile eşi dışındaki aile bireyleri sağ olarak kurtulabilmiştir. Ayetin ifadesine göre, ilâhî bir lütuf olan bu kurtuluş onlara, şükrediciliklerine karşılık olarak verilmiştir.

seher vakti

“es-Seheru” sözcüğü, “sabah vaktinden az önceki zaman” demektir. Bu vakit, gecenin son altıda biri olarak da tanımlanmıştır.
Sözcük, müste’nef (satır başı) bir ifade olan “Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık” cümlesi içinde ise, ya kurtarma vaktini ifade etmekte, ya da kurtarılanlara sağlanan istisnanın ne şekilde sağlandığını anlatmaktadır. Kurtarılanların, kendilerine belâya engel olan bir koruyucu verilmesi veya belânın onlara isabet etmemesi sayesinde bu helâktan kurtulduklarını söylemek mümkünse de, Yüce Allah’ın emri ile o bölgeden uzaklaştıkları için kurtulduklarını söylemek de mümkündür. Buna göre “Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık” ifadesi; “Biz onlara, gecenin sonunda, o beldeden çıkmalarını emrettik, onlar da çıkıp kurtuldular” anlamına gelmektedir. Yani buradaki seher vakti, helâk vaktini işaret etmektedir ve “seher vaktinde uzaklaştırma” aslında “helâkten uzaklaştırma” yani istisna edilme anlamına gelmektedir. Çünkü Rabbimiz hışmını genellikle insanların dinlenme anlarında, hiç beklemedikleri zamanlarda indirmektedir:

A’râf; 4: Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken, yahur gündüz dinlenirlerken onlara gelivermişti.

Bu ayetlerde Rabbimiz dilerse, inananları bu dünyada da suçlular arasından kurtaracağına işaret etmiştir. Bu kesin bir vaat değildir. Ama ahirette Rabbimizin inananlar ile inanmayanları bir tutmayacağı kesindir, taahhüt altındadır:
Âl-i Imran; 145: Belirlenmiş bir yazgı olarak Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.

Maide; 65: Ve eğer kitap ehli iman etmiş ve takva sahibi olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık.

36. Ayet:

Ant olsun (Lût), onları bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar,

Bu ayette, Lût peygamberin üzerine düşen görevi yaptığı açıklanmış, Lût kavmine verilen cezanın ise onların yalanlamalarına karşılık olarak verildiği ve uyarıdan sonra uygulandığı vurgulanmıştır.
Aslında bütün peygamberler kavimlerini ahiret azabıyla uyarmışlardır. Uyarı yapılmadan kimse cezalandırılmamıştır ve de cezalandırılmayacaktır:

İsra; 15: Kim doğru yola gelirse sırf kendi yararı için doğru yola gelir. Kim de saparsa ancak kendi zararına sapar. Ve hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz.

Kasas; 59: Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz.

Bizim yakalamamız

Bu ifade, Rabbimizin yalanlayıcıları dünyada belâlar ile ahirette de cehennem ile cezalandırdığına dikkat çekmektedir. Bu mesaj Kur’an’da başka yerlerde de verilmiştir:

Büruc; 12: Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir.

Duhan; 16: Büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, Biz mutlaka intikam alanlarız.

Leyl; 14-16: İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgından başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım.

Nebe; 40: Muhakkak ki Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi iki elinin (iki gücünün; mal ve çevresi) ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir, “Yazık bana! Keşke ben bir toprak olaydım.” diyecek.
37. Ayet:

Ve ant olsun onun konuklarından murat almaya kalkıştılar. Biz de onların gözlerini siliverdik: “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!”

“Murat almak” olarak çevirdiğimiz “müravede” sözcüğü, “irade” sözcüğü gibi “revd” mastarından türemiş olup, “mütalebe” sözcüğüyle eş anlamlıdır. Fakat “mütalebe” sözcüğü somut şeyler için, “müravede” sözcüğü ise soyut şeyler için kullanılır.
Ayetten anlaşıldığına göre halktan bazı kişiler Lût’un misafirlerinden ahlâksız istekte bulunmuşlar ve kötü emellerine ulaşmak için baskı yapmışlardır. Lût’un konukları ise, Ankebut suresinin 31, 32. ayetlerinden öğrendiğimize göre İbrahim peygambere gelen elçilerdir. Elçilere karşı takınılan bu ahlâksız tutum üzerine, bu girişimde bulunanların gözleri silinmiştir. “Gözlerin silinmesi” ifadesinden, ahlâksızların gözlerinin, yüzlerinde izleri bile kalmayacak şekilde kör edildiği anlaşılmaktadır.

azabı ve uyarıları tattırma

“Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!” ifadesi yine Arap örfüne göre söylenmiş olup, “Yaptığının cezasını gereği gibi tat!” anlamına gelir. Nitekim Araplar “Yaptığından ötürü bu acıyı tat!” derler. Aslında “Yaptığını tat” demek, hemen her dilde “cezanı çek” demektir. Hatta, “Sen suçlusun, bu cezayı hak ettin, cezanı çek, sana acınmaz!” manasında olan bu temenni, cezayı çeken suçlu tarafından işitilmediği bilinmesine rağmen “canın çıksın, oh olsun!” şeklinde bile söylenmektedir. Dolayısıyla bu ayetteki “Azabımı tadın!” ifadesi “acıyı tadın” anlamına, “Uyarılarımı tadın!” ifadesi de “yaptıklarınızı tadın” anlamına gelmektedir. “Azabımı ve uyarılarımı tadın!” ifadesi de “uyarılar karşısında gereğini yapmamanız, uyarılara uymamanız ve yanlışı yapmanız sebebiyle hak ettiğinizi tadın” demektir.
Burada çekilen acının “acı tatma” şeklinde ifade edilmesi, zevklerine düşkün olan inkârcılarla alay edildiğini göstermektedir ve bu alay sadece bu ayete mahsus değildir:

Duhan; 49: “Tat!” Şüphesiz sen, (kendine göre) çok güçlü ve çok üstün bir sendin.

Secde; 14: “Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! Hiç şüphesiz ki Biz unuttuk (cezalandırdık) sizi. Ve yapmış olduğunuza karşılık sonsuzluk azabını tadın!”


Lût peygamber ve kavmi arasında geçen olayların ayrıntıları Hud ve Hicr surelerinde verilmiştir:

Hud; 77-83: Ve ne zaman ki, elçilerimiz Lût’a geldiler, bunlar yüzünden o üzüldü, bunlar yüzünden kolu daraldı (sıkıntıya düştü) ve “Bu, müthiş bir gündür.” dedi.
Ve koşarak ona geldiler. Onlar daha önce çirkinlikler yaparlardı. (Lût onlara): “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’a takvalı davranın, beni misafirlerim hakkında rezil rüsva etmeyin. Sizden hiç aklı başında bir adam yok mu?” dedi.
(Onlar): “Hiç şüphesiz, bizim senin kızlarında bizim için herhangi bir hak olmadığını bildin. Şüphesiz sen bizim ne istediğimizi gayet iyi biliyorsun.” dediler.
(Lût) Dedi ki: “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı ya da çok sarp bir yere sığınabilseydim.”
(Onlar; misafir elçiler): “Ey Lût! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. İçinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara gelen ona da gelecektir. Şüphesiz vaat edilen (helâk zamanları) sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler.
Sonra ne zaman ki, emrimiz geldi, onun (o ülkenin) üstünü altına getirdik ve üzerlerine istif edilmiş, pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık.
(Bu taşlar) Rabbinin katında işaretlenmişlerdi. Ve bunlar, zalimlerden uzak değildir.

Hicr; 61-74: Sonra elçiler, Lût’un ailesine gelince,
(Lût) Dedi ki: “Doğrusu siz ürkülecek/ alışılmadık bir kavimsiniz (kimselersiniz).”
(Elçiler) Dediler ki: “Bilakis biz sana onların kuşku duyup durduğu şeyi getirdik.
Ve sana gerçeği getirdik; ve biz elbette doğru olanlarız.
Hemen gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından tâbi ol. Ve sizden kimse ardına bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün.”
Biz, Lût’a şu kesin emri (kararı) gerçekleştirdik: “Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak onların arkaları kesilmiş olacaktır.”
Ve şehir halkı, sevinerek geldiler.
(Lût, kavmine şöyle dedi): “Bunlar benim misafirlerimdir, o nedenle beni rüsva etmeyin. Allah’a takvalı davranın ve beni aşağılamayın.”
(Onlar): “Biz seni âlemlerden alıkoymamış mıydık?” dediler.
(Lût): “İşte kızlarım! Eğer yapıcılarsanız.”
Ömrüne kasem olsun ki gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.
Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi.
Böylece Biz, onların şehirlerinin üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

Bu olayın Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımı ise aynen şöyledir:

Sodom ve Gomora`nın Yıkılışı

Tekvin (Yaratılış), 19. Bab.

Yar.19: 1 İki melek akşamleyin Sodom`a vardılar. Lût kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı. Yere kapanarak,

Yar.19: 2 "Efendilerim" dedi, "Kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı
yıkayın, geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz." Melekler, "Olmaz" dediler, "Geceyi kent meydanında geçireceğiz."

Yar.19: 3 Ama Lût çok diretti. Sonunda onunla birlikte evine gittiler.
Lût onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi. Yediler.

Yar.19: 4 Onlar yatmadan, kentin erkekleri -Sodom`un her mahâllesinden
genç yaşlı bütün erkekler- evi sardı.

Yar.19: 5 Lût`a seslenerek, "Bu gece sana gelen adamlar nerede?" diye
sordular, "Getir onları da yatalım.

Yar.19: 6 Lût dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı.

Yar.19: 7 "Kardeşler, lütfen bu kötülüğü yapmayın" dedi,

Yar.19: 8 "Erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki, bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler."

Yar.19: 9 Adamlar, "Çekil önümüzden!" diye karşılık verdiler, "Adam
buraya dışardan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız." Lût`u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar.

Yar.19: 10 Ama içerdeki adamlar uzanıp Lût`u evin içine, yanlarına
aldılar ve kapıyı kapadılar.

Yar.19: 11 Kapıya dayanan adamları, büyük küçük hepsini kör ettiler.
Öyle ki, adamlar kapıyı bulamaz oldu.

Yar.19: 12 İçerdeki iki adam Lût`a, "Senin burada başka kimin var?" diye sordular, "Oğullarını, kızlarını, damatlarını, kentte sana ait kim varsa hepsini dışarı çıkar.

Yar.19: 13 Çünkü burayı yok edeceğiz. RAB bu hâlk hakkında birçok kötü
suçlama duydu, kenti yok etmek için bizi gönderdi."

Yar.19: 14 Lût dışarı çıktı ve kızlarıyla evlenecek olan adamlara,
"Hemen buradan uzaklaşın!" dedi, "Çünkü RAB bu kenti yok etmek
üzere." Ne var ki damat adayları onun şaka yaptığını sandılar.

Yar.19: 15 Tan ağarırken melekler Lût`a, "Karınla iki kızını al, hemen
buradan uzaklaş" diye üstelediler, "Yoksa kent cezasını bulurken
sen de canından olursun."

Yar.19: 16 Lût ağır davrandı, ama RAB ona acıdı. Adamlar Lût`la karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar.

Yar.19: 17 Kent dışına çıkınca, adamlardan biri Lût`a, "Kaç, canını kurtar, arkana bakma" dedi, "Bu ovanın hiçbir yerinde durma. Dağa kaç, yoksa ölür gidersin.

Yar.19: 18 Lût, "Aman, efendim!" diye karşılık verdi,

Yar.19: 19 "Ben kulunuzdan hoşnut kaldınız, canımı kurtarmakla bana
büyük iyilik yaptınız. Ama dağa kaçamam. Çünkü felaket bana yetişir, ölürüm.

Yar.19: 20 İşte, şurada kaçabileceğim yakın bir kent var, küçücük bir
kent. İzin verin, oraya kaçıp canımı kurtarayım. Zaten küçücük bir kent."

Yar.19: 21 Adamlardan biri, "Peki, dileğini kabul ediyorum" dedi, "O
kenti yıkmayacağım.

Yar.19: 22 Çabuk ol, hemen kaç! Çünkü sen oraya varmadan bir şey
yapamam." Bu yüzden o kente Soar*ff* adı verildi.
D Not 19:22 "Soar": "Küçük" anlamına gelir.

Yar.19: 23 Lût Soar`a vardığında güneş doğmuştu.

Yar.19: 24 RAB Sodom ve Gomora`nın üzerine gökten ateşli kükürt
yağdırdı.

Yar.19: 25 Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve
bütün bitkileri yok etti.

Yar.19: 26 Ancak Lût`un peşisıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz
kesildi.

Yar.19: 27 İbrahim sabah erkenden kalkıp önceki gün RAB`bin huzurunda
durduğu yere gitti.

Yar.19: 28 Sodom ve Gomora`ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir
ocak gibi duman yükseliyordu.

Yar.19: 29 Tanrı ovadaki kentleri yok ederken İbrahim`i anımsamış ve
Lût`un yaşadığı kentleri yok ederken Lût`u bu felaketin dışına çıkarmıştı.

38. Ayet:

Ve ant olsun ki sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi:

“Kararlı” olarak çevirdiğimiz “müstekırr” sözcüğünün bu anlam ekseninde olan diğer anlamları itibariyle, ayetin aşağıdaki şekillerde anlaşılması mümkündür:
- “Onları savuşturulması mümkün olmayan bir azap bastırıverdi.” Sözcüğün bu anlamına göre azap onlara yönelmiş ve onların üzerinde karar kılıp sabitleşmiştir. Hiç kimse bu azabı bertaraf etmeye ve bu azaba kaşı koymaya muktedir değildir.
- “Onları devamlı bir azap bastırıverdi.” Sözcüğün bu anlamına göre azap, onların ölümleriyle son bulacak bir azap değildir. Çünkü onlar helâk ediklerinde cehenneme sürüleceklerdir ve azap ahirette de devam edecektir. İnsanın dünyada iken başına gelen belâların acıları ölümle son bulur ama ölüm bile onları bu ahiret azabından kurtaramaz. Bu azap süreklidir.
- “Sadece onların üzerine çullanmış bir azap bastırıverdi.” Sözcüğün bu anlamına göre azap, sadece onların üzerinde etkili olan bir azaptır ve başkasına zarar vermez.

39. Ayet:

“Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!”

37. ayette cümlenin bir parçası olan bu ifade, bu ayette müstakil bir cümle olarak karşımıza çıkmıştır. Bu ifade ile şimdiki zamana dönülmekte ve sanki kıssanın ilk cümlelerinde açıklandığı gibi taşları savuran sert bir kasırga azabının pençesinde kıvrananlara seslenilen bir sahne canlandırılmaktadır.

40. Ayet:

Ant olsun Biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık/ hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

Ayet ile ilgili açıklama 17. ayette verilmişti.

41, 42. Ayetler:

Şüphesiz Firavun ailesine de uyarılar/ uyarıcılar gelmişti.
Onlar bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli birinin yakalayışla yakalayıverdik.

Bu ayetlerde, caydırıcı özelliği olan önemli haberlerin beşincisi olarak, hikâyesi dillerde dolaşan, herkes tarafından bilinen Musa ve Firavun kıssası yer almaktadır. Böylece bu suredeki azap sahneleri, bu kez Arap Yarımadası dışında meydana gelmiş olan bir başka azap halkası ile noktalanmış olmaktadır. Kur’an’ın bir çok suresinde detaylı olarak yer alan bu kıssa burada, diğer kıssalardan daha farklı bir yapıda, sadece başlangıcı ve sonu bildirilip başkaca hiçbir detay verilmeden konu edilmiştir.
Bu kıssanın diğer kıssalardan farklı olan bir diğer özelliği de, 41 ayette uyarıcının gönderildiği kitle için, diğer kıssadakiler gibi “Firavun’un kavmi” veya “Firavun’un halkı” yerine “Firavun ailesi” ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Firavun’un yönetim kadrosu anlamına gelen bu ifade, Firavun’un kavminin özgür iradeden yoksun olduğunu, Firavun’un onlara zoraki rabb ve zoraki ilâh olduğunu göstermektedir:

Naziat; 23, 24: Derken topladı da seslendi:
“Ben sizin en yüce rabbinizim” dedi.

Kasas; 38: Ve Firavun dedi ki: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh olduğunu bilmiyorum. ……”

Şuara; 29: (Firavun): “Benden başkasını ilâh edinirsen, ant olsun ki seni zindana kapatılmışlardan kılarım.” dedi.

Çevresinde yakın kadrosundan başka irade sahibi bir kimsenin bulunmadığı Firavun, halkını en küçük bir konuda dahi kendisine karşı çıkamayacak duruma getirmiş, tam bir ezici diktatördü. Halkının göçmesine ve kaçmasına engel olduğu gibi, kimseye zihinsel özgürlük tanımıyordu. Nitekim kendi izni olmadan inandıkları için sihirbazlarına olmadık cezaları reva görmüştü:

A’râf; 120-126: Sihirbazlar ise secde edenler olarak bırakıldılar.
“Âlemlerin Rabbine iman ettik.” dediler.
“Musa’nın ve Harun’un Rabbine.”
Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Şüphesiz bu halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz.
Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama mutlaka kestireceğim, sonra da hepinizi mutlaka astıracağım.”
Onlar da dediler ki: “Şüphesiz o takdirde biz Rabbimize dönücüleriz.
Senin bizden intikam alman da sırf Rabbimizin ayetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı Müslüman olarak al.”

Aynı konu hakkında Ta Ha suresinin 70, 71. ve Şuara suresinin 46-49. ayetlerine de bakılabilir.
İşte halkın tam anlamıyla gerçek müstazaf (tüm hareketleri kısıtlanmış, eli kolu bağlanmış) olması sebebiyle peygamber iradesiz halka değil, irade sahibi Firavun ve yakın kadrosuna gelmiştir. Çünkü Firavun ve ailesi (yakın kadrosu) inanırsa halkı da inanacaktı.

Zühruf; 46: Ve hiç kuşkusuz Biz Musa’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine elçi göndermiştik. O zaman o “gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti.

Mümin; 23, 24: Ant olsun Musa’yı Firavun’a, Haman’a ve Karun’a ayetlerimizle ve açık bir delil ile elçi olarak gönderdik. Onlar da: “Bu bir sihirbaz, büyük bir yalancıdır.” Dediler

Ankebut; 39: Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yakaladı). Ant olsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki geçiciler değillerdi.

Ta Ha; 24: “Firavun’a git, o hakikaten azdı.”

43, 44. Ayetler:

Sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda (kitaplarda) sizin için bir beraet (kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman) mi var?
Yoksa onlar “Biz birbirine yardım eden/ intikam alabilen bir topluluğuz.” mu diyorlar?

Bu pasajda, kurtuluş için üç yolun mevcut olduğu ama müşriklerin bu yollardan hiçbirinin üzerinde bulunmadıkları bildirilmiştir. Ayetin ilk muhtabı Mekkeli müşriklerdir ama bugünkü muhatap tüm insanlıktır.
Kurtuluş için insanlarda bulunması gerekli üç özellik ayetlerde şöyle sıralanmıştır:
- Ayrıcalıklı (hayırlı) olmak,
- Kurtulacağına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya fermana (beraet) sahip olmak ve
- Allah’a karşı koyabilecek bir güce sahip bulunmak.

İnsanların bu üç özelliğe de sahip olmadıklarını hayret cümleleriyle ortaya koyan Rabbimiz, kendini kurtarmak isteyenlerin akıllarını başlarına almalarını istemektedir. Hatırlanacak olursa buna benzer bir ifade Kalem suresinde de geçmişti:

Kalem; 36-41: Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz?
Yoksa içinde ders aldığınız şeyler olan size ait bir kitap mı var:
Siz neyi seçerseniz/ beğenirseniz o mutlaka sizin olacak.
Yoksa size karşı kıyamet gününe kadar sürecek üzerimizde yeminler/ taahhütler mi var: Siz her ne hüküm verirseniz mutlaka öyle olacak diye.
Sor bakalım onlara, içlerinden böyle bir şeye hangisi kefildir/ bunu kim garanti etmektedir?
Yoksa onların ortakları mı var? O hâlde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler.

44. ayetteki “Yoksa onlar ‘Biz birbirine yardım eden/ intikam alabilen bir topluluğuz.’ mu diyorlar?” ifadesi, Mekkeli müşriklerin, peygamberimize uyanlara değer vermediklerine, onları adam yerine koymayarak kendilerini üstün gördüklerine işaret etmektedir. Tıpkı Hud suresinde Nuh kavmindeki kâfirlerin yaptıkları gibi:

Hud; 27: Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı, “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer (sıradan insanlardan biri) olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz.” dediler.
Bu ayetlerin mesajını özetlemek gerekirse; önce 43. ayette Mekke müşriklerine hitapla şunlar söylenmek istenmektedir: “Peki, ey Mekke müşrikleri, sizin de onlarınkine benzer bir acı akıbete uğramanızın önündeki engel nedir? Sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? İçinizdeki kâfirlerin onlar karşısındaki ayrıcalığı nedir? Yoksa kitaplarda sizin için bir beraet mi var? İndirilmiş kitapların sayfaları sizin suçsuzluğunuz yolunda tanıklık ediyor da kâfirliğin ve inkarcılığın töhmetinden kurtuluyor musunuz? Hayır; ne o, ne de bu. Sizler o eski kâfirlerden daha iyi değilsiniz. Hiçbir kutsal kitabın sayfaları da sizin suçsuzluğunuzu kanıtlayan bir belge içermiyor. Buna göre sizden önceki kâfirlerin karşılaştıkları acı sonla karşılaşmaktan başka bir alternatif yok önünüzde.”
Müşriklere yapılan bu seslenişten sonra 44. ayette hitap genelleşiyor ve herkese şunlar söyleniyor: “Yoksa onlar ‘Biz birbirine yardım eden/ intikam alabilen bir topluluğuz.’ mu diyorlar? Bu şaşkınlar kendilerini kalabalık görünce güçlerine hayran oluyorlar. Ordularının büyüklüğü yüzünden gurura kapılarak ‘Zafer bizimdir, bizi kimse yenemez, bizim ordularımızı hiç kimse bozguna uğratamaz.’ mı diyorlar?”
Bu uyarılardan sonra da, müşrikleri yakında kötü bir akıbetin beklediği, bir mucize olarak bildiriliyor:

45. Ayet:

Yakında o topluluk bozulacak (hezimete uğrayacak) ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.

O dönemde, bir kısmı çaresizlik içinde Habeşistan’a göç etmiş olan ve diğer kısmı ise peygamberimizle birlikte Mekke’de kuşatma altında bulunan Müslümanlar, mazlum, çok mağdur ve hatta bazıları neredeyse açlıktan ölecek hâle gelmiş durumda idiler:

Bakara; 214: Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta Peygamber ve beraberinde iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. Dikkat edin! Gerçekten Allah’ın yardımı pek yakındır.

İşte böyle bir dönemde, yani bu tablonun tersine dönebileceğini değil iddia etmek, hayal bile etmenin mümkün olmadığı bir dönemde, Kureyş müşriklerinin güvendikleri, gururlandıkları kuvvetlerinin kırılacağını, kalabalık ordularının işe yaramayacağını ve sistemlerinin çökeceğini, Hicret’ten beş yıl önce beyan eden bu ayet bir mucizedir. Çünkü Rabbimizin bu bildirisi aynen gerçekleşmiş ve müşrikler Bedir savaşında bozguna uğramışlardır.
Tarih kitaplarından okunmasını önerdiğimiz bu savaşta, sayıları 305 kişiden ibaret olan Müslümanlar, donanım olarak kendilerinden kat kat üstün durumdaki 1000 kişilik müşrikler ordusunu mağlûp etmiş ve onları tıpkı ayette söylendiği gibi arkalarını dönüp kaçmak zorunda bırakmışlardır.
Müşriklerin Bedir savaşında uğradıkları bozgun, bu dünyada karşılaşacakları son bozgun olmadığı gibi, başlarına gelecek en ağır ve en dehşetli bozgun da değildi. Bu, geçmişte böyle olduğu gibi her zaman da kesinlikle böyle olacaktır.

46. Ayet:

Asılında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır.

Bu dünyada uğrayacakları bozgunun bildirilmesinden sonra bu ayetten itibaren müşriklere, uğrayacakları en müthiş ve en son bozgun anlatılmaya başlanmıştır.

Büyük randevu

Müşriklerin “o saat”te karşı karşıya kalacakları durumu tasvir eden “edha” sözcüğü; “kurtulma çaresi olmayan en büyük belâ ve musibet” demek olup, ayette müşriklere, arkalarını dönüp kaçtıkları bozgunla işlerinin bitmediği, onlara verilen esas randevuda (o saatte, kıyamette) durumlarının bundan daha feci, daha acı olacağı açıklanmaktadır. Yani dünyadaki bozgun onlar için bir son değil, başlangıçtır. Dünyadaki bozgundan daha acı olacak asıl bozgun, kendilerine azabın vaat edildiği ve büyük bir facia yaşayacakları kıyamet saatinde gerçekleşecektir. Çünkü, ahiret azabı dünyada gördükleri ve görecekleri bütün azaplardan daha dehşetli ve daha acıdır. Tufandan kasırgaya, şimşekten taşları savuran müthiş rüzgâra ve Firavun ile yandaşlarının güçlü ve sert şekilde yakalanışlarına varıncaya kadar, Kur’an’da canlandırılmış bu dünyaya ait bütün azap sahnelerinden daha korkunç ve tüyler ürpertici olan ahiret azabından kurtulmak ise mümükün değildir.


47. Ayet:

Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

Her ne kadar ayet o dönemdeki Mekkeli müşrikleri işaret ediyorsa da hükmü geneldir. Dolayısıyla ayette geçen “mücrimler (suçlular)” sözcüğü ile hem suçları; müşrik olmak, haşri inkâr etmek, Allah’ın öldükten sonra diriltmeye gücü olduğuna inanmamak, peygamberleri ve uyarıları yalanlamak olan suçlular, hem de o dönemin öncesinde ve sonrasında çılgınlıklar, delilikler, sapıklıklar segileyerek yanlış yolda helâke giden şaşkınlar kastedilmiştir:

Secde; 10-13: Ve onlar: “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı (O’nun huzuruna varacaklarını) inkâr ediyorlar.
De ki: “Size görevlendirilmiş ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”
Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz.” derlerken bir görsen!
Ve eğer Biz dileseydik her nefse (kişiye) hidayetini verirdik. Velâkin Benden: “Bütün cinlerden ve insanlardan (herkesten) cehennemi elbette tamamen dolduracağım.” sözü hakk olmuştur.

Mearic; 11-16: Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Sonra kendini kurtarabilsin.
Hayır… Hayır… O, alevlenen bir ateştir.
Derisini kavurup soyan.

Rahman; 41-44: Suçlular simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından tutuluverirler.
Peki siz ikiniz Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir.
Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar.

48. Ayet:

O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Sekarın (Cehennemin) dokunuşunu tadın!”

Korkunç kıyamet sahnelerinden birini daha gözler önüne seren bu ayette, ahiret azabının bütün dünya azaplarından daha acı ve dehşetli olduğu vurgulanmaktadır.
Dünyadaki böbürlenmelerinin, güçlerine güvenerek şımarmalarının, insanlara tepeden bakmalarının karşılığı olarak yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak olan suçlular, bu sürüklenme sırasında da itilip kakılarak, paylanarak aşağılanacaklardır.
Bu azapları dile getiren başka iki örnek de şunlardır:

A’lâ; 11-13: En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır.
O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır.
Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır.

Nisa; 56: Evet, ayetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten Allah Aziz’dir, Hakim’dir.

Müddessir suresinin tahlilinde değişik anlamlara gelebileceğini söylediğimiz “sekar” sözcüğünün buradaki anlamı “cehennem” olup, sekarın bazı özellikleri şunlardır:

Müddessir; 26-30: Onu (Kur’an beşer sözüdür diyeni) yakında Sekar’a (cehenneme) yaslayacağım.
Bilir misin nedir Sekar (cehennem)?
O (Sekar/ cehennem), bırakmaz (baki kılmaz) ve de terk etmez (yok etmez).
O (sekar/ cehennem), deriler için yakıp kavurandır.
Onun (Sekar’ın/ cehennemin) üzerinedir on dokuz.

Bu ceza sırasında cehennemde suçlulara söylenecek olan “Sekarın (Cehennemin) dokunuşunu tadın!” ifadesi, yine örfe uygun bir üslûp olup, o azabı âdeta şimdiki zamana taşıyarak somutlaştırmakta, bu dokunuşun bütün organlarda ve benlikte hissedilmesini sağlamaktadır.

49. Ayet:

Şüphesiz ki, Biz her şeyi, evet onu (her şeyi) bir kader (ölçü, ayar) ile yarattık.

Ayet, her şeyin Allah’ın ilminde takdir edilmiş bir kader, ölçü çerçevesinde meydana geldiğini bildirmektedir. Yani, evrendeki hiçbir şey boşuna, amaçsız, plânsız, rastgele meydana gelmemiş, her şey belirli bir amaca yönelik, belirli bir takdirle ve önceden yapılmış bir plân dahilinde yaratılmıştır:

Zuhruf; 11: ve suyu gökten ölçüyle indirdi. Sonra Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.

Bu ayetin, peygamberimizin yaşadığı devirden bir hayli zaman sonra, bir takım gruplar tarafından kendi anlayışlarına göre yorumlanması sonucu İslâm tarihinde Kaderiye, Cebriye gibi ekoller oluşmuştur. Biz rivayetler kanalıyla oluşmuş bu ekolleri ve düşüncelerini burada aktarmaya gerek duymuyoruz. Bizim bu ayetten anladığımız, Rabbimizin gözlerimizle gördüğümüz somut ölçüleri ve tasarımlarıdır.
Surenin sonunda, Yüce Allah’ın ölçülerinden biri; yağmurdaki ölçü hakkında bir okuma parçası ve Seyyid Kutub’un 49. ayet hakkındaki düşünceleri mevcuttur.

50. Ayet:

Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tektir.

Burada Mekkeli müşriklere geçmişte yaşamış inkârcıların acı sonları hatırlatılmakta ve denmektedir ki: “Kıyameti getirmek için Bizim ne bir hazırlığa ne de bir zamana ihtiyacımız vardır. Bir emrimiz kâfidir.”
Yüce Allah, bir önceki ayette değindiğimiz benzersiz ve mükemmel tasarımcılığı ile tasarladıklarını, sınırsız gücünü kullanarak en basit işaretle ve bir anda gerçekleştirir. Gerçekleştirilen işlerin büyük veya küçük olması önemli değildir. Çünkü “büyüklük” ve “küçüklük”, insanların ölçülerine göre olan bir farklılıktır. Yani, insanların ölçülerine göre olan bu kavramların Allah’ın gücünün sınırsızlığı karşısında bir önemi yoktur. Aynı şekilde “zaman” da insanlara özgü bir kavramdır ve bir başlangıç ile bir sonu ifade etmektedir. Oysa Allah her yönüyle sınırsız (sonsuz) olduğu için zamanın da üzerindedir. Sınırsızlık (sonsuzluk) içinde, sınırlı (sonlu) olan her şey bir nokta durumunda olacağından, Allah’a göre her şey zaman içinde değil, birdenbire olur. Yani, varlıklar birdenbire meydana gelir, birdenbire değişir, başkalaşır ve birdenbire yok olur. Evrendeki bütün varlıklar gibi insanlığın yaratılması da bir anda olmuştur, öldürülmeleri bir anda olmaktadır, tekrar diriltilmeleri ve hesaba çekilmeleri de bir anda olacaktır. Kısaca, Allah’ın zamana ihtiyacı yoktur.
Yüce Allah, bir şeyi yaratmak istediğinde ona, “ol” der o da oluverir:

Ya Sin; 82: Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/ işi o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir.
Buna göre ayet müşriklere, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının yok edilmelerinin bir tek söz sonucunda, birdenbire olduğunu hatırlatmakta ve kendilerinin de aynı akıbete uğrayabileceklerini ihtar etmektedir.

51. Ayet:

Ve ant olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O hâlde var mı bir düşünen?

Mekkeli müşrikleri muhatap alan ama aslında bütün insanlığa hitap eden bu ayette, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının helâk edildiği bildirilmekte ve şöyle seslenilmektedir: “Size benzeyen inkârcıları helâk ettik. Siz de helâk olmak üzeresiniz (o saat yaklaştı ay yarıldı). İş işten geçmeden aklınızı başınıza toplayın. Yok mu gördüklerini düşünce süzgecinden geçirip ders alan?”

52, 53. Ayetler:

Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır (kitaplardadır, kayıtlardadır).
Ve küçüğün, büyüğün hepsi de satır satır yazılmıştır.

Geçmiş toplumların helâkine sebep olan her şey istisnasız olarak kitaplarda, amel defterlerinde yazılıdır. Dolayısıyla inkârcıların hesapları, feci şekilde yok edilişleri ile kapanmış değildir. Bütün yaptıkları yazılı olarak kaydedilmiş olduğundan, hiçbir ayrıntının ihmal edilmediği hesaplaşma gününde bu kitaplar karşılarına getirilecek ve kendilerine okutturulacaktır:

Kehf; 49: Ve Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.

İsra; 13, 14: Ve her insanın kuşunu (uğurunu-uğursuzluğunu) boynuna doladık. Kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız da:
“Kendi kitabını oku! Bugün nefsin hesap sorucu olarak sana o yeter!”

Dolayısıyla, hiç kimse yaptıklarının unutulacağını zannetmemelidir:

Sebe; 3: Ve inkâr edenler: “Bize o saat (kıyamet) gelmeyecektir” dediler. De ki: “Ama, gaybı bilen Rabbime ant olsun o, size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.”

54. Ayet:

Hiç şüphesiz, takva sahipleri cennetlerdedir, ırmaklardadır/ aydınlıklardadır;

Kara haber, korku, acı, yakalanma, yok edilme sahneleri ile dolup taşan iç karartıcı tablolar artık bitmiş ve bu ayetle mutluluk tablolarının yer aldığı bir huzur mesajı başlamıştır.
Ayette geçen “neher” sözcüğü; “nehirler, ırmaklar” demektir. Ama çoğulun çoğulu kalıbında olduğu kabul edilmek suretiyle sözcük, “nehar (gündüz)” sözcüğünün çoğulu, yani “gündüzler, aydınlıklar” anlamına da gelir. Cennette gecenin olmaması dolayısıyla burada bu anlamı da uygun olan sözcüğün “gündüzler” manasında “nühür” şeklinde kıraati de mevcuttur. (Lisan-ül Arab c: 8, s: 717, “neher” mad.)

55. Ayet:

çok güçlü padişahın yanındaki (huzurundaki) doğruluk oturma yerlerindedirler.

Mak’ad-ı sıdk

“Mak’ad-ı sıdk”; “sıdk meclisi, doğruluk sandalyesi, ya da doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi mümkün olmayan ve yok olma ihtimali bulunmayan sabit makam, mevki” demektir.
“Çok kuvvetli iktidarı olan”, “kudretinin sonu olmayan kral”, “pek büyük mülk sahibi”, “şahlar şahı” vurguları ile Allah kastedilmiştir. “Melik” ve “Muktedir” isimlerindeki tenvin ise azamet içindir.
Ayette bahsedilen kişilerin Allah’ın “yanında, huzurunda” olmaları, mekân bakımından bir yakınlığı veya belirlemeyi değil, onlara makam, mevki, şan bakımından verilen payeleri ifade eder. Yani takva sahiplerinin böyle yüce bir huzurda bulunmaları ile, kavuşacakları güven ve rahatlık anlatılmak istenmiştir. Burada müttekilere sunulan, Allah’ın huzurundaki makamların ve nimetlerin daha iyi anlaşılması için, Kur’an’daki konu ile ilgili olan diğer pasajların okunmasını, özellikle de Vakıa suresinin 10-40. ayetlerinin okunmasını tavsiye ediyoruz. Bu mutluluk tabloları Kur’an’da bir çok kez değişik üslûplarla anlatılmıştır. İşte bir örnek:

Nebe; 31-36: Kesinlikle müttekiler için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/ kurtuluş mekânları; sulak bağlar bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar (çiçek bahçeleri), dolu dolu su kapları vardır. Orada boş söz ve yalan duymazlar.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Kur'ani Mücahede Forum Ana Sayfası -> Kur'an Tüm saatler GMT +1 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001-2003 phpBB Group
phpBB port v2.0.7 based on Tom Nitzschner's phpbb2.0.6 upgraded to phpBB 2.0.7 standalone was developed and tested by:
ChatServ, mikem,
and Paul Laudanski (aka Zhen-Xjell).

Version 2.0.7 by Nuke Cops © 2004 http://www.nukecops.com




Bu site, Mücahede Yayınları´nın bir yayın organıdır
Sayfa Üretimi: 0.34 Saniye